5| Tilki Huyu [PART 2]

1740 Words
Tezgahta, annemin çoktan çıkarmış olduğu yemek takımlarını masa'ya yerleştirirken kulağım annem'in açtığı Chopin - Spring Waltz müziğindeydi. Her yemek yapmaya başladığında açtığı çoğu müzik Chopin olurdu, piyano sesini gerçekten çok severdi. Ona göre "günümüz" müzikleri bir avuç ergenin hevesine düzenlediği kliplerden ibaretmiş. Bu yüzden de eski veya klasik müzikleri daha çok seviyordu. Mozart, Chopin, Çaykovski, Beethoven veya Bach gibi. Hatta evde Gramafon bile vardı, ona yerleştirdiği plaklardan çıkan müzik mutfağa kadar yetişmediği için yemek yaparken müzikleri telefondan dinliyordu fakat bir kış günü, dışarda kar yağarken, elinde bir ıhlamur çayıyla birlikte Garamafon'dan yayılan müzik sesini hiç bir şeye değişmeyeceğini biliyordum. Özellikle de bir doktorsanız huzur bazen sahip olabileceğiniz en değerli şey olabiliyor. Çatal-kaşıkları dizerken zil sesini duymamla saate baktım. Babamın eve gelmesinin biraz daha süreceğini biliyordum, "Tabii yine beynim bana bir oyun oynamayıp saati ileriye almadıysa." "Veronique! Hayatım kapıya bakar mısın?" "Bakıyorum anne." Diye seslendikten sonra önüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırıp kapıya doğru yöneldim. Kapı kolunu kavrayı çevirmemle beni karşılayan gece siyahı saçları'nın ardındaki mavi gözlere hem bir şaşkınlık hem de bir mutlulukla baktım. Mimiksiz suratı beni gördüğünde biraz gevşemişti. Afallamanın verdiği durgunluk hemen geçerken büyük bir mutlulukla kollarımı boynuna doladım. O da belime sarılıp bana karşılık verdi. "Dönmüşsün." Dedim özlemle ona sarılırken. "Döndüm..." diye onayladı beni, "kaplıcalar beni pek sarmadı." Dedi tuhaf aksanlı ingilizcesinin ardından ufak bir alayla. Kıkırdayarak ayrıldım ondan. Sera, lise'nin ilk yılında tanıştığım yaklaşık 3-4 yıldır en yakın arkadaşımdı. Hatta öğrencilik yılım boyunca sahip olduğum tek doğru dürüst arkadaştı diyebilirdim. Pekâlâ aslında "doğru, dürüst" lafları Sera ile aynı cümlede olamayacak kadar zıt kavramlardı. Çünkü şu bir gerçekti ki ben neysem o benim beş katımdı. "Girsene içeri." Dedim ona eve geçmesi için yer açarken. Davetime karşılık verip içeri girerken yüzündeki sıkkınlık dikkatimden kaçmamıştı. Sera, yaz tatili başladıktan 1 hafta sonra teyzesi gelmişti ve bana kaplıcalara ufak bir tatil yapacaklarını söylemişti. Anne ve babam doktor olduklarından işlerinden pek izin alamamaları nedeniyle okullar kapandığından beri evde kalıyordum. Aslında benim için pek de dert değildi, kalabalık alanlara kıyasla sukuneti tercih ederdim. Sera'nın anne ve babası o çok küçükken ölmüş. Tek akrabası ise amcası Fred Wood'du. Aslında yaklaşık 1 ay'a kadar tek akrabasının o olduğunu sanıyordum ama anlaşılan bir de teyzesi varmış. Onun dışa kapanıklığını buna yormuştum. Tabii Fred'in de bunda büyük bir rol oynadığını itiraf etmeliydim o da tıpkı Sera gibi muşmula suratlıydı. "Veronique! Kimmiş hayatım gelen?" Annem ellerini turuncu bir havluyla kurulayarak mutfaktan çıktığında gözü Sera'da kaldı ve gülümsemesini bütün yüzüne yansıttı. "Ah Sera, canım sonunda gelmiş olmana çok sevindim. Veronique bana senin teyzenle tatile çıktığını söyledi. Umarım hoş vakit geçir misindir?" Sera her ne kadar başaramasa da acemi bir gülümsemeyle elini kaldırdı, "Merhaba bayan Swan. Ah evet Masellin-" yanlış bir şey söylemiş gibi hemen öksürürken lafı son anda çevirdiği gözümden kaçmamıştı, "yani Madeline teyzeyi uzun zamandır görmüyordum. Sanırım yeğeniyle sonunda vakit geçirmeye karar vermiş?" Dedi gülerek. Annem gülümseyip elini savurdu, "Ah bilmem mi? Bende de var bir tane." Sonunda yeşil gözleri beni hedef aldığında, "Tatlım Sera için masaya bir tabak daha koyar mısın?" Dedi. Sera'nın itirazlarını anlamış olacak ki ona uyarıcı bir bakış attı, "Sakın o klasik 'teşekkürler efendim ben tokum' bahaneleriyle gelme bana küçük hanım... " ona bir göz kırpıp mutfağa dönmeden önce sözlerini dile getirdi, "ben senin bildiğin annelerden değilim." Dedi alayla. Gülerek Sera'nın omzuna vurduğumda mutfağa doğru yürümeye başladım, "Keyfine bak ben birazdan gelirim." Sera'ya son bir bakış attığımda yüzümde ki gülümseme adeta seğirir gibi oldu. Onun yüz ifadesi sıkkınlık ve hüzünle çevrilmişti. Onun okula geldiği ilk günü hatırlıyorum. Liseye geçtikten 1-2 hafta sonra sınıfa gelmişti. Yüzünde öyle bir sertlik ve dik duruşluluk vardı ki daha kimseyi tanımadan verdiği mesaj açıktı benden uzak durun pis haşereler! Baştan aşağı simsiyah ve spor giyinirdi. Fiziği onun spor yaptığını açık açık bağırıyordu, siyah deri pantalonu uzun bacaklarını sıkarak bütün hatlarını belli ediyordu. Onu bu siyahlıktan arındıran tek şey masmavi gözleri ve beyaz teniydi. Nedeni bilinmez fakat daha onu gördüğüm an içimde bir şeylerin kıpraştığını hissetmiştim. Sağ bileğinin hemen altındaki dövme ise hafızamda var olan fakat bir türlü hatırlayamadığım bir şeyi çağrıştırıyordu. Kristal sembollü, etrafını farklı uçlara sahip bir sarmal bağlamıştı. Kristalin bazı parçaları koyu yeşil, geri kalan tarafı siyahtı. Sarmal ise hem siyah, hem yeşil, hem de mor renkler barındırıyordu. Gözlerim sürekli ona kayıyordu, görünüşünden falan değil sadece beni ona çeken bir şey vardı. O an anlamıştım ki bu sert görünüşlü kız benim inadıma yenik düşecek, benim en yakın arkadaşım olacaktı. Ve oldum da. Fakat dünyaya bakış açısı hiç değişmemişti "Pis haşereler" onun insanlara karşı olan tabiri buydu. Ve bilmediğim bir şey vardı ki Sera oldukça sahiplenici bir arkadaştı. Hayatı boyunca hiç arkadaşı olmadığını ve onun ilk arkadaşı olmak gururumu okşamıştı elbette fakat ilk başlarda beni nasıl istemediyse şimdi de beni bırakmıyordu. Sera'nın sahip olduğu dövmeyi Fred'de de görmüştüm. Ona bunun anlamını sorduğumda "Aile geleneği" deyip geçmişti. Tuhaf alışkanlıkları, tuhaf huyları vardı ama bunlar tuhaf bir şekilde hoşuma gidiyordu. Ah elbette, bir de son 3 yıldır bana dövüş sanatları öğretmesi vardı. 1.98 boyunda, iri yapılı, kaslı bir adamı gözlerimin önünde devirişini gördüğümde aklımdan geçen tek şey bu... çok havalıydı. Olmuştu. Ona bunun ne işe yarayacağını sorduğumda, "İnan kızım bu dünya her bir bokluğu içinde barındıran iğrenç bir yaşam alanı." Demişti sesine yansıttığı iğrentiyle. "Etrafta iğrenç alkolik adamlar, tecavüzcüler, kendilerini ölüme adayacak tiksin alışkanlıkları olan faniler..." ağzını açıp bir şey daha söyleyeceği vakit susmuş gözlerini kaçırmıştı, "ve daha niceleri." Bana boş zamanlarımızda ilk önce bedenimi gevşetmemi sağlayan faliyetler ardından bir kaç hareket gösterirdi. Bazı hamlelerin kendisine ait olduğunu söylediğinde özellikle onları öğrenmeye çalışırdım. Bu her ne kadar başlarda yorucu olsa da bir süre sonra hem bedenimin daha çevik hem de reflekslerimin daha duyarlı olmasını sağlamıştı. Ben de ona öfkesine hakim olmayı öğretmiştim. Çünkü kendi haline bıraksan bütün topluluğa kinini savurur hepsini bıçakla deşerdi. Ona yüzünde daima ukala bir gülüşün işe yarayacağını söylerdim. Onun formatında bir kıza en iyi o giderdi. Öfke düşmanın haz almasına sebep olurdu fakat alay, onun sinirlerini depleştirir düşünememesine yol açardı. Kısaca o bana fiziken ben ona ruhsal açıdan yardım ederek birbirimizle ödeşmiştik. Dolaptan bir tabak, çatal, kaşık alarak salona doğru yürüdüm. Sera koltukta öne eğilmiş, kollarını dizine yaslamış bir vaziyette parmaklarıyla oynuyordu. Tabağı masaya koyarken hemen yanında bittim. "Dökül." Diye konuştum hemen. İç çekip doğruldu, "Bodoslama dalayım diyorsun? " "Bodoslama dal diyorum." "Pekâlâ, anlaşılan Madeline teyze artık kendisiyle daha çok vakit geçirmemi istiyor." Tek kaşımı kaldırdım, "Sonuca gel?" "Gidiyorum Jess." Bunu söylerken gözlerindeki hüznü saklamamıştı. Saklamasının bir işe yaramayacağını biliyordu çünkü. O her zaman bulunduğu ruh halini dışa yansıtan biriydi, ona yüzüne bir maske çekmesini öğreten bendim ve onun duvarlarını aşacak kadar iyi tanıyordum onu. "Şaka. Yapıyorsun! Değil mi? Nereye?" "Hayır, oldukça ciddiyim. Okul kaydımı alacak ve haftaya İngiltereye gideceğiz." Yüzümde ki şok ifadesiyle onu süzerken gözlerindeki bir parıltı ona inanmamı zorlaştırıyordu. Yalan söylüyor diye geçirdim içimden. Her ne kadar gözlerini benden ayırmasa da "İngiltere" lafından sonra göz bebekleri bir büyüyüp bir küçülmüştü. O noktadan sonra dile döktüğü her şey yalandı. Gidiyordu evet, ama nereye? Ellerimle onun elini kavradığımda hafifçe elinin üstünü, bileğini okşadım, "Sera, beni okuldaki koyun sürüsüyle İngiltereye gitmek için terk ettiğine inanamıyorum." Sırıtıp omzuma vurdu bir tane, "Elimden geldiğince buraya uğramaya çalışacağım." Sol bileğindeki nabız tekrar "ingiltere" kelimesinden sonra atışını hızlandırırken onun oyununa karşılık verdim. "Seni özleyeceğim, gitmeni istediğimi pek sanmıyorum." "Ben de Jess." "Hey!" Dedim yapma bir kızgınlıkla, "orada başka bir Jessie bulursan kafanı kırarım haberin olsun." "Sakin ol kızım, senin gibi bir başka inatçı keçiyi daha kaldırabileceğimi sanmıyorum zaten." Dedi gülerek bileklerini çekerken. Bazen güven en sarsıcı nokta olabiliyordu. Kimsenin kimseye söyleyemeyeceği sırlar ya da gerçekler... Bırak inandım var saysın. Sen de bir aziz değilsin Jessie Swen, ilk kendine bak da insanları yargıla. Empati kuran biriydim, kendi içsel tartışmamın haklı çıkmasına izin vermezdim. Bana söyleyemeyeceği bir şeyse baskının anlamı yoktu. Fakat en yakın arkadaşınızın sizden bir şey saklaması gerçekten acı bir durumdu. En az sizden gitmesi kadar da zor atlatabileceğiniz bir şey de yoktu. Elimden bir şey gelmezdi, onun adına karar vermek de bana düşmezdi zaten. "Pekâlâ, aslında bu vakitlerde dönmüş olmana sevindim. Cuma günğ Times meydanında düzenlenecek olan festivale benimle gidecek bir kurban arıyordum zaten." Dedim gülerek. "Cuma mı? Ve festival?" Dedi kararsız ca ve ufak bir panikle. "Evet, her sene düzenlenir biliyorsun." Cevap vermeden önce tereddüt etti. Sanki kendisiyle arasında içsel bir çatışma yaşıyor gibi. Ardından gülümseyip omuz silkti, "Elbette." Annem elinde tencereyle mutfaktan çıkarken, "Pirzola yaptım, umarım hâlâ etobursundur Sera?" diye sordu. Annemin dalga geçmesine karşılık Sera acemice gülümseyip ellerini kaldırdı, "Vejeteryan olacak kadar delirmedim hâlâ, et candır. " dedi kararlı tuhaf aksanıyla. Annem gülerek tencereyi masaya bıraktı, "Neslimiz kesinlikle tükenmek üzere." ? Kirli hava'nın sakladığı gök yüzünde tek tük yıldızları ararken gözlerim, pencere pervazında yaslanmış bir konumdaydım. Elim boynumda ki kolyeye ne zaman gitti de parmaklarım onunla oynamaya başladı hatırlamıyordum ama farkettiğimde elimi de çekmemiştim. Saat on ikiyi geçmiş miydi, geçmemiş miydi bilmiyordum. Sanırım yaklaşık 2 saat önce Sera gitmişti, annem de çoktan uyumuştu. Babamın zaten bu gece hastanede nöbeti vardı. Evlerin çoğunun ışığının da sönük olduğunu göz önünde bulundurursak zaman bir hayli geçmiş olmalıydı. Sokak lampaları'nın sarı-beyaz ışıkları yolları aydınlatırken gözlerimle ay'ı arıyordum ama bakış açımda değildi. Gözlerimin önündeki dış dünyayı hayal gücümle yavaş yavaş değiştirirken gök yüzünü Vincent Van Gogh'un Yıldızlı geceler tablosundaki esere çevirmiştim. Ay, yaydığı ışıkla güneş gibi parlarken gök yüzünde ışıldayan 12 yıldız. Gece mavisi rengin içinde süzülen esintiler aşağıda olan küçük evlerin ışıklarına eşlik ediyordu... derken bütün hayalim bir adam'ın sokakta yürümesiyle bozulmuştu. Uzun zamandır biri geçmediğinden birden dikkatim dağılmıştı. Adam siyah takım elbisesi, elinde tuttuğu iş çantasıyla arabasının anahtarlarıyla onu kilitleyip sokağın içine doğru yürümeye başladı. Yaklaşık 30-33 yaş civarlarında diyebileceğim genç biriydi. Sokak lambasının altından geçerken tam gözlerimi onun üzerinden ayıracaktım ki adam'ın sokak lambasının altında yansıyan gölgesini görmemle yutkunup duvara iyice yapıştım. Gölge bildiğimiz bir insan formunun sahip olabileceği bir silüetteydi, işin can alıcı noktası ise gölge'nin gözleri vardı! Siyah bir çizgiyle şekillenmiş dudaklarında ise sinsi bir sırıtış... Yutkunmamın eşliğinde adam sokak lambasının altından çıkıp tekrar yürümeye başladı. Bir başka sokak lambasının altından geçerken kendimi göreceğim şeye hazırladım fakat hüsrana uğramıştım. Bu gölge bildiğimiz silüetlerden bir fark içermiyordu. Ne gözleri, ne de bir sırıtış vardı dudaklarında. Her ne kadar bunun da bir başka hayal gücü ürünü olduğuna kendimi inandırmaya çalışsam da Shigilli Mau'nun (Sili mû) sözleri çınladı kulağımda. Siyah ruhlar kötüdür, fitnecidirler. Gölgelerde yaşar insanların nefsi rolünü üstlenirler. Küçükken gerçeği söylemenin en doğru şey olduğunu düşünürdüm. Yalancıları kimse sevmezdi. Ben doğru bildiğim şeyleri dürüstlükle itiraf ederken ailem bana inanmadığı için kendimi savunmak amaçlı yalan diline ayak uydurmuştum. Peki ya şimdi kendime şunu soruyorum; kendi doğru bildiğim şeylerin gerçekliğinden ben ne kadar eminim?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD