Kaan’ın gözlerinde hâlâ o ciddi ifadeyle beni süzüyordu. Anlatmak istediklerini fark etmemek imkânsızdı, ama ben hâlâ onu duymazdan geliyordum.
“Liv,” dedi, sesi daha ağırlaşmıştı. “Böyle bir ailede büyümüş birinin ‘normal’ olmasını bekleyemezsin.”
Kaan’ın bu sözleri, içimde bir rahatsızlık yarattı. Gözlerimi kaçırdım. Onun gözlerinde bir yargı vardı. Bir tür korku ya da kaygı, beni Arda’ya daha yakın kıldığını düşündüğüm bir anlam.
“Ne demek istiyorsun?” dedim, biraz hırçın bir şekilde.
Kaan, bir süre sessiz kaldı. Ama gözleri hala bana odaklanmıştı. “Bundan bahsediyorum, Liv. Bir insanın böyle bir ailede büyümesi... İçinde biriktirdiği şeyler var. Arda sana çok farklı görünebilir. Ama unutma, dışarıya gösterdiği kişiyle içinde taşıdığı kişi arasında çok büyük bir fark vardır.”
Arda’ya dair hatırladığım her şey aniden beynimde canlandı.
Kaan, hâlâ benim kafamı karıştırmayı başarmıştı.
"Arda," dedim, ama sesim kendi kulaklarımda bile sanki korkmuş bir çocuğun sesi gibi geliyordu. "Arda bana kötü birisi gibi davranmadı. Onu tanıyorum."
Kaan başını salladı. “İşte seni uyardım. Bunu görmezden gelme. Bir insanı tanıdığını düşünmek, gerçekte onun kim olduğunu anladığın anlamına gelmez, Liv.”
Ama ben...
Ben Arda’yı biliyordum.
Bu söyledikleriyle, Kaan’ın bana neler anlatmaya çalıştığını bir türlü kabul edemiyordum. Arda’nın içindeki karanlık, bana değil, başkalarına yönelmişti. Arda bana farklıydı. Benim için hep bir istisna olacaktı.
Kaan’ın bakışları sertleşti. “Liv, bir şeyi anlamalısın. O kadar derin bir yara var ki Arda’nın içinde... Yavaşça açığa çıkacak.”
Bunu duyduğumda, nefesim kesildi. Gerçekten buna inanmamı mı bekliyordu?
“Arda öyle biri değil,” dedim, başımı sallayarak. “O sadece biraz karmaşık.”
Kaan derin bir iç çekti. “Senin karmaşık dediğin şey, başkalarına acı vermek olabilir, Liv. Lütfen dikkat et.”
Sonra, güneşin ilk ışıkları yavaşça suya vururken, bir gülümseme belirdi. Kaan’ın uyarılarını takmadığımı fark edince, biraz da kendi savunmam için, konuyu değiştirdim.
“Bana neden bu kadar takıldığını anlamıyorum,” dedim, gülerek. “Arda çok yakışıklı değil mi?”
Kaan şaşkın bir şekilde bana baktı, gözleri kısıldı. “Ne?”
“Evet, bak o uzun boylu, çarpıcı, yakışıklı bir adam,” dedim gülümseyerek, “bunu fark etmemek imkânsız. Yani...”
Kaan’ın yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi. “Öyle mi?” dedi, sesinde alaycı bir ton vardı. “Gerçekten mi? Arda Karahan’ın, hele hele bak bu adamın yakışıklı olduğunu söyledin ha?”
Gözlerimden belli bir yumuşama hissetti ve hızla konu değiştirmem gerektiğini biliyordum. “Tabii ki, Kaan! Yani, hele o boyu... Gerçekten fazlasıyla dikkat çekici.”
Kaan iyice gülmeye başladı. “Anlaşıldı, senin gözünde bir sorun var yarın gidelim baktıralım. Ama gerçekten dikkatli olmalısın, onunla başa çıkabilecek misin?”
Daha fazla dayanamadım ve kahkaha attım. “Kaan, tamam, tamam! Biraz şaka yapıyordum, ama ben gerçekten Arda’yı tanıyorum. Onunla ilgilendiğimi düşündüğünden eminim. Ama ben sadece... yalnızca Arda’yı istiyorum. Geçmişiyle, ailesiyle ilgilenmiyorum.”
Kaan, kafasını hafifçe sağa eğdi, ama bu sefer başka bir şey söylemek yerine, sessizce bir yudum daha aldı.
Ertesi gün kahvaltıya geçmek için hazırlıklar yapıldığında, Kaan’ın hızla arabayı hareket ettirmesiyle yola çıktık. İstanbul’un sabah sakinliğine (!) alışmaya çalışarak, kafamda düşüncelerim yanı sıra Arda etrafında dönüp duruyordu. O kadar uzaktı ki, aramızda kilometreler, duvarlar, her şey vardı. Ama yine de, Arda’yı düşünmekten alıkoyamıyordum.
Birazdan, büyük villalarının yolunu tutarken, Kaan’ın evin girişine park etmesiyle arabadan indik. Bahçeye giden yolun her iki tarafı özenle dizilmiş çiçeklerle, uzun, narin ağaçlarla bezeli ve etrafındaki sessizlik, sanki içinde neşeli anıları saklıyordu. Villanın kapısından girerken, Kaan hızlıca beni içeri sürükledi. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Ailem, kuzenlerim, amcalarım ve dayılarım... Bütün hepsi burada, yıllardır görmediğim yüzlerdi.
İçeri girdiğimizde, annem ve babam ilk başta beni sarhoş bir neşeyle karşıladılar. Kalbim anne-baba sıcaklığını fazlasıyla özlediğimi fark etti. Sonra hep birlikte villanın büyük bahçesine doğru ilerledik.
Bahçeye adım attığımızda, güneşin ilk ışıkları üzerinde parıldayarak, sabahın ferahlığını insanın içine işliyordu. Bahçede büyük bir kahvaltı masası kurulmuştu; masanın etrafı aile üyelerimle doluyordu. Dayım, amcam, kuzenlerim... Tüm bu sıcaklık, bana kaybolmuş yıllarımı anımsattı.
Kaan ile birlikte masaya oturduğumda, herkes birbirine yakın, sıcak ve samimi bir şekilde sohbet ediyordu. Ancak ben yine de Arda’yı düşünmeden duramıyordum. Gözlerim bazen alttan alta Kaan’a, bazen de diğer aile üyelerine kayıyordu. Ama kimse fark etmedi, bu içsel karmaşıklığımı.
“Ah, Livia!” diye seslendi kuzenim Melis. “Ne kadar özlemişiz seni! Hele şu sanat sergilerini duyduğumda, gönlüm açıldı. Bizi davet etmeyi unuttun galiba.”
Gülümseyerek başımı salladım. “Unutmuş olamam. Kesinlikle sizi davet edeceğim. Hatta bir dahaki sefere özel olarak bir şeyler yapabilirim.”
“Vay, sanatçı olmuşsun!” dedi dayım, gözleri parlayarak. “Bundan sonra senin sergilerini görmek için sabırsızlanıyorum. Bunu kesinlikle atlamamalıyız.”
Tüm ailemin sıcak ilgisi beni bir nebze olsun rahatlatıyordu. Ama yine de içimdeki boşluk hissi ve Arda’nın yokluğu, bir tür eksiklik gibi kalmaya devam ediyordu. Kahvaltı sırasında, Kaan bana sürekli gülümsedi ve bazı konularda şaka yaptı. Ama ben her bir sohbette, Arda’yı ve geçmişi düşünmeye devam ediyordum.
Bahçede kahvaltımızı bitirip sohbet ederken, kuzenlerimle masa oyunları oynadık, eski günleri hatırladık. Her şey bana çocukluk yıllarımı, aileyi ve huzuru hatırlatıyordu. Ama bir anı bile aklımdan çıkarmayacağım bir şey vardı... O da Arda ile ilgiliydi.
Melis, gözlerini sabah güneşine kısıp gülerek, “Liv, biraz eğlenmeye ne dersin?!” diye seslendi. Aklında kesin dağıtmak vardı, açıkçası ihtiyacım yok diyemezdim.
Yavaşça gülümseyerek kafamı salladım. “Böyle bir ortamda, sanırım eğlenmek için harika bir zaman. Ama bu sabahın tadını çıkaralım önce.”
Ve hep birlikte, kahvaltının ardından güne başlamaya karar verdik.