8| Rüyada Kaybolmuş Gerçeklik [PART 3]

1719 Words
"Jess?" Silkelenip, geçmiş anılarımdan Sera'ya döndüm. "Evet?" Bir kaç saniye çatık kaşlarıyla yüzümü inceledi ardından elinde olduğunu daha yeni fark ettiğim su şişesini bana fırlattı. Su şişesini havada yakalayıp tekrar ona döndüm. "Dalgınsın?" Dedi soru sorarcasına. Omuz silkip bana fırlattığı su şişesinin kapağını çevirip dudaklarımla buluşturdum. Su boğazımdan aşağı akarken bu kadar susadığımın farkında bile değildim. Şişenin içindeki su tamamen biterken boş şişenin kapağını yeniden taktım. Kollarını göğsünde bağlayıp siyah duvara yaslanmıştı. Sol bileğindeki dövme'nin kıvrımlı kuyruğu biraz görünüyordu. Bana öyle dikkatlice bakınca yerimde rahatsız ca kıpırdayıp elimi sağ kulağımın arkasındaki fondöten'le kapattığım tuhaf sembolde dolaştırdım. Çizgileri biraz W harfine benzesede o harf değildi, biraz daha farklıydı. Doğum izi olamayacak kadar tuhaf ama bir o kadar da kendimi bildim bileli bende olan bir işaretti. Ten rengimden biraz daha koyu bir renkte, keskin çizgilerle çizilmiş, ortasındaki kore'de bir çizgi vardı. Bu ona göz izlenimi veriyordu ve tamamen pürüzsüz olarak derime karışmıştı. Bazen kendini tamamen bana unutturur bazen de sanki ben buradayım! Diye bağırmış gibi zonklardı. Küçükken benimle büyücü diye çok dalga geçmişlerdi. Bu her ne kadar bir yara izi olmasa da Harry Potter'ın yüzünde olan yara izi'nden alıntı yaparak benim de onun gibi bir şey olacağımı dalgaya vuruyorlardı. İlk okulda sırf bu yüzden saçlarımı hiç toplamazdım hep açık kalırdı. Bir süre sonra annemin fondötenlerinden birini alarak o izi kapatmaya çalışmıştım. Dördüncü sınıfa kadar kendi ten rengimle bile uymayan bir fondötenle gezmiştim. Büyüyünce bu huyum değişmedi. Her zaman o izi kapatırdım, tabii artık ten rengime uygun bir fondöten kullanıyordum. Sera'nın bundan haberi yoktu. Teknik olarak ona yalan söylemiş olmuyordum, konusu açılmamıştı sonuçta. Gördünüz mü, o kadar da yalancı biri değilim? "Pekâlâ, bana öyle bakmayı kes. " dedim en sonunda bana bakışlarından rahatsız olarak. Birinin bana uzun süre bakmasını sevmezdim. Ben biriyle uzun süre göz göze bile gelmezdim. Tek kaşını kaldırdı, "Nasıl bakıyor muşum?" "Dikkatli?" Omuz silkti, "Şu aralar biraz fazla düşüncelisin." Alayla güldüm, "Şu aralar ha? Kaplıcalardan daha dün gelmedin mi sen?" Yeniden omuz silkip, kollarını çözdü ve tırnak içinde, " 'dünden beri' fazla düşünceli gibisin?" Bu sefer ben omuz silktim, "Sıradan şeyler işte." Gözlerim duvardaki analog saat'e giderken saat'in 17.50 civarı olduğunu gördüm. Kaşlarım çatıldı, zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım bile. Sol bacağımı acısını dindirmek istercesine ovmaya başladığımda Sera'ya döndüm, "Saat geç olmaya başladı, sanırım gitsem iyi olacak." "İstersen bir duş al, baştan aşağı ter kokuyorsun kızım." Burnumu kırıştırdım, "Aynı şey senin için de geçerli." Elimi bacağımdan çekip Sol bacağıma fazla baskı yapmadan yürümeye başladım, "Sorun değil, evde duş alırım. Kıyafetlerimi giyinip çıkarım." "Tamam." Diyerek o da benimle birlikte yürümeye başladı. Sera'ların evinin bodrum katında büyük bir dövüş alanı vardı ve gerçek bir fitness salonu görüntüsünde olması beni şaşırtmadı desem yalan olurdu. Onlara geldiğimde ilk başta biraz film izlemiş, ona tatilinin nasıl olduğunu falan sormuştum. Ben genellikle yazları tatil yapamazdım. Aslında biz kolay kolay hiç tatile çıkmazdık. Anne ve babam, ikiside beyin cerrahı olduklarından vakitlerinin çoğunu hastanede geçiriyorlardı ve tatil için pek zamanımız olmuyordu. Sera bana can sıkıcı bir şekilde tatilini baştan savma anlattıktan sonra yıldız savaşlarını izlemiştik. Sera, filmi izlerken pek konuşmasa da Darth Vader'ın insanlara acı çektirdiği veya öldürdüğü sahnelerde sadistçe sırıttığını fark etmiştim. Daha sonra yıldız savaşlarının izlediğimiz iki filmi bitince Sera, paslanmış mıyım diye test etmek için beni spor salonuna çekmişti. Üzerimde yalnızca salaş bir gömlek ve kot pantalon olduğundan kendi kıyafetlerinden bir tayt ve sporcu atleti vermişti. Bedenlerimiz aynı olmadığından ona en küçük gelen kıyafetleri seçmişti bana. Sera, bana kıyasla daha fit ve keskin vücut hatlarına sahipti. Tam ideal kiloda ve bir kıza göre gayet kaslı vücudu vardı. Ben Sera'ya kıyasla ondan biraz daha cılız -zayıf- kalıyordum. Sera'nın istese beni bütün kemiklerim kırılmış bir vaziyette beş dakika da yere serebileceğini biliyordum fakat o işin eğlencesini benim için biraz hafifletmiş ve benim için daha makul bir şekilde beni yere sermişti... Sesli bir iç çektim, her seferinde sonucu bilmeme rağmen onun oyununa alet olmam kendi aptallığımdan başka bir şey değildi. Sanırım deliriyor olmam gibi mazoşist olma yollarında da yavaş yavaş ilerliyordum. Vincent Van gogh'un bir sözü vardı, o kadar özgü ve kendin bir ressamdı ki o iskoçlu adama gerçek bir hayranlık besliyordum. Dilinden dökülen sözler o kadar haklılık barındırıyordu ki; Şöyle de bir gerçek vardır ki sanatçıların pek çoğu akıl hastasıdır, en hafif deyimiyle insanı aykırı yapar. Kendi çalışmama tamamen gömüldüğüm zaman iyiyim, fakat her zaman yarı deli olarak kalacağım." Sanırım bir şizofrene dönüşmem dışında ben de hep bir yarı deli olacağım. Ama şu anlık tek fark acıdan hoşlanmıyor, acıdan acı çekiyor olmamdı. Sol bacağım da bugünkü işten nasibini alandı. Sera'nın odasına çıkıp hızlıca üzerimi değiştirdim. Sera'nın odası tamamen siyah ile döşenmiş, yok denecek kadar az renkli eşyaları vardı. Duvarında hiç poster ya da tablo yoktu, düz siyah duvardı. Odası her zamanki gibi dağınıktı, toplamayı hiç sevmezdi ve sanırım Fred de -Sera'nın amcası- ona pek baskı yapmıyordu. Siyah çalışma masasının yanındaki duvarda büyük bir dart tahtası vardı ve üzerinde de bir sürü ok fırlatılmış bir fotoğraf. Kaşlarım havalandı, işte bu çocuk yeniydi. O dart ben Sera'nın evine geldiğim ilk günden beri hep vardı fakat fotoğraflar her seferinde değişir, yerine başka kurbanlar asılırdı. Delik değiş edilmiş fotoğrafın ardındaki yüz; kahvernegi, önleri uzun dalgalı saçları olan, siyah denecek kadar koyu kahverengi gözlere sahip, esmer tenli, çıkık elmacık kemikleri ile keskin yüz hatlarına sahip bir çocuktu. Fotoğraf, dart okuna o kadar çok maruz kalmıştı ki neredeyse parçalanıp gidecekti. Odadan çıktığımda bana verdiği kıyafetleri banyodaki sepete atıp çantamla birlikte yeniden aşağı inerek beni salondaki koltukta bekleyen Sera'ya doğru yürüdüm. Beni fark ettiğini biliyordum fakat o hâlâ aynı kıyafetlerle gri koltukta oturmuş, ayaklarını cam sehpaya uzatmış bir şekilde kapalı televizyon ekranında kendini seyrediyordu. Düşünceli gibiydi. Koltuğun koluna oturduğumda bana döndü, yüzünde kararsız bir ifade vardı, dilinin ucundakileri bana söyleyip söylememekte kararsız gibiydi. "Jessie..." dedi en sonunda boğuk aksanıyla. Kaşlarım çatıldı, Sera bana çok sık Jessie demezdi, genellikle Jess diye hitap ederdi. "Evet?" Gözlerini kaçırdı, "Salı gidiyorum... biliyorsun?" Cevap vermedim, devam etmesini bekledim. "Ve sana bazı şeyleri söylemezsem, içimde hep bir huzursuzluk taşıyor olacağım..." derin bir nefes aldı, "buraya bir daha dönemeyebilirim, bilmiyorum bu benim elimde olan bir şey değil. Öncelikle bunu bilmelisin." Boğazım düğümlenirken tekrar sözlerine devam etmesini bekledim. "Eğer olur da bir daha görüşemezsek... lütfen bana kin besleme sadece bana inan. Benim elimde olan bir şey değil bu. Sen benim ilk ve tek arkadaşımsın Jess, aptal değilsin senden sakladığım bir çok şey olduğunu biliyorsun. Aynı zamanda ben de senin, ben den sakladığın şeyler olduğunu biliyorum. Bırak sana söylemeyi hiç kimseye söyleyemeyeceğim yeminlerim var ve..." Bir süre gözlerini kıstı ve ardından bir küfür savurup nadir görünen nazik Sera'dan, eski Sera sert, kaba imajına geri döndü. "Anasını satayım sansürlediğim kelime sayısını unuttum. Ayna karşısında güzel bir hoşçakal konuşması yapmıştım oysa." Kaşlarım havaya kalktı, "Gerçekten ayna konuşması mı yaptın?" "Ne var be? Kıymetini bil, Ares'in yüzüne bile bakmadan geldim ben bu ülkeye." "Ares?" Elini 'boşver' derecesinde salladı. "Şerefsiz sıfatına giren başka bir mahlukat." "Dart tahtasına asılmış yeni kurbanın mı?" Kaşlarını çattı, "Yok o değil. O piç sıfatına giriyor." Elini yeniden savurup ayağa kalktı, "her neyse, bak güzel sözlerin zerre mar- İnsanı değilim bunu anlamışsındır. Fakat ciddi olduğum bir şey varsa o da sana gerçekten değer verdiğim Jess ve sana hiç bir zaman isteyerek yalan söylemediğimi bil olur mu?" "Gören de mafya çetesinin lideri sanar seni." Dedim alayla. Bu karşımdaki kız kesinlikle benim en iyi arkadaşımdan uzakta bir nazikliğe sahipti. Gözlerini devirdi, "Defol lan evimden. Dediğimi anladın sen işte, hadi canım naş." Gülerek ayağa kalktım, "İşte benim tanıdığım Sera." Bana ifadesiz bir suratla bakınca daha da arttı kahkaham. En sonunda durduğumda boğazımı temizledim. "Pekâlâ, sıra ben de o zaman." İfadesi değişik kaşları havaya kalktığında konuşmaya başladım. "Doğru dürüst sahip olduğum ilk ve tek arkadaşımsın Sera Wood, elimden gelse seni zincirleyip odama kilitler ve Londraya gitmene engel olurdum..." Gülmeye başladığında ben de gülümseyerek devam ettim. "ama işin aslı şu ki bırak seni alıkoymayı, bayıltmaya kalkışsam bile çevrende olduğumu saniyesinde anlayacak bir altıncı hisse sahipsin. Bu yüzden sana 'elveda' demekten başka aklıma bir şey gelmiyor." Yüzündeki 3 yıllık acemi tebessümüyle bana sarıldığında ben de ona sarıldım. Tam şu durumda, ve Londra'ya gitmediğini biliyorum demek vardı ama sanırım yüreğine indirmek istemiyordum. Belki de yalan söylemiyor dur? Bu sefer ben yanılmışımdır ha? Kapıya doğru yürümeye başladığımızda dışarı çıktım. Sera'da kapı kenarına yaslanıp beni geçirdi. Tam gidiyordum ki aklıma gelen şeyle hemen ona döndüm, "Hey yarın ki festivale gidiyoruz değil mi?" Bir an kaşlarını çatsa da hemen hatırlamışcasına düzeltti. "Ah, o festival..." yüzünden tam bir bahane bulacağını anladığımda, "Hey hey hey..." diye araya girdim, "söz verdin Sera, geliyorsun!" İç çekip, "Pekâlâ." Diyerek kabul etti. Geri geri yürürlen ona kısık gözlerle bakıp elimle gözüm üzerinde hareketi yaptım. Buna karşılık gözlerini devirip gülümsemekle yetindi. Arkamı dönerek yürümeye başladığımda arkamdan kapanan kapının sesini işittim. Hava kararmaya yüz tutmuştu neredeyse alaca karanlık basmıştı gök yüzünü. Eve yaklaşırken yeniden başımı havaya kaldırdım, gün doğumuna kıyasla gün batımını daha çok seviyordum. Alaca karanlığın doğuşu, güneşin yer altına çekilip geceyi özgür bırakışı, hayalet yıldızların gözler önüne serilmesi... Vincent Van Gogh'un dediği gibi; Ben çoğunlukla gece, günden daha canlı ve zengince renklendirilmiş olduğunu düşünüyorum. Ben de gece'nin günden daha canlı ve zengince renklendirilmiş olduğunu düşünüyorum. Gün yüzü yalnızca maviliğinin ardındaki güneşten ibaretken gece'nin derinliği o kadar canlı ki... Gün yüzünü de hafife almamak gerek ama, hayat detaylarda saklıdır ne de olsa? Bazen dünyaya onların gözünden bakmak isterdim, resimlerini bu batmaya yüz tutmuş dünya da nasıl çizdiklerini bilmek isterdim, yalnızca 5 dakika onların bakış açısına sahip olmak isterdim, gerçek bir ressam olmak isterdim. Belki de işin sırrı budur. Geçmiş. Dünya'nın felaketi 21. Yüzyılı öyle bir esir almış ki; tecavüzcüler, katiller, mafyalar, hırsızlar ve başka iğrençliğin ötesi... Geçmiş zamanların topluluğunda da eminim buna benzer şeyler vardı; haydutlar, hırsızlar, fahişeler, metresler, katiller... Ama bir şey söyleyeyim mi? Ben bu dönem yerine her ne kadar yoksulluğun ve savaşın daha yatkın olduğu geçmişte yaşamak isterdim. Dünya daima aynı, ister 21. Yüzyıl olsun, ister 11. Yüzyıl. Dünya hep aynı ve biz bu yeryüzünde kıyamet günü geldiğinde anlayacağız sınavdan geçemediğimizi. Bu zamana kıyasla geçmiş en saf dönemlerin esareti, keşke bir Doctor Who dizisinde olsam. Bir ingiliz telefon kulübesinin görünümünde Tardis tam önümde dursa ve içinden Doktor çıkıp beni zamanın ötelerine götürse. Evimin önünde durduğumda bu düşünce karşısında gülümsedim. Ama o çirkin doktorları istemiyordum, Mat Smith'in oyunculuğundaki doktor'un çıkmasını istiyorum. Bir Amy Pond olmak için saçlarım biraz fazla esmere kaçıyor sanırım? Ama iyi yanından bakarsak ben de de biraz kızıllık var gibi? Kendi kendime gülerek anahtarımı çıkardım ve kilit'e soktum. Evin içine girdiğimde, kapı da ardımdan kapanmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD