2. Şekerpare

1228 Words
Konağa geldiğimizdeki kalabalığı anlatamam.Dışarısı erkek yurduydu sanki mübarek. Çoğu da esmer bombalar, tabii bize olan bakışları biraz sertti. Annem eğilip Emre'ye, "Ne yaptın sen annem..." deyip geri çekilmişti. Emre etrafa biraz korkuyla bakıyordu. Konak kapısı açılmış, yaşça büyük olduğu belli olan bir adam çıkmıştı. Bir süre bize baktı. "İçeri geçin." deyip bizi bekledi. Bağıran dağ ayısı yanında bu sakinlik iyi gelmişti açıkcası. Hep beraber içeri geçip bir sedire oturmuştuk. Biz üçümüz aynı sedirde otururken, karşımızdaki koltuklar çoktan dolmuştu. İçeri Ayşegül girmiş olacak ki Emre oraya üzgün bir şekilde bakmıştı. Sertçe nefes aldım. "Hangi yüzyılda yaşıyoruz? Bu ne böyle-" demeye kalmadan... "Kes sesini. Babam konuşacak." diyen hödükle lafım kesildi. Ona baktığımda sinirden kıpkırmızı olduğunu görüyordum. Keşke sadece yüzünü görseydim... Belindeki silahı da görmüştüm ve susmama yetmişti. Bakındığımda kadınların üzgün olduğunu, erkeklerin ise sinirden taş kesildiğini görüyordum. Koskoca konak bile küçülmüştü gözümde bu kadar insanın arasında. Bizi içeri "davet" eden adam dizlerini ovuşturuyor ama bir türlü konuşamıyordu. Gözlerinde garip bir ifade vardı, boğazı düğümlenmiş gibiydi. "Ne diyeyim ki... Hüküm bellidir, ne konuşmaya gerek var." deyip ayağa kalktı. "Ben ne kardeşimi toprağın altına koyarım ne de şununla evlenmesine izin veririm!" dedi. Aslandan bir farkı kalmamıştı. Ayşegül olduğunu tahmin ettiğim kız, sanırım annesinin kollarında ağlıyordu. Hiçbirimizden ses çıkmıyordu. "Ne diye kaçırdın kız kardeşimi? Konuş!" diye bu sefer bize doğru kükredi. "Yeter Berat!" deyip susturdu bu sefer onu yaşlı adam. İsminin Berat olduğunu öğrenmiştim - Bingo "Olan oldu... Denilecek iki şey var. Biri ölüm... diğeri berdel." Salonda öyle bir sessizlik oldu ki, sobaya atılan odun çıtlasa onu bile duyacak gibiydim. Kadınlar başlarını önüne eğmişti. Erkeklerin yüzü taş gibiydi. Kimse itiraz etmiyordu. Sanki bu cümleyi ilk kez duymuyorlardı. Bir tek ben hiçbir şey anlamıyordum. Anneme dönüp, "Berdel ne?" diye sorduğumda annem hiç iyi durmuyordu. Bu sefer ben onlara döndüm. "İki salak kaçmış diye birbirini neden öldürsün kardeşim? Kaçırmış, o kaçmış, sevmişler. Yanlış yapmışlar ama olan olmuş. Tatsız olacak ama tanışalım." "Burası Avrupa değil." dedi Berat. İlk defa sesini sakince duymuştum. Bağırmıyordu. Ama nedense az önceki öfkesinden daha ürkütücüydü. Sanki karar çoktan verilmişti de biz sadece öğreniyorduk. Belindeki silahı olmasa kafa tutardım da... Annem sonunda ayağa kalkmıştı. "Ezgi yürü kalk gidiyoruz! Bu saçmalıkları daha fazla izleyemem."derken beni de kaldırmıştı. Annem benden daha fazla şey bildiği belliydi. "Ya ölüm..." Bir an sustu herkes. Kimse nefes almıyordu sanki. "...ya kıza kız." dedi bu sefer bey amca. Cümle havada asılı kaldı. Kimse 'olmaz' demedi. Kimse karşı çıkmadı. Kadınların gözünden yaş süzülürken erkekler gözlerini kaçırıyordu. Mideme yumruk yemiş gibi oldum. "Çıkamazsınız buradan. Elinizde kefenle çıkarsınız." dedi bey amca. Yanda oturan başka bir amca ise, "Sizin de evinizden kefenle çıkarırlar kızı." diye cümleyi ortaya bıraktı. Herkesin siniri üzüntüye dönmüştü. "NE! Saçmalamayın! Berdel ne demek? Evlensinler işte!" deyip ayağa kalktım. Kimse bana cevap vermedi. Herkes benim bilmediğim bir şeyi biliyordu. Bir tek ben yabancıydım bu odada. Annemin yüzü bembeyaz olmuştu. Kalbim ilk kez gerçekten sıkışmaya başlamıştı. Bu sefer herkes ayağa kalkmıştı. Çantamdan telefonu ararken bir yandan söyleniyordum. "Bu toprakların polisi, askeri, savcısı, hâkimi yok mu? Ölümle tehdit ediliyoruz resmen!" Telefonu bulduğum an rahatlayacağımı sandım. Ama garip olan şuydu... Kimse telefonu elimden almaya çalışmıyordu. Herkes bana bakıyordu. Öyle bir bakıyorlardı ki sanki polisi arasam bile hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi... İşte bu, ölüm tehdidinden bile daha çok ürküttü beni. "Bir de bununla uğraşalım, süper." Dedi lüzumsuz. Telefonu açıp polisin numarasını tuşladım. Olayı nefes nefese anlatmaya başladım. Nerede olduğumu sorduklarında aklıma dışarıdaki Karahanlı Konağı yazısı geldi, ben de onu söyledim. Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından duyduğum cevapla olduğum yerde donup kaldım. "Hanımefendi, aile içinde yaşanan meseleler için önce tarafların sakinleşmesini bekleyin. Ekip yönlendirilmesi uygun görülmedi." Telefon yüzüme kapanmamıştı ama söylenenler bununla aynı anlama geliyordu. Şokla ekrana baktım. Bu adamlar neydi böyle? Polis bile neden bu işe karışmıyordu? Yoksa gerçekten herkes bu konağın adını duyunca geri mi çekiliyordu? İçimde büyüyen öfkeyle telefonu çantama fırlattım. Sinirden ellerim titriyordu. O sırada hafif bir kahkaha duydum. Başımı kaldırdığımda Beratın bana alaycı bir tebessümle baktığını gördüm. "Ne oldu?" dedi dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak. "Avrupa'dan getirdiğin kurallar burada işlemiyor mu?" Dişlerimi sıktım, tam ağzımı açacakken, konuşan adam sert bir sesle araya girdi. "Berat!" Salondaki herkes bir anda sustu. Cihan oğluna sertçe baktı. "Sus. Kimseyle alay edecek zaman değil. Otur yerine." Berat bir an babasına baktı. Çenesini sıktı, derin bir nefes alıp hiçbir şey demeden yerine geçti. Ama geçerken bana attığı o küçümseyen bakış, söylediği sözlerden daha çok sinirimi bozmuştu. Kadınlardan ses çıkmıyordu bile, ataerkil bir toplum olduğunu orda daha iyi anlamıştım zaten. "Babam daha gelmedi, bekleyelim. Kadınlarla olacak iş değil." demişti Emre öküzü. Sanırım zaman kazanmaya çalışıyordu. Bizim hödük şimdi daha sinirli bakıyordu Emre'ye. Bir hışımla gelip Emre'nin yakasından tutup kaldırmasıyla duvara yaslaması bir oldu. "Dokundun mu lan? Doğruyu söyle!" diye yüzüne kükredi. O cümle ile herkes şok olmuştu, herkesin içinde böyle bir soru sorulurmuydu? Ben bile şok geçirdim o an. Boynundaki damarlar belirginleşmişti. Yumruğunu sıksa gerçekten Emre'yi öldürecek gibiydi. İlk defa bunun sadece bir namus meselesi değil, kardeş acısı olduğunu hissettim. Öfkesinin altında korku da vardı. Ama yine de kardeşime dokunmasına izin veremezdim. Anında yandan sertçe itip Emre'yi çektim. "Çek lan patilerini kardeşimin üstünden! Emre, Emre, Emre... Kaçan da Ayşegül! Git kendi kardeşini hırpala."deyip Emre'nin kafasına vurup oturtmuştum. Millet kafayı yemiş durumdaydı. Berat şimdi bana bakıyordu. "Otur oturduğun yerde. Namusumuz iki paralık oldu sizin yüzünüzden! Hâlâ gelmiş konuşuyorsun." deyip uzaklaştı. Yüzüme bakarken sadece öfke yoktu. Hayal kırıklığı da vardı. İçimden, "Sanki ben kaçırdım kızını..." diye geçirdim ama sustum. Bir deli yetiyordu bu salona. Bu zamana kadar konuşan bey amcanın Ayşegül'ün babası olduğunu anladım. Onun yanına biri gelip bir şey dedikten sonra birkaç adam çıkmıştı. Onlarla birlikte saldırgan kedi de gitmişti. "Ölüm diyorlar, siz de sus pus oturun şurada." diye sitem ettim kadınlara ve yerime oturdum. Olayların üstünden üç saat geçmişti. Hayatımın en uzun üç saatiydi. Ne su içebilmiştim ne de doğru düzgün nefes alabilmiştim. Konaktaki saatin tik takları bile insanın sinirini bozuyordu. Kadınlardan ara ara hıçkırık sesleri geliyor, erkekler ise avluya çıkıp tekrar içeri giriyordu. Kimsenin gözüne uyku girmeyeceği belliydi. O sırada ben de bildiğim birkaç Almanya´dan tanıdığım Mardinli arkadaşıma yazmıştım ve anladığım kadarıyla boku yemiştik.Yemiştik çünkü berdelin ne olduğunu tam anlamıyla anlamıştım. Ne polis ne savcı ne bişey, yol sadece kız alıp kız vermek gibi anlatıyorlardı, özellikle böyle aşiretlerin kurallarının ve törelerinin olduğunu söylüyorlardı. Paniklememiştim açıkçası çünkü babam geldiğinde gideceğime çok emindim. Dışarıdan sesler gelince babamın geldiğini anlamıştım ama hiçbirimiz çıkmamıştık. Adamlar gelip sadece Emre'yi dışarı almıştı. İlk baştaki kalabalık da yoktu artık. "Ne olacak?" diye sordu annem Ayşegül'ün annesine. "Bilmiyorum." diye yanıtladı o da kısaca kızının saçını severken. Yanlarında oturanlara baktığımda onlar da arada bana bakıyordu. Refleksle tebessüm edip önüme dönmüştüm. Kapılar açılınca erkekler içeri girmişti. Aralarında babam da vardı. Onu gördüğümde yüzüm aydınlanmış, kocaman gülümsemiştim. Babam beni gördüğünde hafif burukça gülümseyip göz kırpmıştı. Sonra yavaşça yanımıza gelip benim yanıma oturup elimi tuttup kendine çekti beni. Çok memnun durmuyordu o da. "Berdel kabulümdür baba." demişti sertçe nefesini bırakarak dağ ayısı. "Hayırlı olsun, kimle?" diye çemkirmiştim adeta. Babam o sırada beni yine kendine doğru çekip susturcaktı ama ben susmadım "Siz kafayı mı yediniz? Evlendirin işte gitsinler. Kaç saattir uğraşıyoruz boş boş!" devamını getirdim. Berat bu sefer bana döndü. Ne ayağa kalktı... Ne bağırdı... Sadece uzun uzun yüzüme baktı. İlk defa gerçekten göz göze geliyorduk. Kahverengi gözleri bomboş değildi. Öfke vardı... Yorgunluk vardı... Mecburiyet vardı. "Ağalar konuştu." "Berdeli de kabul ettim." Salondaki herkes yeniden sessizleşti. Kalbim deli gibi atıyordu. Bir şey eksikti... Ama ne? Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşmaya devam etti. "Hüküm verildi..." Boğazım düğümlendi. "Berdel olacak."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD