7| Rüyada Kaybolmuş Gerçeklik [PART 2]

1886 Words
"Sen ciddi misin?" diye sordu Sera alayla bana üstten bir bakış atarak. "Alt tarafı taş çatlasa bir ay yoktum ve hemen paslanmışsın..." ellerini havaya kaldırıp alayla isyan etti, "nerede benim emeklerim?" Gözlerimi devirip dirseklerimin üzerinde doğrulmaya çalıştım, "Ben paslanmadım! Ayrıca sen beni salak mı sanıyorsun? Yıllardır birini pataklamak istediğin için bana bildiklerini öğrettiğini bilmediğimi mi sanıyorsun?" Ellerini indirip, tek kaşını kaldırdı, "Ben sen cılız kalma diye bir şeyler öğretiyorum." Ben de onun gibi tek kaşımı kaldırdım, "Ha bunda beni pataklamak istememenin bir nedeni yok yani?" Dudaklarını kıvırıp sırıtmaya başladı, "Tamam belki biraz." Fakat yüzünde öyle bir ifade gördüm ki fikrim bir anda değişmişti. Karamsarlık, yalan, tercih... Gözlerindeki pırıltı endişe miydi? İyi bir yüz okuyucuydum, birinin yalan söylediğini anlar ve işime gelmedikçe yalanına ayak uydurdum. Sera'yı çözmek basitti, dıştan biri onu sert, serseri havasında, sürekli kendi bildiğini okuyan asi bir kız olarak görebilirdi fakat ben Sera'da bunları görmüyordum. Bana çocukluğunu hiç anlatmadı, geride kalmış anıları sevmez, onları anmazdı. Çünkü geçmiş ne dönebilecek bir şey, ne de hatalarını telafi edeceğin bir yol değildi. Bu yüzden o bugün ve yarın'ın zamanlarını düşünürdü. Güçlüydü, bir kıza göre fazlasıyla güçlüydü. Hem fiziken, hem ruhen. Yüzünü okuyabilirdim belki fakat zihnine girmek pek de yapabileceğim bir şey değildi. Fazla meraklı biri olduğum söylenemez, birine baskı yaptığım da görülmez, genellikle boşveren tiplerdendim. Her şey akışa bağlıydı ve sen su tanelerine bir boya döküp rengini, düzenini bozduğun gibi tadını da değiştirmiş olurdun. Zehirlediğin bir suyu içemezsin... Mavi minderler üzerinde bana doğru yaklaşıp elini uzattı. Sağ elimi uzatıp beni yerden kaldırmasına izin verdim. 5 dakika önce sol bacağıma attığı sert tekme yüzünden düşecek gibi olduğumda ağzımdan acı bir inilti firar etti. Sera, ayakta duramadığımı görünce beni belimden tutarak destek oldu. Sağ elimi hemen önümden uzatıp Sera'nın boynunu kavradım ve bütün ağırlığımı sağ bacağıma verip Sera'nın kollarından kurtulup, sırtına dirseğimi geçirdim. Bunu beklemiyor olacakki afalladı ve bir küfür eşliğinde mavi minderlere dizleri üstünde düştü. Onun bana olan desteğini kaybetmemle sendelemiştim fakat yüzümdeki sırıtma düşmemişti. "Paslanmışsın Sera..." dedim alayla onun kelimelerini tekrar ederken, "baksana yılların eğitimine sahip olan sen ve sadece 3 yıllık çalışma kaydeden ben'e karşı bile hemen yeniliyorsun." Dişlerini sıktığında gözlerini devirdi, "İyilik yap denize at." Diye söylendi. Belini germeye başladığında yüzünü buruştuysa da bunu pek belli etmemeye çalıştı. Birden elini sol bacak bileğime doladığında zaten zonklayan baldırlarımdan dengede duramıyordum. Birden beni bileklerimden asıldığında sırt üstü yere düştüm. İşte bu sefer ağzımdan gerçek bir inilti kopmuştu. "Pislik." Diye tısladım sol bacağımın ağrısından gözlerimi sıkarken. Göremesem de eliyle belini ovuşturduğunu hissetmiştim. "Nankör." diye söylendi o da. Aksanı yüzünden bu ağzından tuhaf bir tınıyla çıkmıştı. "Alışkınsındır sen, fazla evham yapma." Diye söylendim gözlerimi açarken. Yıllardır dövüş sanatlarına aşina olduğunu biliyordum, benim şaşırtmalarımı eminim başkalarıyla dövüşürken de yaşamıştır. Parmaklarını çıtlattığında yerinde doğrulup ayağa kalktı. Beni önce bir süzdü ardından gözlerini kıstı, "Git kendin kalk lan..." arkasını dönüp askılıktan bir havlu alıp terini silmeye başladı, "sırtımdan sapladığın bıçak sayılarını unuttum, bir de hiç bir Tanrı'nın kuluna yapmadığım iyiliği her seferinde sana yapıyorum." Bunu her ne kadar ciddi bir tınıda söylemiş olsa da kıkırdayıp ellerimden destek alarak sol ayağıma baskı yapmadan doğrulmaya çalıştım. Gece gördüğüm rüya'yı düşünmemeye çalışıyordum. Bunların sürekli okuduğum o kitaplardaki sahnelerden bilincime girdiğini düşünüp kendimi avutmaya çalışıyordum. Ama gel gör ki kendimi kandıran biri hiçbir zaman olmadım. Sadece bir rüya olduğunu düşünmek, rüyamda sanki farklı bir boyuttaymışım gibi hissettiğim o anıları tamamen hayal gücümün bir ürünü olduğunu düşünmek istiyordum. Aslında bir nevi öyleydi, uyanıkken görmediysem sıkıntı yoktu... değil mi? Birden rüyamdaki o siyah saçlı kızın sözleri geldi tek tük aklıma. Sanırım benim yerimde olsa şizofreniyi bulmuş adamın ben evveliyatını sikeyim. Falan derdi. Tuhaf bir kızdı. Rüyada olduğumu bilmesem gerçek olduğunu düşünürdüm. Bana birini hatırlatıyordu, kim olduğunu bilmiyorum fakat tanıdık bir yüzü var gibi hissetmiştim. Güzel bir kızdı, yüz hatlarını pek net hatırlayamasam da aklımda iki şey kalmıştı. Çok güzel ve tanıdık. Sabah annem evde yoktu, sanırım hastaneye gitmişti. Babam ise gece nöbette olduğundan sabah yatak odasında uyuduğunu fark etmiştim. Kısa bir kahvaltı yaptıktan sonra gri, çift kapaklı buz dolabına sarı bir post it yapıştırıp, Sera'nın evine gideceğime dair kısa bir not tutmuştum. Bugün günlerden perşembe, Sera salı günü teyzesi ile Londra'ya gidiyordu. Ani bir şeydi. En yakın arkadaşı'nın birden başka bir ülkeye, senden uzağa gideceğini öğreniyorsun ve ona hoşçakal demekten başka hiç bir şey yapamıyorsun. Hoş, aslında Londra'ya falan gittiğini de düşünmüyorum ama... Dediğim gibi, hayat senin boş bir sayfandır ve sen o sayfayı isteğin boyayla renklendirmekte özgürsün. Ben sulu boyayı severdim; rengini tutturması zordur, herkesin kolay kolay kağıda dökebileceği bir boya değildir. En ufak bir yanlışında gökyüzün çimenlere karışır ve hayatın turkuaz'a dönüşür. Ve gel gör ki karma, ben bir ressamım. Tonunu ayarlayamayacağım bir başlangıcım olsa kuru boya seçerdim. Sera, bir kara kalem çalışmasıydı. Resmini çizer, yön verir fakat parlaklığı hiçbir zaman ayarlayamaz yanlış yere gölgelendirme yapardı. Bunu kimse anlamazdı belki fakat dediğim gibi ben bir ressamım, herkesin dünyaya benim bakış açımdan baktığını düşünmek aptallık olurdu. Sera'yla yalnızca üç senedir tanışıyorduk fakat ona karşı hiç olmadığım kadar tuhaf bir his taşıyordum içimde. Bu onu okulda ilk gördüğüm gün olmuştu, sanki herkes bana yabancı fakat o benim için aşina bir kişilikti. Elaleme karşı olan güvensizliğim ona karşı birden duygu değiştiriyordu. Bunu itiraf etmemiş olsa da onun da böyle hissettiğini biliyordum. Dünyaya, onun gözünde "pis haşereler" olarak adlandırdığı insanlara -sanki kendisi bir insan değilde sütten çıkma ak kaşıktı- sert ifadesini yansıtırdı. Bana karşı da böyleydi fakat bir gün onunla ölüm oyunu oynamayı teklif ettiğimde, oyun sonrası bana biraz daha sempati beslediğini fark etmiştim. O ölüm oyunu 15 yaşındaki bir ergen için aptallıktan başka bir şey değildi belki fakat benim için öyle olmadı. Yolun ortasında boydan boya uzanıp bir arabanın gelmesini bekliyordum. Sera hemen yanıma uzandığında gözlerim kapalıydı fakat dudamlarım yana kaymıştı. Yol'un ortasında yalnızca ikimiz vardık. Ölüme en çok yaklaşan kazanır. Bir süre sonra karanlık gecede sessizliği bölen şey bir araba motorunun sesi oldu. Araba yaklaştıkça Sera'nın kasıldığı hissediyordum fakat hiç kıpırtısız ben öyle uzanıyordum. Arabanın şoför koltuğunda oturan kişi bizi görmeyebilirdi, karanlıktı ve arabanın yalnızca tek bir farı yanıyordu. Yaklaştı, yaklaştı ve yaklaştı. Yerin altı sarsılırken, araba tekerleklerinin sesi de artıyordu. En sonunda Sera, bir küfür savurup hemen yerinde doğruldu ve koşarak yolun köşesinde durdu. Ben bekledim. Sera'nın bana bas bas oradan çekilmem gerektiğini bağırdığını duyabiliyordum fakat onu arka plana itip diğer sesi duymaya çalıştım. Gözlerim hâlâ kapalıydı yalnızca kulaklarımı sese vermiş, avuç içlerimi sert betona yaslayıp sarsıntıyı hissetmeye çalıştım. En sonunda zihnimde bir sinyal oluştu. şimdi! Tam zamanında yuvarlanıp koşarken kendimi köşeye çekmemle arabanın hemen dibimden geçmesi bir oldu. "Sen delisin!" Diye haykırmış küfürlerini sağa sola serpmişti. Ben ise kaşlarım havaya kalkmış bir şekilde onun sözlerinin bitmesini bekliyordum. "... Derdin ne kızım senin? Git kendine başka kurban bul sana buradan bir çakarım kendini birden Dubai de bulursun! Benimle arkadaş olunca ne olacak bir bok mu olacak?" En sonunda sözleri bittiğinde gözlerimi devirmiştim, "Hele şükür." Ardından sırıtıp kollarımı göğsümde topladım, "aslında bir şey olmayacak, yalnızca dünyaya günahlarının bedeli olarak gönderildim o kadar. " "Hassiktir..." diye tısladı, "ebemden başlayıp bütün süralemi anadan doğmaya çevirirsin lan sen o zaman?" Sözlerine kıyasla gözlerimde ne görmüşse bunu ciddiye almışa benziyordu ve bunu ciddi bir tavırla söyleyişi durumu daha da alaya almama neden olmuştu. "Ne güzel işte günahlarından arınmış olurlar." İlk defa samimi bir kahkaha attığında o da biliyordu ona daima musallat olacağımı. Ama bilmediği bir şey vardı ki ben yalnızdım ve yalnız kalmak istemiyordum. Bencildim fakat bunu yansıtma şeklim başkaydı benim. Kendim için yaptığımı düşünürsün, herkesin bunu düşünmesini sağlarsın ama aslında bu bencillikten asıl nasibini alan sen olmazsın... Sera yalnızdı. Bunu anlamak için profesör olmaya gerek yoktu, belki de bunca zamandır onun sahip olduğu tek dosttum? Ama tuvalini düz kahverengiyle, yalnızca toprak yaparak bitiremezsin ki. Bazen bir orman çizersin fakat ağaçlar olmadan o bir orman olmaz. Benim Sera'ya vaad ettiğim buydu, bir ağaç... Yalanı çoğu kişi sevmezdi. Sevilecek bir şey değildi zaten, sen senin doğrularına yalan karışsın istemezdin. Ama ben yalanları severdim. Bırak gerçeklerime yanlışlar karışsın, o yanlışlar bir kör düğüm gibi iplerine karışır ve ortaya bir beyaz çıkardı. Bunun en büyük kanıtı ana renklerin beyazı oluşturması değil miydi? Kırmızı, mavi, yeşil. Ve onların da oluşturduğu majenta, sarı, siyan renklerinden saf beyazın ortaya çıkması. Doğru olan bu değildi ama biraz aklı olan yargılamadan önce kendisini sorgulardı. Kimse kusursuz değildir. Sera'ya kızmıyordum, belki biraz kırgınlık. Bana doğruları söylemesini isterdim aksini değil, acaba o, ona söylemediğim şeyleri bilse benim gibi mi hissederdi? Ona karşı olan maskemin ardında çok fazla düğümlenmiş ipler yoktu, yalnızca yeri geldiğinde yalan söylerdim, herkesin dilinde dolaşan bir günahkâr da değildim. Aslına bakılırsa sanırım küçükken fazla çizgi film izlemişim. Hayata bir fantastik masalın içindeymişim gibi baktığım oluyordu bazen. Karakterim ise her ne kadar böyle olmaya kendimi zorlamamış olsam da bu masala çok güzel uyuyordu. Tilkilere aşina bir kızın tuvaline damlatılmış karmaşık Jackson Pollock tablosu hayatı... Jackson Pollock, 20. Yüzyılın en önemli ressamlarından biriydi. Damlatma tekniği ile boya karıştırma, fırça kullanımı gibi alışılagelmiş uygulamaları tuvallerinde kullanırdı hep. Şu an hayatım aynı o tablolardaki gibi, ipleri birbirine karışmış bir vaziyette. Dıştan beni tanıdığını düşünen biri bana, "Senin ne derdin var ki? Zengin bir ailenin biricik kızısın, elinde her şeyin var. Seni seven bir ailen, özgürsün, derslerin harika vs." Falan diyebilirdi İşte buna sağlam bir kahkaha atardım. Her şey parayla bitiyordu değil mi başkalarının gözünde? Zenginsen, hayatında bir elin yağda bir elin baldaydı. Yalan cevap; "Sıradan bir hayat işte." Doğru cevap, "Zengin bir ailem yok, yalnızca maddi sıkıntı çekmiyoruz. Sizlerin daima yaptığı gibi boş zevkler için annemden para alıp ne içkiye ne kız/erkeklere harcıyorum ben. Hatta bir şey söyleyeyim mi? Ailemden bu konuda çekinmediğim bir zaman bile yok! Sanırım onlardan şu ana kadar istediğim tek para miktarı boya, fırça, tuval almak ve test kitapları almak için falandır. "Daha küçükken anne-babam tarafından dolaylı yoldan yalancı damgası yedim ve annemin benim bir deli olduğumu düşünmesine yol açtım. Sırf annemin benim yalan söylediğimi düşündüğü gerçekler yüzünden daha fazla üzülmemesi için 6 yaşında ütopyamın kapılarını kapattım ben. Bunu onların anlaması için gözlerim kızarana kadar ağladım ve 11 yıl onlarsız bir hayat yaşadım. Üç kuşaktır doktor olan bir ailede olduğumdan annemin sürekli doktor olmamı istemesi baskılarıyla yaşadım. Lise yılıma kadar çocukluğumu yalnız geçirdim ve sırf bende oluşan yalnızlığı başka bir kızda görüp ikimizin de aynı hissi gelecekte de yaşamaması için onunla arkadaş olana kadar onu doğduğuna pişman ettirip her seferinde sabrımı zorladım. Ve son zamanlarda gördüğüm, fakat benim dışımda kimsenin görmediği tuhaf şeylerden ötürü ütopyamın kapılarının aralandığını fark edip yavaş yavaş kendimin bir şizofrene dönüştüğünü anladım. Üstelik hayatımdaki ilk arkadaşımı da bir kaç gün sonra kaybediyorum. Ne kadar da muazzam bir yaşam değil mi? (!)" Ama arada bir gerçeklik vardı ki; küçükken arkadaşımın olmaması tamamen benim kendi tercihimdi. Bana yabancı gelen insanlarla sahte bir arkadaşlık kuracağıma evde yüz boyalarıyla uyuyan babamın yüzüne beyaz bir pala bıyık çizer kaşlarını da beyaza boyayıp, sarı'yı beyazla karıştırarak göz altlarına ve şakaklarına sürerdim. O sarı boya kuruyunca derisi buruşuk bir görüntü ortaya çıkaracaktı. Babam ilk başlarda uyanıp banyoya gittiğinde bir şok ifadesiyle, "Babama benziyorum!" Deyip dudaklarını büzerdi, ardından ellerini saçlarından geçirip, "neyseki saçlarım hâlâ yerinde duruyor." Deyip derin bir nefes alırdı. Bunu benim yaptığımı her seferinde bilirdi, hatta ara sıra uykusu fazla derin olmadığında onun yüzünü boyadığımı da fark ederdi. Bunu yüzündeki ufak tebbessümden anlardım. Ama hiç beni durdurmadı, öylece uzanıp uyku taklidi yaparak işimi bitirmemi beklerdi. Kendi doğrularımı kimse bilmezdi. Bırak her şey dıştan göründüğü gibi basit olsun, yavaş yavaş öyle bir kafada olacağım ki... işte tam o zaman başka bir dünyaya çekileceğim. Sanırım o dünya akıl hastanesi olma yollarında...?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD