9| Festival [PART 1]

2004 Words
Gün doğumu'nun habercisi siyah'tan mor'a oradan da kırmızıya çalan renkler yavaş yavaş gökyüzünde kavislenirken, ilkbahar ayının taze havası da gün doğumu'nun renkleriyle yeryüzündeki mor lavanta tarlasını aydınlatıyordu. Lavanta'lar, yumuşak rüzgarın esintisiyle bir o yana bir bu yana savrulurken, kokuları çayır'ın dört bir yanını esir alıyordu... Elim, lavanta tarlasının içinden geçen taşlı yolu kuru kahverengi boyayla gölgelendirmek için hareketine devam ederken, sol elim de kulağımdaki müziğin ritmini kavramışcasına bacağımın üstünde ritim tutuyordu. Saat'in kaç olduğunu bilmiyordum fakat güneş'in konumuna bakılacak olursa 08.30 veya 09.00 civarları olduğunu düşünüyordum. Gözlerim, renklerin ahenginin esir aldığı lavanta tarlasına giderken başka bir boyut diye düşündüm. Hayal alemimden kopmuş, kağıda döktüğüm bir başka gizemli boyut... Bazen çizim'lerim klasik bir boy gösterirken, bazen de 6 yaşında kapattığım hayal dünyamın kapısından sızan ilhamlar'ın esintisinden yola çıkıyordum, kalemi beyaz sayfalara dökmekte. Bir süre sonra elim durduğunda resmim de bitmişti. Eskiz defteri'nin kapağını kapatırken kalemi de üstüne koydum. Kulaklarımda asılı kalmış müziğin bitmesini beklerken gözlerimle ellerime baktım; parmaklarım biraz sertti, tırnaklarım ise her zamanki gibi kesilmişlerdi. Resim yaptığımdan dolayı tırnaklarımı hiç uzatmazdım, uzun tırnakların kâğıtta çıkardığı sesi de sevmezdim zaten. Müziğin son dizeleri de bitince kulaklığı telefondan çıkarıp yatağa attım. Eskiz defterimi masaya koyarken, elim de saçımı toplamak için doladığım siyah kuru kalemi çıkarmak için başıma gitmişti. Arasında koyu bakıra sahip kahverengi saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülürken kalemi kalemliğe koyup fermuarı çektim. Resim yapmak benim için bir hobi değil, daha benimsediğim bir şeydi. Kafamın içindekileri kâğıtta canlandırıp onları dış dünyaya yansıtmak sanki ölmekte olan dünyayı yaşatabileceğim bir neden vermişim gibi hissettiriyordu bana. Resimlerimi saklamak ise benim ne kadar bencil bir kız olduğumun bir başka kanıtıydı; bu dünyayı kendime saklayıp, yarattığım yaşama kimseyi dahil edemeyecek kadar bencildim. Birden aklıma bir şey gelmesiyle kaşlarımı çattım. Tanrım! Lavanta tarlasının neden aklımdan çıkmadığı şimdi belli olmuştu, çünkü aynı resmi daha öncede yapmıştım. Gözlerimi devirdim, önceden yaptığım çizimler zihnimde dolaşırken onların nereden geldiğini anlamadan kağıda dökme hissi uyanırdı ben de hep. Sanırım bir daha ki ne aynı resmi yapmış mıyım diye kontrol etmem lazımdı. Fakat tek fark bu resimde hiç kimse yoktu, öncekinde ise küçük bir kız çocuğu mor lavantaların içinde koşturuyordu. Kafamı boşver derecesinde sallayıp beyaz, giysi dolabına doğru ilerleyip kapağını açtım. İçinden siyah, kot bir şort ile koyu yeşil, bol ve sade bir tişört çıkarıp üzerime geçirdim. Kolyemin zinciri yeşil tişörtün boğaz kısmındaki bir söküğe takılınca iç çekerek onu oradan dikkatle çıkardım. Ne zincirin, ne de tişörtün yırtılmasını istiyordum. Kolyeyi tişörtümün içine yerleştirdiğimde soğuk metalin tenimde bıraktığı hisle bir an ürperdim. Yeşil sırt çantamı sapından kavrayıp tek kolumdan geçirirken, yatağın üzerindeki telefonumu da alıp odamdan çıktım. Krem, üzerinde kahverengi şeritler olan duvarları arkamda bırakırken merdivenlerden inmeye başladım. Son basamağa kadar kulaklarımı ahşap merdivenin ayaklarımın altında bıraktığım takırtı sesleri esir almıştı. Mutfağa girerken mavi gözlerini elindeki kağıt tomarına dikmiş, kahvesini yudumlayan babama takıldı gözlerim. Gülümseyerek ona yaklaştım ve yanağına bir öpücük kondurdum. İrkilerek fincandaki kahvenin bir kaç damlasını kağıda döktüğünde bakışları beni buldu. Yalancı bir kızgınlıkla, "Jessie Veronique Swan." dedi tam adımı kullanarak. "Daha kaç kez söyleyeceğim size küçük hanım 'Bu ihtiyar adama sinsi sinsi yaklaşma' diye?" Kıkırdayarak sehpanın üzerindeki rulo peçeteyi masanın üzerine koydum. Babam rulo peçeteden bir kaç tane koparıp elindeki kağıdı silmeye başladığında dolaptan bir su bardağı alıp arıtmadan bardağa su doldurdum. "Bence siz gayet genç bir beyefendisiniz Daniel Swan." dedim alaya karışık. Omzunun üstünden mavi gözlerini bana dikip sol kaşını havalandırdı, "Diyorsun?" Musluğu kapatıp kendimden emin bir tavırla, "Diyorum." deyip bardaktaki suyu içmeye başladım. Alayla gülüp bedenini bana biraz daha çevirdi, "Seni tanımasam, beni Josh'ın kızının onu kullandığı gibi kullandığını düşünürdüm hayatım." Bardağı mutfak tezgahına bırakırken kıkırdadım, "Ah, üç kâğıtlık kesinlikle bana göre değil baba. En azından Rose gibi ufak bir dolandırıcı olmadığım için Tanrıya şükranlarını iletmelisin." Babam bir kahkaha atıp başını sağa sola salladı. "Senin o kızlar gibi olmadığın için mutluyum hayatım." Gülümseyerek çıkışa doğru geri geri yürüdüm. Kollarımı hafifçe iki yana açıp; "Ne diyebilir ki? Eşsiz bir kişiliğim var." dedim. Yüz ifadesini görmeden arkamı döndüğümde son anda, "Ah, bu arada ben çıkıyorum!" diye bağırdım, çıkış kapısına dorğu yürürken. Babam amerikan mutfağının açık duvarından bana doğru bakıp tek kaşını kaldırdı, "Nereye?" Ona dönüp, tatlı tatlı gözlerimi kırpıştırdım. "Kiliseye annemin çabuk yaşlanması için dua etmeye gidiyorum, babacığım sırf kendini yalnız hissetmesin diye." dedim sesimin ucundaki hafif alaya karışık tatlı ses tonumla. Babam da numaradan yutkunup gözlerini kıstı, "Annen seni öldürür." Kıkırdayıp göz kırptım, "Şahsen ben suçu senin üzerine atmayı planlıyorum." Kaşlarımı hemen çatıp arkamı döndüm. İsyan edercesine ellerim iki yanımda havaya kalkarken cıkcıkladım, "İyilikte yaramıyor." Arkadan babamın hoş kahkahasını duyduğumda gülümsemeden edemedim. Hem annem hem de babam mesleklerine kendilerini o kadar veriyorlardı ki molaya dahi vakitleri olmuyordu. Her ebeveyn'in çalışması gerekir fakat çocuklar bunu anlayamadan direkt sen beni sevmiyorsun! damgası yapıştırırdı. Ya da anne ve babaların onlar için çalıştığını bilmeden onlarla 5 dakika dahi aynı yerde bulunmadan para isteyip hemen dışarıda gezip tozarlardı. Bazı zamanlar suç gerçekten ebeveynlerde olurken bazen durum tamamen birbirlerine olan soyutluklarından doğardı. İşte ben bu yüzden empatik bir insandım. Karşımdakinin düşüncelerini bilmeden nasıl onu yargılayabilirdiniz ki? Her zaman mükemmel olan siz değilsinizdir, belki de asıl suçlu sizsinizdir fakat bunu kavrayamayacak kadar nankör ya da kör de olabilirsiniz. Babamı biraz güldürebildiysem ne mutlu bana... Ben onları anlayabiliyordum. Onlar sadece benim için değil, gerçekten ciddi hastalık çeken insanlara ellerinden geldiğince hayata döndürebilmek için çalışıyorlardı. Kapıdan dışarı çıkarken temmuz ayının sıcak esintisi sardı bütün bedenimi. Her ne kadar aldığım havanın temiz olmadığını bilsem de derin bir nefes aldım. Bagaja doğru ilerlerken kolyemin koyu yeşil tişörtümün içinde dönüp soğuk ters yüzünün tenime çarptığını hissettim. O kolyeyi hemen hemen hiç boynumdan çıkarmamıştım. Hatta küçükken demirlerin suyun altında kaldıkça paslandığını bilmediğimden onunla duş almış, ama hiç paslandığını görmemiştim. Büyüdüğümde de bunun olmayacağını düşünmüş ve boynumdan suyun içindeyken bile değiştirmemiştim. Hiç de paslanmamıştı. Rengi griydi fakat metalinin demir olduğu hakkında şüphelerim yok desem yalan olurdu. Bagajın kapısını aralayıp koyu yeşil bisikletimi içinden çıkardığımda bagajı yeniden kapattım. Tek omzuma astığım yeşil çantamı bisikletin sepetine yerleştirip, telefonumu da çantanın bir gözüne attıktan sonra binip pedalları çevirmeye başladım. Yeşili seviyordum fakat en sevdiğim tonu koyusuydu. Sevdiğim her şey yeşille başlıyordu; yeşile dönük koyu ela gözlerimin içindeki yeşil - sarı lekeler, ormanlar, çimenler, aslında kahverengi toprakla büyümüş fakat yeşilliklerle kaplanmış dağ'lar... Saydıklarımın çoğu bitki ya da doğayla ilgiliydi ama ben sanırım asıl doğayı seviyordum. Dağları yüksekte olduğu için severdim, onların tepelerine çıktığımda bulutlarla oynayacağımı düşünürdüm küçükken hep. Ağaçlara tırmanır, en yüksekteki dalına ulaşana kadar durmazdım. Kuzenim Johnny bu yüzden bana hep küçük maymun diye seslenirdi. Ona biraz daha yaratıcı olmasını söylediğimde omuz silkip bana hep aynı şeyle seslenmeye başlamıştı. Johnny ile aramızda iki yaş vardı fakat en iyi anlaştığım kuzenim yine o olurdu. Aramızda geçenlerden sonra bile arkadaşlığımızı bozmamıştık. Zaten sadece 3 kuzenim vardı; amcamın çocukları Jonny, Jonny'nin kız kardeşi Emma ve annemin yeğeni Veronica. Veronica ile aramız fena sayılmazdı fakat Emma tam bir baş belasıydı! Benden bir yaş küçüktü ve Johnny'nin yanında bir kız gördü mü adeta deliriyordu. Abisini kuzeninden bile kıskanacak kadar devreleri yakmıştı anlaşılacağı. Veronica, ana vatanı Fransada yaşarken, Johnny ve Emma Washington da yaşıyorlardı. Annem de bir Fransız asıllıydı. Eğitimine Amerika da devam ettiğinde aynı fakültenin üçüncü yılı babamla tanışmışlar. Bir buçuk yıllık arkadaşlıklarının sonucu sevgili olmuşlar ve tıp fakültesinde eğitimleri bittiğinde evlenmişler. Annem Fransaya geri dönmemiş. Babam ile birlikte New York da yaşamaya karar vermişler. 2. Adım da Veronique (veronik) bir fransız ismiydi. Annem bir kızı olursa ona hep bu adı vermek istemiş. Anlamı; zafer, yıldız getiren. Zaten beni annem dışında o ad ile çağıran da olmazdı, yalnızca anne tarafından bazı akrabaların bana Veronique diye hitap ettiklerini işitirdim o kadar. Bana hep onun parlak yıldızı olduğumu söylerdi, ona yıldızı getirmişim. Küçükken gök yüzündeki yıldızların gelecekte beden bulunacak ruhlar olduğunu düşünürmüş, her yıldız kaymasında -o zamanlar yıldız kaymalarının yalnızca meteor olduğunu bilemeyecek kadar küçükmüş- yeni bir bebek doğduğunu ve yıldızın ruhunun o bebekte beden bulduğunu düşünürmüş. Bana bunu anlattığında 4 yaşındaydım ve o zaman ki anneme olan hayranlığım benim de bunu doğru benimsemeye teşfik etmişti. Şu an bunun doğru bir yargı olmadığını söylesede umursamadım. Ben bu yalan gerçekliği sevmiştim. Herkes ana rahminden gökyüzündeki parlak yıldızlar gibi saf doğar, onların ışığını söndürmek ya da ışıltısını korumak bizim elimizdedir. Görüş açıma ağaçlık alan girdiğinde pedalları biraz daha yavaş çevirmeye başladım. Bundan sonraki yol patikaya çıkıyordu ve etraf toz, taşlarla çevriliydi. 11 yaşında fazla hızlı sürdüğüm için, çakıl taşlarıyla çevrilmiş yolda kontrolümü kaybedip bisikletle tozların arasında sürünmüştüm. Uslanmaz aklım bana bunu bir çok kez dejavu olarak yaşattı. Bilmiyorum sanırım kendimi o sıralar fazla şanslı hissediyordum ya da yaralanmayı pek umursamıyordum. Ama aklımın başıma geldiği günler de o her gün acısından kıvrandığım, annemin görmemesi için dört köşe döndüğüm dizlerimi kanattığım günler olmuştu. Bir kez hata yaptım mı tekrarlamanın mânâsı yoktu. O hatadan ders çıkarıp bir satranç maçında karşı rakibin hamlelerini tahmin ettiğin gibi kendi hamlelerini de tahmin ederek yanlışlarını düzenlemeliydin. Bir kaç sene önce kendimi sürekli bir ajan gibi sağa sola fırlatmamı göz önünde bulundurursak bu düşünce bana biraz geç ulaşmıştı sanırım. Frene yavaşça basıp, ayaklarımı pedallardan indirdim. Bisikletten inerken tutunma yerlerini ellerimden ayırmadan çimenlik alanda sürüp bir ağacın altına yerleştirdim. İçime derin bir nefes çektiğimde şelalenin serinliği temmuz ayının güneşiyle karışıp beni sarmalamıştı. Yüzümde bir gülümseme belirdi. Burası hem benim huzurum hem de ilhamımdı. Ayaklarım söğüt ağacının gövdesinden uzaklaşıp akan suyun yanına doğru yol aldı. Bazen aklım sır ermiyordu. Her ne kadar büyük olmasa da bir şelalenin New York da bir ormanda bulunması bana tuhaflıktan başka bir şey gibi gelmiyordu ama buraya yalnız kendimden başka kimsenin gelmediğini bilmek beni mutlu ediyordu. Sanki kendime ait bir sır bahçem gibi. Buraya ne anne - babamı, ne Sera'yı ne de başka birini getirdim. Burası sanki benim ütopyamın girişiydi ve ben burada hayal dünyamın bir konuğunu ağarlamak istemiyordum! Şelalenin dibinde akan nehirin kıyısına geldiğimde eğilip önce ayakkabılarımı ayağımdan çıkardım ardından beyaz çoraplarımı çıkarıp ayakkabımın içine yerleştirdim. Çıplak ayaklarım toprağın üzerindeki yeşil çimlerle buluştuğunda ilk önce hafif bir gıdıklanma hissettim. Parmak uçlarımla toprağı eşeler ken içime derin bir nefes daha çektim. Ayaklarım bir kaç adım daha attığında parmak uçlarıma değen serinlik bu temmuz güneşinin sıcaklığını daha net kavramamı sağladı. Ayaklarım yavaş yavaş suyun içine gömülürken su şimdi dizlerime kadar ıslatmıştı bacaklarımı. Ayağımın altındaki kumu, küçük taşları, parmak uçlarımı gıdıklayan yosunları hissedebiliyordum. Şelalenin yalnızca bir kaç metre ötemde yukarıdan aşağıya çarpan suyunu, oluşturduğu ferah ve serin havayı soluyabiliyordum. Suyun ulaştığı yeri bilmiyordum fakat büyük ihtimalle bir kamyona ulaşıp başka bir şelale oluşturuyordu. Bir kaç adım atıp suyun içinde dolaştım. Her adımımda kum taneleri dağılıyor, suyun temiz yüzeyi buğulanıyordu. Ellerim üzerimdeki koyu yeşil tişörtün eteklerini kavrarken bir çırpıda tişörtü üzerimden çıkarıp çimenlik alana attım. Sol bacağımı da yavaşça havaya kaldırıp altımdaki şort'un fermuarını indirip önce sol bacağımdan ardından sağ bacağımdan çıkarıp onu da çimenlik alana attım. Dün Sera ile dövüştüğümüzde incinen sol bacağım hâlâ az da olsa ağrısını bana hissettiriyordu. Üzerimde yalnızca iç çamaşırlarıyla kaldığımda yavaşça eğilip bütün bedenimi suyun içine sokup, ayaklarımı kum zeminde bağdaş kurdum. Su, boğazıma kadar yükselmişti artık. Omuz hizama kadar olan saçlarım suyun yüzeyinde yavaş yavaş dalgalanırken soluk alış verişlerimi yavaşça düzene sokmaya çalıştım. Hiç şüphesiz buranın derinliği daha fazla olsa sadece toprağa oturup ayaklarımı suya sarkıtmakla yetinirdim. Suyu severdim, denizi, okyanusu... ama sorun şuydu ki neyi seversen o senin her seferinde imtihanın oluyordu. Suda hiç boğuldum mu bilmiyorum, ya da hatırlamıyorum ama suda yüzmeye çalışırken olasılıklar bir anda zihime dolaşıyordu. Ya dengemi kuramazsam? Ya yüzeye çıkamazsam? Ya nefessiz kalırsam? Ya bir deniz anası veya deniz yılanıyla karşılaşırsam? Canımı seviyordum ve bunun çözümü denize dalmamaksa bırak yüzme bilmeyeyim. Ama bu suda yaşayan hiç bir canlı yoktu, temizdi, fazla derinde değildi. Tam benim istediğim gibi. Bunu bilen tek kişi Sera'ydı. Ona söylememiştim fakat bir gün okulda kaygan zemine basıp havuza düştüğümde Sera çırpınışlarımı görüp benim yüzme bilmediğimi anlamıştı. Beni sudan çıkarıp hayret sahibi bakışlarına maruz bırakmıştı. Ama pek bir şey demedi, kimseye de söylemedi. Bana yüzme öğretmeyi teklif ettiğinde reddetmiştim. Büyüyünce insan küçüklüğünden çok mu farklı oluyordu sanki? Sadece değişmek isteyenler değişirdi, yaşamına yön vermek senin elindedir. Küçükken de korkuyordum, şimdi de boğulmaktan korkuyorum. İşin aslı bu tam anlamıyla bir korku değildi, yalnızca... küçükken endişelerimi giderecek kimse yoktu benim yanımda. O kişileri yanımda istemeyen bendim belki ama olsundu, bazen başkalarını suçlamak daha güzeldir. Bazen bir mercimek kadar boyu olan, bazen de kabak boyu olan sorunları...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD