6| Rüyada Kaybolmuş Gerçeklik [PART 1]

1248 Words
Karanlığın sarmaladığı gece'nin tek aydınlığı gökyüzündeki koca mavi gezegen ve etrafını sarmalayan küçük gezegenlerdi. Uzay'ın düzeni bulunduğum yeryüzünün yansıması olmuştu. Tuhaf geceye bakarken ayaklarım beni sesin olduğu yere sürüyordu. Gökyüzünde benim dünyamdan hatırladığım tek şey ay'a benzeyen bir dolunay şeklini almış gri gezegendi. Neredeydim? Etraf adeta sisli gibi bir belirginleşmiş bir kaybolmuş anılardan ibaretti. Her yer karanlık, her yer gri... Düz bir yolda ilerliyordum yolun sonunda beni neyin beklediğini bilmeden. Bulunduğum yerin detayları o kadar ince ve ahenkliydi ki kendimi Vincent Van Gogh'un tablolarındaki bir karakter gibi hayal ediyordum. Ayaklarım beni işittim müziğe çekerken bir süre sonra anladım ki bu melodinin sahibi ay ışığının altında bütün siyah ve maviliğiyle ihtişamını öne seren bir gölden başka bir şey değildi. Ağaçlar sarmış etrafını, kendisini geceye adamış dalgın sular. Ses bir melodi gibi yansıyordu kulağa, bu bir insandan çıkamayacak kadar ahenkli bir melodiydi. Çıplak ayaklarım sert, beton yoldan topraklı yolla buluştuğunda, çakıl ve ağaç yapraklarının pürüzlü yapısını hissettim. Yaprakların arasından bu manzaranın güzelliğine kapılırken gözlerim hoşnutlukla aralandı. En sonunda tam göl'ün önüne yaklaştığımda ayaklarım beni ahşap iskeleye taşıdı. Adımlarım, tahta'nın çıkıntılarında gıcırtı sesleri yaratırken bu sesler yalnız olduğum geceyi bıçak gibi delip geçiyordu. Gıcırtı sesleri o kadar netti ki bu iskelenin pek de sağlam olmadığını anlamıştım. Ama hislerim beni bir kukla gibi yönetiyor, iplerini bulunduğum yola doğru sarkıtıyorlardı. İskelenin sonuna yaklaştığımda yavaşça eğilip ayaklarımı bağdaş kurdum. Beni alıp buraya kadar getiren melodi yavaş yavaş yakınlaşmıştı, suyun durgun yüzeyi benim yansımamı bana gösterdiğinde eğer yansımamı görmesem dudaklarımın bir tebessümle taçlanacağını fark etmezdim bile. Suyun duru yüzeyi birden benim yüzümün yansıttığı tarafından dalgalandığında kafam hafifçe omzuma doğru eğimlendi. Dalgaların titreşmesi yavaş yavaş şekillenmeye başladığında suyun yüzeyi kabarmaya başladı. Duru su birden dalgalarından harfler yazmaya başladı. Bunlar hiç gördüğüm alfabelere benzemiyordu, ama bedenim de o kadar yakın bir his oluştu ki bana normal geldi bütün bunlar. Merhaba... Duru yüzeyin üzerinde beliren tuhaf alfabedeki anlam buydu. Bir süre ay ışığının parlaklığında döşenmiş gecede tuhaf kelimelerin yansımasını incelerken kuklacımın el hareketleriyle bir ip daha oynamış çenem benden izinsiz karşılık vermişti. "Merhaba." Suyun dalgalı yüzeyi kıpraştı, yer değiştirdi ve başka bir cümle kurdu. Adın nedir? "Jessie." Melodi hâlâ kulaklarımı güzel ahengiyle renklendirirken göl'ün üzerindeki kelimeler yeniden değişmeye başladı, dalgalı alan değiştikçe geride ya durgunluk kalıyor ya da başka bir kelime yerini alıyordu. Sen bir fani misin? "Evet..." dedim durumun tuhaflığını hiç garipsemeden. Sanki sorduğu cümle çok normalmiş, sanki konuştuğum kişi -göl- ile konuşmak çok sıradan bir şeymiş gibi. "Sen kimsin?" Suyun üzerindeki dalgalanma yavaş yavaş kaybolurken bir süre su dupduru gözüktü gözüme. Öyle ki bir an bu on dakikalık şeyin bir hayal olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ardından göl, tekrar dalgalandı ve benim tüm bunları hayal ürünü kurmacası olduğunu düşünmemi engelledi. Ben Luna. Bir gece ruhuyum. Bir süre tuhaf alfabedeki yazıları incelerken gökyüzü yavaş yavaş ağarmaya başladı. Ay ve yıldızlar kendini saklayıp geceyi güneşe devretmeye hazırlandı. Gün doğumu hızını arttırırken beni yumuşak ve hızlı bir esinti sarmalayıp saçlarımı rüzgarında savurdu. Güneş doğarken ellerim dikkatimi çekti. Ellerimin ardından ahşap iskelenin kahverengi ve pütürlü yapısını görebiliyordum. Adeta yavaş yavaş soyutlanıyordum. Göl'ün dibindeki yazılar titreşmeye başladım. Değişti, değişti, değişti. Göl'ün yüzeyinde dalgalar şekillenirken güneş'in ışıkları yavaş yavaş göl'ün gece siyahını arındırıp saf maviye çeviriyordu. En sonunda dalgalanma söndüğünde göl'ün yüzeyine baktım. Bedenim, adeta güneş doğdukça kendimi daha da soyutluyordu. Benim ne olduğum belli. Peki ya seninki? Güneş'in ışıkları göl'ü artık tamamen kapladığında yazılarda kaybolmuş göl yeniden duruluğuna kavuşmuştu. Bedenim neredeyse yok olacak kıvama gelirken benim buna tepki vermemem, vermek istememem tuhafıma bile kaçmıyordu. İskelenin suyun altındaki bacaklarının gıcırtısını işittiğimde yerimde dikleştim. Şafağın renkleri bulunduğum yeri renkten renge, sanki durmadan tuval değiştiren bir ressam gibi döşerken bu renklerin tonunun zihnimden silinmesini istemeden beynime kazımak istiyordum. Bir gıcırtı, bir kırılma, bir sallanma. Hepsini bulunduğum zeminde aynı anda hissettiğimde bedenim şeffaflaştıkça iskelenin zaten çökmeye yüz tutmuş yapısı daha da parçalanıyordu. Arkamdan bir ses duyuldu. Bir adım sesi, bir kız sesi. Kuklacım, zarif ellerini yavaş yavaş oynatırken, uzuvlarıma takılmış ipler beni yavaşça ayağa kaldırdı. Söylenerek adımlarını bulunduğum yere daha da yaklaştıran kızı görebilmek için arkamı döndüğümde çalılıkların arasından çıktığını gördüm. Zaten keskin ve tehditkâr olan yüz yapısı kasılmış, öfkeden deliye dönmüş bir vaziyette yumruklarını sıkıyordu. İlk önce Sera'nın bile aklına gelmeyecek yaratıcı küfürlerini döktü ağzından. "...İnakurantalar'ın -gözleri olmayan, sivri ve bir sürü dişlere sahip, altı bacaklı, genellikle kilolu, kuyruklarının ucunda yuvarlak, dikenli topuz bulunan bir Maranos hayvanı- leş'ini yemek niyetine yedirttireceğim lan size. Münasip bir yerlerinize o kurallarınızı yerleştireceğim siktiğimin Darkusluları! "Evveliyatınızı sikeyim...!" Ağzı bozuk laflarını sıra sıra dizerken bir anda durup kaşlarını çattı. Sanki aklına bir şeyi getirmeye çalışıyormuş gibi, "bunların hangisi bana kafa tutmuştu lan, Neun mu?" Omuz silkip elini umursamazca savurdu, "onu da sikeyim!" Yüzümü buruştururken gözlerimi devirdim. Küfür etmek bana göre tamamen dil bilgisinin zeminlerde süründüğü insanların kullandığı tabir gibi gelirdi. O an bulunduğun durumda ne yapacağını bilemezsin ve kötü sözler bir bir ağzından çıkardı. Ben pek sinirlenen biri değildim fakat sabırsız bir yapım vardı. Buna rağmen hakaretler benim kaçış yolum hiç olmamıştı. Sera'ya kıyasla elbette. Kendisi 7/24 sinirli olduğu için tam bir küfürator makinesidir. Sanırım onunla geçirdiğim yıllarda masum bir köylü kızı gibi olan duruşum tamamen benin imanımdan geliyordu. Kız'ın eli siyah, beline kadar uzanan saçlarından geçip koyu ela gözlerini ortaya çıkardığında içimdeki tanıdıklık hissi birden devreye girip kalp atışlarımı hızlandırdı. Ama onu tanımıyordum ki? Kız, en sonunda başını çevirdiğinde gözleri beni gördü tekrar önüne döndü. Ardından sanki oradaki varlığımı yeniden hatırlamış gibi şaşkınlıkla gözlerimi araladı ve bir kez daha bana döndü. Üzerindeki simsiyah kıyafetlere tezat beyaz teni ona bu tarzı uydurmuştu. Deri, siyah pantolonunun altına siyah, topuklu çizmeleri, üstünde de yalnızca sol göğsünde koyu yeşil bir yama olan siyah bir uzun kollu tişört giymişti. Kollarını dirseklerine kadar sıvamış, tişörtünü pantolonunun içine sıkıştırdığından belindeki silah kemeri görünür haldeydi. Kaşlarını çatıp yerinde dikleştiğinde, yok olmaya yüz tutmuş şeffaf yapımın ona ve burada bulunmamın garipliği yüzünde anlaşılıyordu. Anlaşılan buraya pek sık kimse gelmiyordu. "Hayat bana bir taraflarıyla gülüyor ama..." diye mırıldandı, aramızdaki mesafeye rağmen dudaklarını okuyabilmiştim. "Kimsin sen?" Diye sordu bu sefer sesini yükselterek. Fakat ben cevap verememiştim. Güneş artık görünür bir vaziyette yükselmiş, iskelenin ayakları çökmüştü. Gözlerim aralanırken ağzımda biriken çığlığı bile dışarı yansıtamadan suyun altına girmiştim. Gözlerim en son siyah saçlı kıza takıldığında onun da gözleri aralanıp bir küfür savurdu. Mavi suyun altında süzülürken içimdeki heyecana şok karışmamıştı. Sanki bunun olacağını bekliyormuşum gibi. Gözlerim mavi göl'ün içinde gezinirken tatlı bir kahkaha çınlattı kulaklarımı. Artık gecenin beni buraya getirdiği melodi yoktu, Güneş doğarken susmuştu. Şimdi ise suyun derinliklerinde samimi ve tatlı bir kahkaha geziniyordu. "Sana olan gezim buraya kadardı... geri dönelim mi?" Suyun bana ulaştırdıkları dalgalar bana bu sesi iletirken nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. Zaten sesin sahibi de cevap vermemi beklemedi. Zaten soyutlanmaya yüz tutmuş bedenim suyla karıştığında tamamen yok olmuş beni gerçek dünyama götürmüştü... Göz kapaklarımı delen gün ışığı bana sabah olduğunu haber verirken gözlerimi daha sıkı yumup yatağımda doğruldum. Gözlerimi avuştururken göz ucuyla duvardaki analog saate baktım. Saat, sabah dokuzuydu. Odam'ın doğu kısmında oluşu sabahları beni ilk güneş'in karşılamasına neden oluyordu, bu yüzden gün ışıklarının göz kapaklarımı delerek beni uyandırmasına alışıktım. Ayaklarımı, yataktan indirip tabanlarını parkeye yasladığımda dirseklerimi dizlerime yaslayıp gözlerimi karşımdaki temsili Lucifer çizimine sabitledim. Her yer beyaz tüylerle kaplanmış, dört bir uçta melekler'in acı haykırışları ve sırtlarında, bir zamanlar kanatlarının olması gerektiği yerde oluk oluk kanlar akıyordu. Lucifer, kara kanatlarını iki yanda açmış ve Cennetten, kendisiyle birlikte kovulmuş melekler'in katliamını, meleklerin kanatlarıyla düzenliyordu. Özünü besleyen her bir meleğin acısı ona zamanla haz ve zevk veriyordu... Gördüğüm rüya teker teker kafamda anılarını dolaştırırken karma denilen lanet sıfata bir orta parmak çekip yerimde doğruldum...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD