Müzik sesinin geldiği yöne doğru yürürken Sera'yı kolundan tutup biraz daha hızlandırdım.
Başım ona dökük olmasada gözlerini devirdiğini biliyordum, "Geldik işte Jess, ne diye koşuyoruz?"
"Azcık heyecanın olsun içinde be."
Evden çıktığımızda ne annem ne de babam evde olmadıklarından bir taksiye binip Times Meydanına yaklaştığımızda inmiştik. Meydandan yukarıya yükselen renkli ışıkları görebiliyordum ve oraya gitme isteğim daha da artıyordu. Sera'yı her sene bu festivale sürüyordum ama içinde en ufak bir heyecan barındırdığını düşünmüyordum.
O eğlenceli şeyleri pek sevmezdi. Onunla paintball oynamaya gittiğimizde ona oyunu anlatmıştım ve yüzünde ilk defa bir heyecan görmüştüm. Fakat oyunu oynadığımız vakit Hardin'e ateş etmiş, ardından Hardin'in aslında ölmediğini görünce kaşlarını çatarak, "Bu ne lan? Gerçek silah değil mi bu?" deyip oyun alanından çıkmıştı. Bu oyunu daha önce oynamadığını ona oyunu anlattığımda biliyordum fakat... Tanrı aşkına! Gerçekten birini öldürmek için mi bu oyunu oynamaya razı olmuştu? Yoksa dalga mı geçiyordu? Elindeki silah'ın gerçek olmadığını bile bilmiyor muydu?
Kalabalığın yakınlarına vardığımızda kolunu bırakmadım. Bütün sesler birbirine karışmıştı. Satıcıların müşteri çekmek için çadırlarına davet etmeleri, ayak sesleri, lunapartan gelen eğlence haykırışları ya da kostüm giymiş insanların eğlendirdiği çocukların gülüşleri...
Bir an yüzüm asılır gibi oldu. Sanırım bu kısım için biraz büyümüştük? Sera'yı çekiştirerek yürümeye başladım. Saat 21.00 da bir konser olacaktı, saat şu an ise 20.18 idi. O zamana kadar oyalanabilirdik. İsmini unuttuğum bir adamın konseriydi, şarkılarından birini dinlemiştim o zaman hoşuma gitmişti yalnızca.
"Şu alandan çıkıp evde film izleme şansımız var mı?" diye yakardı Sera.
Pekâlâ doğruyu söylemek gerekirse kalabalık alanları en az Sera kadar ben de hiç sevmiyordum. Sadece bazen aklın başındayken ânı yaşamak isterdin.
"Sera Wood..." dedim omzumun üzerinden ona dönerken, "Biraz olsun eğlenmeyi dene. Belki o zaman keyif alırsın."
Somurtuk yüzünü biraz gerip çirkin bir gülümseme oluşturdu yüzünde, "İyi mi?" diye sordu duygusuz sesine karışmış tuhaf aksanıyla.
Yüzümü buruşturdum, "Eski halin daha güzeldi."
Sera'yla ilk önce üzerimde korku çadırı yazan bir çadıra girdik. Açıkçası buradan beklentim neydi bilmiyorum ama... ev ödevleri mi? Cidden korku çadırına bunu nu koydular? Şey, sanırım bazen çocukların tek korkuları ev ödevleri olabiliyor.
İnsanların arasından geçerken Sera her seferinde homurdanıyor, "Pis haşereler." deyip hızla onları ardında bırakıyordu.
Önümüzdeki yol boyunca dolaştık ve açıkçası pek bir yer ilgili çekmemişti. Sera'a ise etrafına bile bakma zahmetine girmeyip beni takip ediyordu.
Sanırım burası artık eskisi kadar ilgimi çekmiyordu?
Kolumdaki saate baktığımda saat'in 20.57 olduğunu gördüm.
Sera'ya döndüm. "Sanırım sen hakkıydın. Buraya kesinlikle ciddi anlamda eğlenceli bir şeyler getirmeliler." dedim.
Mimiksiz suratında sadece kaşları havalansa da gözlerinden ben sana söylemiştim parıltılarını görebiliyorum.
"Saat dokuzda bir konser var. En azından oraya gidelim?"
Havalanan kaşları bir anda inişe iç çekti. "Peki." dedi yalnızca.
Posterlerden konser alanının yolunu öğrenip, bir kaç kişiye de danıştıktan sonra oraya doğru yürümeye başladık.
Ağır bir gitar ve bateri sesi kulağımı çınlattığında solistin sahneye çıktığını anlamıştım.
Etrafta çoğunlukla kızlar vardı ve "Dean", "Jack", "Black", "Arthur" diye tezahürat yapıyorlardı. İşte o an yüzümü buruşturdum. Sahneye çıkan tek bir kişi değildi, bir gruptu ve kızların hayran gözlerine bakılırsa sanırım ünlü bir gruptu da.
Sahnede ağır bir metal müzik vardı, insanlarda o müziğe bağırarak eşlik ediyordu. Yüzümü buruşturdum. Buraya gelmek kesinlikle berbat bir fikirdi!
Sahnenin üstünde yükselen ağaç motifinin renkli dalları çekmişti ilgimi. Yukarıdan aşağıya doğru rengi daha da koyuya kaçıyor, yaprakları bir bir yıldız gibi parlıyordu.
Çantamın fermuarını açıp içinden telefonumu aradım. Bulamayınca eskiz defterimi çıkarıp daha net baktım. Köşede duran telefonumu alacağım sırada arkamda Sera'nın öfkeli küfürlerini sıraladığını işittim.
Kaşlarım çatılırken omzumun üzerinden ona döndüm. "Bir şey mi oldu?"
Bir anda irkilip gözlerini sabitlediği yerden çekip bana döndü. Sanki yanında olduğumu unutmuş gibi kaşları çatılmış bir vaziyette bana bakıyordu.
Gözleri tekrar başka bir noktaya çevrildiğinde bakışlarını takip ettim. Tam olarak nereye baktığını kavrayamasam da bir gruba baktığını tahmin ettim.
5 erkekti. Hepsi baştan aşağı siyah giyinmiş keskin bakışlarıyla etrafı inceliyorlardı. İçlerinden biri dikkatimi çekmişti ama benim. Kahverengi dağınık saçlı, karanlık gecede tam çözemesem de koyu kahve olduğunu düşündüğüm iri gözleri, çıkık elmacık kemikleriyle uzun boylu olan bir çocuk. Kaşlarım çatıldı. O yüzü hatırlamıştım, bu Sera'nın odasındaki dart tahtasının üzerine fotoğrafı asılmış çocuktu.
Gözlerini yerden ayırıp birden benimle buluşturduğunda bir kaç saniye düz düz bana baktı. Ardından kaşlarını çatıp gözlerini kıstı.
Gözleri yanımdaki Sera'yı bulduğunda ürkütücü bakışları birden keyiflendi ve dudakları iki yana kıvrıldı.
Sera'nın bir küfür daha savurduğunu işittiğimde bakışlarımı ona çevirdim. "Onlar kim?"
Hemen gözleri beni buldu. Şokla aralanmıştı. "Kimler kim?" dedi şaşkınlıkla.
Kaşlarım çatıldı. "Şunlar işte. O çocuklardan birini dart tahtanda fotoğrafı delik deşik olmuş bir şekilde görmüştüm."
"Hassiktir!" dedi birden gözleri daha da açılırken.
Şaşkınlığına ve bozuk ağzına bir kez daha göz devirdim. "Dostum ingiltereye gideceksen ciddi anlamda şu ağzını düzeltmelisin. Tanrım! Küfredince ne oluyor sanki?"
Bana öyle bir bakıyordu ki bu söylediklerimi duydu mu o bile muammaydı.
"Sen onları görüyorsun?" dedi soru sorar gibi.
"Çok mu ilginç? Kör müyüm ben Sera?"
Sera'nın gözleri tekrar çocuklara yöneldiğinde birden panikledi. Zihninde bir şeyler hakkında çelişkiye girdiğini hissetmiştim.
Benim de gözlerim yeniden çocuklara gittiğinde keyifli yüzlerinde gördüğüm sinsilik kaşlarımı çatmama yetmişti. Bize doğru geliyorlardı.
Aniden bileğimin kavranmasıyla sendelemem bir oldu. Sera beni tüm gücüyle çekiştiriyor çocuklara zıt yönde koşturuyordu.
"Tanrım!" diye tısladım elimdeki deftere daha sıkı sarılırken. "Sera ne oluyor?"
"Canını seviyorsan koş kızım!" dedi alel acele. Kalabalığı aşıp kaldırımlardan geçtik. Omzunun üzerinden benim arkama baktığında bir küfür daha savurup daha da hızlandı.
"Sana uyguladığım işkencelerin hakkını ver ve tüm gücünle koş Jessie!" diye bağırdı benim duyacağım kadar. Sesindeki öfke ve endişe bir olmuş birbirine karışmıştı.
Elimden geldiğince biraz daha koşmaya başladım. Sağ kolum Sera tarafından çekiştiriliyor, sol kolum elimdeki eskiz defterini tutuyordu.
Arkadan gelen bir kahkaha sesi işittiğimde Sera'nın da bunu duyduğunu biliyordum.
"Daha ne kadar kaçacaksın Serenity Reym?"
Bu bir bağırma değildi. Sanki bunu söyleyen çocuk şu an tam yanımızdaydı. Sera'nın bileğimi tutan elleri bir anda sıkılaştı. Bunu bilerek yapmamıştı tamamen bir iç güdüydü.
Bir sokağa saptığımızda beni duvara yaslayıp duvarın köşesinden arkaya baktı. Kafasını çekmesiyle bana dönmesi bir oldu.
"Ben onları başka yöne çekeceğim. Sen de bu yoldan koşacak ve bir taksi çağırıp direkt eve gideceksin. Tamam mı?" Bunları tek nefeste söylemişti.
"Asla olmaz!" dedim dilimin ucuna yavaş yavaş yerleşen öfkeyle, "Tanrı aşkına kim onlar? Tuhaf davranıyorsun Sera ve... Serenity Reym mi? Onlar seni mi kast ediyordu?"
Yutkundu. Yüzüne işlemiş maske bir bir yıkılırken gözlerindeki panik dikkatimi çekti. "Sözüm olsun sana her şeyi açıklarım. Ama onlar senin gibi-" dudaklarını yanlış bir şey söylemiş gibi birbirine bastırdı. "Sen onları nasıl görebildin?"
"Görmemem mi gerekiyordu?"
Kalbim deli gibi atıyordu. Biri bana Sera'yı bu şekilde göreceğimi söylese ona sadece gülüp geçerdim. Çaresiz ve endişeli.
Onlardan kaçmak yerine, dövüşmeyi seçeceğini iddaya atardım ben.
"Görmemen gerekiyordu çünkü fanilerin görebileceği bir formda değillerdi."
Kaşlarım çatılırken ona sanki bana ben samurum demiş gibi baktım.
"Kafan mı güzel senin?" diye patladım birden.
Ellerini saçlarından geçirirken iç çekti. "Lütfen Jess..." dedi yalvarırcasına, "Eve git! Söz veriyorum sana her şeyi açıklayacağım."
"Sen olmadan hiç bir yere gitmem!"
"Seni koruyamam! Seni alırlarsa ben de kendimi asla affetmem."
Bir şey dememe fırsat vermeden çantamın açık fermuarını kapatıp geriye çekildi.
"Bana bir şey olmaz merak etme. Git şimdi!" dedi ve girdiğimiz yoldan geriye döndü.
Zihnime hücum eden bir ton soru vardı ama bunları cevaplayacak kişi yanımdan daha şimdi uzaklaşmıştı.
Sera kolay kolay söz veren biri değildi. Ve bana bugün üç kez aynı konu üzerinden söz vermişti. O sözünü tutardı.
Adımlarım yavaş yavaş geriye çekilirken kalbim deli gibi göğüs kafesimde çırpınıyordu. Bu heyecandan mıydı yoksa bilinmezlikten mi?
New York sokakları her zamanki gibi kalabalıktan ve gürültüden şaşmazken insanların arasından geçip koşmaya başladım.
Gözüme bir kaç tane taksi çarptıysa da hepsi doluydu. New York da boş taksi bulacağımı gerçekten düşünüyor muydum?
Gözlerim taksilerde, aklım Sera'da kalmıştı. Sinirle inlediğimde olduğum yerde durdum. Lanet olsun! Onu dinlememeliydim! Peşinden gitmeliydim!
İçimde öyle bir ağırlık dolaşıyordu ki. Asiliğimi burada konuşturmayasım gelmişti zaten öyle değil mi? Birden tüylerimin dikleşmesiyle ürperdim. Altıncı hissimin kuvvetli olduğunu söylemiş miydim?
Omzumun üzerinden arkaya bakınca yutkundum. Onların kim olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu ama Sera'yı bile korkutabiliyorlarsa durum vahimdi. Zihnim bana bas bas kaç! Diye haykırırken adımlarımı daha da hızlandırdım.
Beş kişilerken benim gördüğüm kadarıyla artık üç kişilerdi.
Kalabalık alanda bana ne yapabilirlerdi ki? Omzumun üzerinden tekrar arkama baktığımda koyu kahve bakışlar beni izliyordu. Sol yanında duran kıvırcık saçlı, açık kahverengi gözlü çocukta. Ama diğer yanlarındaki sarışın çocuk yaşlı bir kadına çarpmış neredeyse sendelemişti. Yaşlı kadına bir ton laf etse de kadın hiç oralı olmamış başka bir adama kızmıştı. Sanki onları hiç görmemişti.
Sera'nın sözleri geldi aklıma. Sen onları nasıl görebildin? Göremezsin çünkü fanilerin görebileceği formda değiller.
Yutkunup adımlarımı daha da hızlandırdım ama ben her ne kadar hızlanırsam sanki aramızdaki mesafe daha da azalıyordu.
Sera da mı şizofrendi? Onun hayali bana mı karışmıştı?
Bir sokağa saparken açıkçası daha ne kadar saçmalayabileceğimi merak ediyordum.
Bir başka sokağa saptığımda yollar biraz daha karanlıktı. Önümü tam net göremiyordum ama kalabalığın artık baya azalmış olduğunu anlamıştım.
Bu yolları bilmiyordum, daha önce buralara gelmemiştim ve rast gele sapıyordum sokaklara.
Arkama döndüğümde kimseyi görememiş olduğumdan içimde bir rahatlama oluştu. Önüme dönmemle birden üç çift gözün uzaktan bana baktıklarını görmem bir oldu.
Sağa sapıp başka bir sokağa girdiğimde bir kaç adım sonra gözüme ilişen çöp konteynırı ardında da kapalı duvar ile buranın bir çıkmaz sokak olduğunu anladım.
Tam geri dönecekken sokak lambasından yere doğru yansıyan gölgeleri görmemle geriye doğru yürümem bir oldu. Üç silüet görüş açıma girdiğinde yutkundum.