Merkezden çıkınca hem çok eğlenmiş hem de yorulmuşlardı. Diğerleri hem okuldan hem de çevreden arkadaşlarıydı. Maria, onların kibarlığına hayran kalmıştı. Kızlardan biri merakla sordu:
— Şimdi nereye gidiyorsunuz?
— Ya bir otele, ya da Boston’a.
— Bizimle gelsenize. Biz bu günü gezip dolaşmaya harcamak istiyoruz.
— Yok, biz gidelim.
— Hadi geeeel!
Kız Maria’nın elini tutup çekmeye başladı. Uzun bir süre dolaştıktan sonra ayrıldılar. Kızlardan biri Maria’ya numarasını verip, ihtiyacı olursa aramasını istedi. Ayrılınca tekrar oturdukları yere döndüler.
— Saat kaç?
— 13:21. Maria, acaba Boston’a gitsek mi?
— Nasıl gideceğiz? Neyle gideceğiz? Yarın gideriz işte. Bugün gidersek geç olur.
— Biliyorum, ama orada bir arkadaşım var, onunla kalabiliriz.
— Tamam, ama…
— Aması yok! Hem oyundan da para kazandık, onu birleştirirsek hâlâ paramız var.
— Zarfta 146 dolar var, oyundan da 50. Tamam, gidelim o zaman.
~~~
Tekrar otogara döndüler. Maria görevliye yaklaştı:
— Affedersiniz, buradan Boston’a nasıl gidebiliriz?
Görevli tabelayı gösterdi:
Washington → Boston:
•Arabayla: ~7 saat 10 dakika
•Tren (Acela): ~6 saat 57 dakika
•Tren (Regional): ~8 saat
•Otobüs: ~9–11 saat
•Uçuş: ~1,5 saat
Maria araçlar ve fiyatlar arasında kaybolmuş gibiydi.
— Ee… karar verdin mi?
— Trenle gidelim, “Acela” olan, şu anda bütçemize uygun olan orası.
Trene doğru yürüdüler. Maria artık iyice yorulmuştu; trene girer girmez kendini vagonlardan birindeki boş odaya attı. Victor da peşinden girdi, bavulları üst raflara koyarken:
— Bavulumu ver.
— Ne?
— Bavulumu ver, yastık gibi kullanacağım.
— Tamam.
— Teşekkürler.
Maria derin nefes aldı; Victor biraz tereddütle:
— Şey… Maria, sana önemli bir şey söylemeliyim. Ben aslında…
Maria derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Victor yaklaşıp omzunu dürttü, ama kıpırdamadı:
— Başını koyar koymaz uyumuş. Yolculuk boyunca uyuyacak galiba.
~~~
Tren durunca Maria uyandı. Kalkıp oturdu; vagonda tek başındaydı. Ayağa kalkıp kapıya yöneldiğinde Victor’la karşılaştı.
— Hah, uyanmışsın. Ben de uyandırmak için geliyordum.
— Neredeyiz?
— Net bilmiyorum, ama daha 2 saat yolumuz var. Yemek ister misin?
— Olur, yerim.
Trenin yemek konsepti biraz farklıydı; açık büfeyle alakası hem vardı hem de yoktu. Maria iştahsızca yiyordu; yüzündeki ifade Victor’u etkilemeye başlamıştı.
— Bir sorun mu var?
— Yok.
— Emin misin?
— Evet.
— Peki bu yüz ifadesi ne böyle?
— İçimdeki pişmanlığın göstergesi. “Keşke ailemi bırakmasaydım” diye bağırıp isyan eden bir ifade. Şimdi Boston’a gidiyoruz, ama Charlestown’da onları nasıl bulacağız?
— Merak etme, bir çare buluruz.
— Victor, özür dilerim, peşimden sürüklediğim için.
— Önemli değil, ben seninle gelmeyi kendim istedim.
— Ve teşekkür ederim, her an yanımda olduğun için.
Victor gülümsedi:
— Rica ederim. Hadi, yemeğini bitir.
~~~
Tren gece Boston’da durdu. Herkes indi; Maria ve Victor etrafa bakınıyordu.
— Nereye gidiyoruz?
— Arkadaşımın yanına.
— Onu biliyorum, ama nerede yaşıyor?
— Bir saat kadar, az da olur, çok da olur. Yürüyebilir misin?
— Evet, sorun değil.
Uzun bir süre yürüdüler; arada Victor yolları karıştırıyor, başka taraflara dönüyordu.
— Telefonunu… yok, numarasını bilmiyorum ki.
Biraz daha yürüdüler.
— Daha yol var mı? Ben yoruldum.
— Buralarda bir kafe olması gerekiyordu… Tamam, sen bekle, ben biraz dolaşıp geleyim.
Victor etrafı araştırıp koşarak geri döndü:
— Hadi gel, buldum.
— Emin misin?
— Kesinlikle, orası. Arkadaşımı da gördüm.
Victor Maria’yı kolundan tutup kafeye götürdü. İki arkadaş yüz yüze geldi:
— Victooor!
— Jaack, kardeşim!
Aralarında kısa, komik bir selamlaşma geçti; bu onların arkadaş olduğuna dair net bir bilgi verdi.
— Oooh, bu kız kim? Kız arkadaşın mı?
— Merhaba, adım Maria.
— Memnun oldum, ben de Jack.
Maria Victor’a döndü:
— Bu adı bir yerden hatırlıyorum.
Victor gülümseyerek Maria’nın yanına geldi ve elini tuttu:
— Maria, sevgilim oluyor.
Arkadan birbirlerini dürttüler.
— Bize bu gece kalacak bir yer lazım. Senin evinde kalabilir miyiz?
— Tabi ki kanka, istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Ben sizi eve götüreyim.
Maria Victor’un elini sıktı:
— Önce yemek mi yesek? Ben açım da…
— Doğru, bize ne verebilirsin?
— Beni bekleyin o zaman.
Jack gittiğinde Victor’a fısıldayarak tartıştılar:
— Ne saçmalıyorsun, biz sevgili miyiz?
— Ne? Eşin olmayı kabul ettin ama. Benim bir suçum yok.
— Ben “sevgili” konusuna değil, yalan söylemene kızıyorum. Arkadaş olduğumuzu bilse ne olacak ki?
— Bir şey olmaz ama bunu kullanmak istedim sadece.
— Fırsatçı sapık.