Ertesi gün ikisi aynı anda uyandı, kahvaltı ettiler ve Beacon Hill’e doğru yola koyuldular.
— Beacon Hill yakın olduğu için şanslı olmalıyız.
— Haklısın. Sadece büyük olması biraz sıkıntı.
Beacon Hill’e geldiklerinde etraflarında kocaman binalar ve güzel yeşillikler vardı. Victor’un aklına bir fikir geldi.
— Maria, bence emlakçılarla konuşmalıyız.
— Neden?
— Ev alacaklarına göre bir emlakçıya başvurmuş olmalılar, kiralık olsa bile.
— Tamam, o zaman yakındakilerden başlayalım.
Emlakçılara girip sorular sormaya başladılar. İlk üç emlakçı, bahsedilen kişileri tanımadıklarını söyledi. Dördüncü emlakçıya fotoğrafı gösterdiklerinde adam dikkatle inceledi:
— Yani böyle genç değiller, biraz yaşlanmış olabilirler. Böyle birilerini gördünüz mü?
— Hatırladım, buraya gelmişlerdi. Hatta ev almaya dair belgeleri de imzalayacaktık. Ama vazgeçtiler ve gittiler.
— Neden imzalamadılar peki?
— Bilmiyorum, kendi aralarında tartıştılar. Kızlarının bir şeye alerjisi vardı galiba. Çıkarttırırız dedim, ama istemediler.
Victor merakla sordu:
— Şu almak istedikleri evin fiyatını görebilir miyiz?
— Elbette, size göstereyim.
Adam masanın altından bir kitap çıkardı ve sayfalamaya başladı. Kararsızca çevirdi, sonunda buldu:
— Buyurun, işte bu ev.
Rakamlara bakınca ikisinin de gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
— Maria…
— Ne desem bilemiyorum.
Adam kitabı yerine koydu, sonra tekrar ellerini masanın üstüne koyarak sordu:
— Ne demek istiyorsunuz?
— Acaba bu fiyatı ödemek için ne kadar paraları vardı? Az mı, çok mu?
— Aslında yeterli kadar, hatta biraz daha fazlası vardı.
Victor, Maria’daki şaşkınlığı görünce kolundan tuttu ve adama dedi:
— Biz en iyisi gidelim.
Dışarı çıktılar. Maria hâlâ kendine gelememişti.
— Maria? N’oldu?
— Hala inanamıyorum… Bu fiyata ev almak… Tamam, geçim sıkıntısını bir şekilde yoluna koyarsın. Ama bu kadarıyla değil… Bu parayı 20–25 yılda toparlayabilirler, hem de fazlası…
— Hadi gidelim, diğer yerlere de bakmalıyız.
— Artık aramayı bırakmak istiyorum. İçimde onlara karşı öyle büyük bir nefret uyanıyor ki…
— Maria, hadi gel. En azından kafeye dönelim.
— Tamam, dönelim.
Kafeye girdiklerinde Jack başını çevirdi ve onlara baktı:
— Hoş geldiniz. Değerli garsonum, süpürge ve mendil sizi bekliyor.
Maria bir masaya oturdu ve ağlamaya başladı. Bunu gören ikisi de şaşkına döndü.
— Ne oldu ona? Kötü bir şey mi var?
— Yok, sadece morali bozuldu. Ne lazımsa ben yaparım, sen sadece ona su ver.
Birkaç dakika sonra Maria kendini toparladı, ayağa kalktı, süpürgeyi eline aldı ve yeri süpürmeye başladı. Victor onu durdurdu:
— Ben yaparım, sen yukarı çıkıp dinlen.
— Hayır, bu benim işim.
— Maria…
— Victor, bu benim işim. Sana yapmaya müsaade edemem. Bırak ben yapayım.
— Tamam, nasıl istersen.
İkisi kenarda durup onu izledi. Yerleri süpürdükten sonra mendili alıp masaları silmeye koyuldu.
— Pardon, bakar mısınız?
— Buyurun.
— Bize iki Cappuccino ve bir çilekli milkshake lütfen.
— Peki efendim, hemen getiririm.
Tezgaha geldi, kadının kibarlığı sanki moralini yükseltmişti.
— Jack, iki Cappuccino ve bir çilekli milkshake.
— Tamam.
Birkaç dakikada siparişler hazır oldu ve Maria masaya götürdü:
— Buyurun, siparişleriniz.
— Teşekkürler.
Kadının gözlerindeki parlaklık Maria’yı mutlu etti. "Rica ederim" diyerek tezgaha geri döndü.
Akşam vakti iş saatleri bitmişti. Kafeyi kapatacaklardı, ama aşçı Bay Brown izin vermedi:
— Beni bekleyin, geliyorum.
Oturup beklediler. Bir de baktılar ki Bay Brown elinde iki bira ile geliyordu:
— Evet, kim içmek ister?
Maria ellerini kaldırdı:
— Ben almayayım, yeterli ders aldım.
Victor başını eğip gülümsedi. Bay Brown inkar etti:
— Ne kastettiğini bilmiyorum, ama bu akşam hepimiz içeceğiz.
Mutfaktan dört bardak bira getirdi. Üçünü masaya koydu. Bardakları doldurup konuşmaya başladı:
— Evet gençler. Bugün nasıl geçti? Yoruldunuz mu?
Hepsi günün o kadar da yoğun olmadığını söyledi. Bay Brown bardakları dağıtarak devam etti:
— Hadi hepimiz içelim, bu günü bir şerefle kutlayalım.
Bardaklarını çarpıştırıp içtiler. Maria dışında. O sadece bardağına baktı. Bay Brown, Maria’nın içmediğini görünce tepki verdi:
— Maria, sen neden içmedin? Hadi iç, bu gün bizimle iç.
Bay Brown bardağını başına çekince Victor, Maria’yla bardaklarını değiştirdi; Maria’nın bardağında yarıdan az kalmıştı.
— Çok şanslısınız gençler. Aileniz var, sağlıklı bir hayat yaşıyorsunuz. Hayatınızı istediğiniz gibi değiştirebiliyorsunuz.
Bardağını tekrar doldurdu:
— Ama ben yapamıyorum. Bugün kızımın doğum günü, ama yanına gidemiyorum.
Kendi bardağını sonuna kadar bitirdi. Sonra tekrar herkesin bardağını doldurdu:
— Bu gün kızımın doğum günü şerefine içelim.
Maria, belli etmeden birayı yere döktü. Sonra sanki içmiş gibi davrandı. Sonuna kadar içmekten kaçındı, ama Jack ve Victor yapamadı.
İçtikten sonra Bay Brown’a taksi çağırarak evine yolladı. Dönüp Jack ve Victor’a baktı; ikisi konuşuyor, gülüyor ve gittikçe saçmalıyorlardı.
— Hadi sizi de yukarı götürelim.
— Yoo… Olmaz, biz…
— Biz burada kalalım, yarın kafeyi açmamız gerek.
Jack ayağa kalktı ve kapıya yöneldi:
— Kapıyı kit-leyeyim…
Anahtarı yerine yerleştiremiyordu.
— Neredeydi bu?
Maria anahtarı aldı:
— Ben bağlayayım.
— Vay canına… (Baş parmağını kaldırdı) Harikasın…
— Hey, sevgilime yürümeye cüret etme.
— O senin sevgilin değil ki. Siz sadece arkadaşsınız.
Birbirlerine vurmaya başladılar; içkili oldukları için manzara komikti. Maria, bu saçma kavgayı durdurmak için mutfaktan su aldı, ikisinin de yüzüne fırlattı ve bağırdı:
— Bir durun! Saatten haberiniz var mı? Hadi, uyumaya!
İkisi de tırsarak ayağa kalktı. Merdivenleri bir çıkıyor, bir düşüyorlardı. Salona girince Jack yere uzandı. Maria ayaklarından tutup kanepeye getirdi, ayakkabılarını çıkardı ve üstlerini örttü. Jack elini kaldırdı ve vedalaşır gibi salladı:
— Yarın görüşürüz.
Victor’un ayakkabılarını çıkardı, yatak odasına götürdü, döşeğini açtı. Victor önce uyumak istemediğini söyledi ama sonunda kendini yere attı. Maria eğilip üstünü örttüğünde Victor kolundan tutup kendine çekti ve sarıldı:
— N’apıyorsun?
— Birlikte uyuyalım.
— Bırak, çok kötü kokuyorsun.
Victor ellerini çekti, Maria ayağa kalktı.
— Maria?
— Efendim?
— Seni seviyorum.
— Ne?
— Seni seviyorum, hem de çok. Sana söz veriyorum, hep yanında olacağım.
Ne diyeceğini bilemedi.
— Maria, sana bir sır vereyim mi? Uzun zamandır söyleyemiyorum. Ben… Ben aslında… Maria, ben… Ma…
Yavaş yavaş uykuya daldı.