Multimedya: Lana Del Rey, Dark Paradise
Karanlık sırdır,
Karanlık gerçeğin kendisi...
"Her karanlığı bölen bir yıldız parlar gökyüzünde."
-05.54-
"Birkaç saat sonra dünya defterim kahanacak ve kendi hikâyemi baştan başlatacağım."
May zihnindeki sayh beyaz resimleri düşünüyordu. Etrfata uçuşan ve hafifçe sağa sola kayıyordu her biri, resimlerin hiç rengi yoktu, üstelik bütün diğer anıların, güzel rüyaların üzerini örtüyorlardı, renklerini de emim her yere karanlık saçıyordu bu karmakarışık fotoğraflar.
kan ter içinde uykusundan uyandığında gözlerinin kızardığını aynaya bakmadan bile anlamıştı. Sesi bağırmaktan kısılmış, boğazı acıtmıştı. Babasını sıkça rüyasında görmüştü, kılıçla evin kapısının önünde duruyordu. Fakat içeriye giremiyordu, gözleri ağlamaklıydı. May'e bakıp sürekli "Üzgünüm!" diye tekrarlayıp duruyordu. Şu an odaklandığı tek görüntü o olmuştu, zihninden yayılan kavisli siyah ve gri çizgilerin oluşturduğu o korkutucu görüntü şimdilik içindeki korkuyu artırmış lolabilirdi, fakat içinde nedenini bilmdeği bir rahatlık da hissetmişti. Masanın üzerindeki saate baktı, sabahın altı çeyreğine urmuştu akrep ve yelkovan.
Zihninde hiçbir şekilde diğer renklere dair bir bulgu, küçük bir işaret yoktu. Siyah ve gri renkler köhneleşmiş, kurumuş, güneşini kaybetmiş ıslak ve koyu çiçekler gibi solmuştu. Kimi solgun çiçekler kimi siyah pigmentler yayıyordu üstelik dallarından.
May derince esnedi, dışarıdan yükselen seslerle birlikte hışımla atmaya başlayan kalbi onu kamera sistemlerinin önüne geçmesi için bedenini uyarmıştı. Bu hareketliliği sevmiyordu. Hiçbir zaman da ısınamamaştı. Masanın başına oturup hiçbir şeye dokunmadan açık ve kıpırdayan ekranı izlemeye başladı. Kamera sistemi çok gelişmişti, açıkça tüm renkleri ekrana olduğu gibi yansıtıyordu. May, zihninden yükselen koyu gri ve siyahın dışında bir renk gördüğü için sevinmişti, kameranın önünde şu an hiçbir hareketlilik yoktu. Ama arada bir cızırtı kulaklarını dolduruyordu. Hava henüz aydınlanmamıştı, saf yağmur hâlâ çiselemeye devam ediyor ve kameranın üzerinden kanallar açarak aşağıya doğru süzülüyordu. Korku yüzünden kasları iyice gerilmişti. Ayağa kalkması gerektiğini ve korkuyla kayba uğrayan hareketlerini bir an önce geri kazanması gerektiğinin farkına varmıştı.
Masanın önünden uzaklaştı, metal kapıya doğru yürüdü, duşa kabinin arkasında neler olup bittiğini duymak istiyordu, içerideki kameranın kaydettiği görüntüler için diğer bilgisayarın başına geçti. Gerçekten dışarısı yoğun bir rüzgâr ile kasılıyordu. yağmur bu sayede durmuş ve kaybolmuştu. Ağaçların hışırtısı, May'in nefes alış verişinden daha çok duldurmuştu odayı. En sonunda karşıdaki görüntüde, üçüncü karedeki bir sinyal titremesini fark etti. Bu normal değildi, çıkan rüzgâr sistemi etkisiz mi kilmaya başlamıştı? May gözlerini kapattı. Kimi köpek ulumaları, içeriye bağlanmış küçük hoparlörden yükselmişti. Ama yüksek esinti onu da bastırmıştı. Bir arabanın durduğunu hissetti. Sarı farları uzak mesafeye ayarlanmıştı. Kilisenin sabah çanları çalmaya başlamıştı. Nihayetinde kameranın önünde kimi parlak gözler belirdi. Gelen kişi hiç tanıdık değildi, üstelik May'i tanıyan biri olsa bile o onun üzerine geçirdiği siyah şapkadan ve maskeden dolayı tanıyamamıştı. Kamera sistemlerini sökmeye çalışan bir hırsız olabilir miydi, tam emin değildi.
Ardından Ashley belirdi, elinde uzun kabzalı bir kılıç tutuyordu. Onun hemen yanında ise Sarah kaygısızca duruyordu. May kapıya doğru yöneldi, içinde onları gördüğü için oluşan kıpırtının yüzündeki damarları harekete geçirmesiyle canlılık kazanmıştı.
Bir sıkıntının olduğunu hiç fark etmemişti onları görene kadar, fakat Sarah her an saldıracak gibi tetkite duruyordu. Ashley kapıyı açmaya çalışıyordu. Fakat sistem bir kere tarayıcı kabulü yapıyordu, uzaktan onun sesi duyuldu.
"May, içerideysen hemen kapıları aç, yanına gelmemiz gerekiyor."
May endişeyle sabaın ilk saatlerinde ne yapacağını bilmez bir sersemliğin üzerinden kalkmasını bekliyordu. Aceleyle ayağa kalktı. Kapının ilerisinde yer alan koyu alana doğru yürüdüğünde, parmaklarının ucu buz kesmişti. Bunu yaparak gerçekten güvende olacak mıydı hiç bilmiyordu. Elini ekrana doğru götürdü, parmağını hızlıca bastırıp kapının açılmasını bekledi. Sonra aynı şekilde diğer odanın içinden yürüyerek büyük kapıyı açmaya çalıştı.
"Buradayım!" dedi sersemce. Dakikalardır başkala konuşmadığının farkına vardığında ağabeyini kaybettiğini hatırladı. Kolunu kapı girişine yasladığında Sarah onun yüzüne göz atıp hızla odaya geçerek yanında durdu.
"Ona ne oldu?" diye fısıldadı. May ise onun elinde tutuğu kılıca bakıyordu. Bu ağabeyinin gece çıkarttığı kılıcın kendisiydi.
"Onu nereden buldun?"
"Önce benim soruma bir cevap ver May!"
"Ne oldu tam olarak anlamadım! Dışarıdaydım" May durakladı, gözleri kocaman açılmıştı. Dışarıda olduğunu kendine hatırlattığında kimi kavisli çizgiler süzülerek Clarissa'nın bedenini canlandırmıştı.
"Devam et!" diye bağırdı Sarah, onun yüksek sesiyle May irkilmişti.
"Eve geldiğimde, Collin hazırlanmam gerektiğini söyledi."
"Ve sende uyuşuk uyuşuk durdun değil mi?"
May Sarah'ın ona gereksiz ani çıkışlarını aldırmamıştı, Ashley onu kollarından tutup sandalyeden birinin üzerine oturttu. Ardından May'e öfkeli bir bakış atıp kapıyı kapattı.
"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?" diye bağırdı. İçinde saatlerdir yanan alevin ateşi daha da kızmıştı o sıra.
"Ağabeyimi ben öldürmedim, hem ben nereden bilebilirdim kılıçlı birkaç serserinin evimize baskın yapacağını."
May kendini tuamıyordu, ağlamamak için kendini ne kadar sıksa da akisen o kadar gözyaşı döktüğünü hissediyordu.
"Size binlerce kez dedim, ters giden bir şeyler olduğunu hepiniz biliyordunuz, bana hiçbir şey anlatmadınız. Ben ister miydim annemin ölmesini, ben istr miydim sanıyordunuz gözümün önünde Collin'in kesilmesini? Sarah, sen onu terk edip gittiğin zaman Collin ne acılar çekti biliyor musun? Ya sen Ashley, günlerce bizi aramadın! babam gibi hepiniz çekip gittiniz. Sonra her şey iyice kötüye gitti, ne olduysa sizin yüzünüzden oldu!"
"Bu kadar yeter May, olan oldu!"
"Evet olan oldu, kaybettim. Neyim var neyim yok kaybettim. Yaşıyor muyum, hayatta mıyım bilmiyorum. Hissizleştim, anlıyor musun? Ona günlerce yalvardım bana her şeyi anlat diye. Babam gelince deyip geçiştirdiniz hepiniz beni! Şimdi, beni malikanenin içeni diktiğiniz bu yosma odanın içine kapattınız. Neyim ben? Collin'in ne suçu vardı?"
May stersten gözlerinin karardığını hissedebiliyordu. bu tartışmanını beklentisi içinde, dizleri titremeye başlamıştı. Göğsünün içindeki saat acımasızca atıyordu, bu kadarı ona yetmişti, herkesten özür dileyecek ve gerçekten buralardan çekip gidecekti. Hayatında en azından bunu yapabilseydi şu an bencil muamelesi görmezdi.
"Gideceğim!" diye fısıldadı, sonra kendini hissizce yere bıraktı. Sarah korkuyla ayağa fırladığında Ashley May'i çoktan kollarının arasına almıştı.
*
Boğazını yakan bir sıvının midesinden yükselmesiyle hissettiği acının kesinliği ile gözlerini araladı. Sonra yavaşça yuktundu. başını ellerinin arasına alıp etrafa bakındı. Ne Sarah, ne de Ashley'den hiçbir iz yoktu. masanın üzerindeki saat akşam sekize ulaşmışı. Bunca saat boyunca uyumuş muydu? Bunu fark ettiğinde ürpermişti, çünkü bu zamana kadar hiç aralıksız uyuyup uyandığını hatırlamıyordu, ya kendini başka bir mahallede buluyordu ya da hiç uyumuyordu. Çıplak ayaklarını yerin soğuk laminantı üzerine bastırdı. Sonra gerindi, sırtının sızladığını hissediyordu. Düştüğünde bir yere çarpmış olması ihtimali çok yüksekti.
Karanlıktı her yer, kimi dosyalar aceleyle karıştırılmıştı. May yavaşça yutkunup derin bir nefes aldı. ardından Ashley'in sıkı sıkı dokunma diye tembihlediği dosyalara ve kitaplığa yürüdü. Mavi kalın bir dosyayı, ellerinin arasına aldı. Büyükçe bir başlık renkli bir kalemle sayfaların bayını çeken birinci kapağa yazılmıştı.
"Tark...."
Yanına koyulmuş bir yapışkanlı kağıtla özenle atılmış bir imzayı gördü. Sayfaları yavaşça karıştırmaya başladı. Kimi sayfalar içine çeşitli resimler yapıştırılmıştı.
"Brçoğumuz, henüz insanlığın duymadığı Tarklar'ız aslında,"
May dikkat çekici girişin güzel bir fantastik kitap olabileceğini düşündü. Çünkü babası böyle şeyleri okumayı seven birisiydi.
"Son zamanlarda artan Tian avcıları yüzünden artık soyumuz tükeniyor."
Ne yazıyordu burada böyle? May iyice meraklanmıştı. Gerçekten kelimelere artık hızılca odaklanmıştı. Nefesi sıkışmaya başlamıştı.
"Tanrıça Giselle soyundan geldiğimiz açıktır, kimseden saklamıyoruz, bundan utanmıyoruz da. Sonuçta biz ne kadar reddetsek ortada bir gerçek var, Tian soyu ile bir ortak geçmişimiz var."
May hiçbir şey anlamamıştı, bu kitap ne kadar saçma bir şeyi konu almıştı böyle. may kitabı kapatmak üzereyken merakına yenik düşüp kelimelere tekrar odaklandı.
"Güneş Tanrısı İpan'ın oğlu Septaras öldükten sonra, Süve hâlâ onun buyruğu altında hizmet vermeye devam etti. Hatta öyle ki Tanrı Süve kendi kız kardeşi Priya'yı bile unutmuştu. Süve, bu ihaneti kardeşine yaptığında Priya artık ondan vezgeçmişti. Süve eşsiz kalan Güneş Tanrısı'na yeni bir lutufta bulundu, Denizlerin Tanrıçası artesbon'un kızı Laila'yı ona eş olarak seçmişti. Laila ise bu kötülüğü yaptığı için Süve'ye belalar yağdırmasını annesinden dilemişti. Fakat annesi artesbon hiçbir şey yapamadı, kızının göz gör egöre Güneş Tanrısı ile evlenmesine müsade göstermişti. tanrılar nazarında gerçekleen düğün töreninden birkaç saat önce Artesbon, Priya'yı gizlice ziyaret etmişti. Şüphesiz güvenebileceği tek kişi o olmuştu. Artesbon, tanrılar arasında duyulması zor olan sırlardan birini öylece içinde beslerken bu düğün meselesi çıkmıştı. Gerçekler ilim ilim aktı. Laila aslında, Tanrıça Giselle'nin Işık Tanrısı soyundan gelen Oatras ile birlikteliğinden doğan yeni bir soydu. Giselle, ilerleyen zamanda başına ne gelceğinden habersiz, tanrılar nazarında yasak olan karanlık birlikteliği derinliklere gömdü. Bu masum kızı emanet etmesi gereken birini bulmalıydı, aksi takdirde Giselle tüm soyu ile Dehşet Cehennemi'ne atılır ve diri diri yakılmanın azabını sonsuz alemde acıyla çekerdi.
Priya bu bilgiyi tıpkı Artesbon gibi içinde sakladı. Bunu bile bile eski eşi Güneş Tanrısı'nın evlenmesine göz yummuştu. Çünkü yasak bir aşkın meyvesi ulu bir tanrının kötü soyuyla sonuçlanacaktı. Şüphesiz bu birliktelikten iki soy oluştu, Tarklar ve Tianlar...
Bir ruh diye savunan Tianlar, kardeş olmalarını unutup birbirlerine savaş açtılar, İpan'ın aydınlığı da böylelikle kararmış ve güneşi sönmüştü."
"Hey sen ne yapıyorsun?"
May korkuyla kitabın sayfasını kapattı. Zihnindeki karmaşıklık onu ne hale getirmişti böyle?
"Sana bunlara dokunma demedim mi?"
May omuzlarını silkti. "Ne fark eder?" zaten hiçbir şey anlamamıştı. Bu gecenin ötesinde ne elde edecekti bu bilgilerle, saçma birkaç kurgunun vücut bulmuş haliydi işte tüm gerçekler.
Ama ya asıl böyle değilse?
"Ne bunlar?" diye çıkıştı May. Ellerini kitapların üzerindeki yazılara doğru çevirdi. "Ya bana şimdi gerçeği anlatırsınız ya da ben şimdi, hemen burayı terk eder giderim."
"Bak May, aceleyle hiçbir şeye varamazsın!"
"Bukadar yeter ashley, on beş yıldır benden her şeyi sakladınız! Şimdi gerçeği bana anlatmanız gerekmiyor mu?"
Sessizlik çöktüğünde gök gürültüleri ardı arkasına hızlanmıştı. Kapının önünde bir araba fark ettiklerinde Ashley bağıran May'in ağzını kapatıp öylece Sarah'ın gözlerinin içine baktı. Kafasını sağa doğru oynattı. Sarah bu işaretle belindeki silahın kabzasına sıkıca sarıldı. Collin'in kullandığı kılıç ise öylece masanın üzerinde duruyordu. Ashley May'i gözleriyle uyardı. Ardından "Sus" dedi sakince.
Sarah kapının önünde pusuya yatmışken Ashley öylece kameranın önüne oturmuştu. Arabanın farları son derece güçlü yanıyor ve motorunun güçlü sesi daha odaya uzanıyordu. Gelen her kimse onların burada olduğunu bilen birisi olmalıydı. Saniyeler sonra May, aylardır hatta yıllardır yüzünü görmediği babasının o suçlu yürüyüşünü izledi kamerada. Şimdi çıkıp onun karşsına dikilmek istiyordu ama bunu nasıl yapardı? Babası her zaman ondan güçlü olmuştu.
"Bunun ne işi var burada?" diye elini masaya vurdu Ashley. "Her şeyi berbat edecek, hepsini üzerimize çekecek."
"Artık ne olduğu konusunda ısrarcı olmayacağım,"
"Bak May şimdi hiç sırası değil, lütfen ses çıkartma ve baban buradan gitsin."
May başını sallayıp, yatağa doğru yürüdü. Babasıyla, onları yıllardır yüzüstü bırakıp giden o adamla konuşmak için meraklı değildi. önce Sarah'a baktı, kapının yanında öylece kamerayı izliyordu, sonra Ahley'e baktı ve o anı fırsat bilip masanın üzerindeki kitabı karın boşluğuna yerleştirdi. Belindeki kemer sıkı olduğu için onu kaba göstermişti. girişteki ilk odada olduklarından dolayı banyoya doğru yürüdü. Kapıyı kilitledi hafifçe, sonra kitabı çıkarıp sakince sayfaları çevirmeye başladı.
"Yıllardır birbirine düşman olan iki kardeşin soyu çoğaldı gitti, fakat Tianlar baskın taraftı. Güçlü olan taraftı. Tarklar'ı ezmeye ve bu düşmanlığı devam ettirmeye yeminlilerdi. Uzun zaman önce, 2009'da Tianlar Felicha Lena Mattew'i öldürdüğünde..."
May yıkılmıştı. Kalbi artık acımasızca atmıyordu, bedeni dizginleşmiş bir işkence kurbanı gibi sessiz kalmıştı. Annesinin ismi bu saçma kitabın arasında ne arıyordu? Emin olmak için tekrar okudu.
"2009'da Tianlar Felicha Lena Mattew'i öldürdüğünde..."
Gerçekten bu iş artık çığrından çıkmıştı. May gözlerini kapattı, annesinin üzerinden yükselen o koyu bulutları hatırladı. Gözlerinin acıyla açıldığını, sesinin tüm şehri doldurduğunu hatırladı. O an yağan yağmurun kavisli havası içini doldurmuştu. Nasıl ağlayacağını da bilmiyordu artık. Öylece yıkılmıştı. Kimdi bu Tianlar, onun annesini neden öldürmüşlerdi?
May kitaba tekrardan sarıldı. Gözlerindeki ılık gözaşlarını silip öylece okumaya odaklandı.
"Felicha onlar için tiksindirici olmuştu. Ama o da tıpkı zavallı Laila gibi cezasını hayatı ile ödemişti. Bir Tark olan Felicha, yasak olmasına rağmen Tian olan Mattew ile evlenmişti, bu evlilikten doğan iki çocukları da iki farklı türün kaynakları olmuştu. Collin Mattew bir Titark, May Mattew ise Tarkti'ydi."
May anlamını bilmediği bu kadar şeyi sadece okumakla yetindi, tek fark ettiği ise Collin ile farklı kılınmış olmalarıydı.
"Ben neyim?" diye bağırdı May. Kitabı Ashley'in önüne attığında Sarah onu sadece izliyordu. Gerçekleri bir bir öğrendiğinde yaşadığı şok dalgalarını henüz üzerinden atamayarak bağrmaya devam ediyordu.
"Babam burada değil mi? Siz, siz anlatmazsanız o anlatır. Baba, ben buradayım!"
Ashley May'in her şeyi batırdığını anlamıştı artık, yüzü buruştuğunda onun dışarıya çıkmasına izin vermişti. May ise içinde derin bir pişmanlıkla kapıya doğru yöneldi.
"Keyke daha önce okusaydım o kitapları," diyordu kendi kendine.
Babasının karşısına dikildiğinde dişlerini sıkıp öylece gözlerine baktı. Mattew öhce ona sarılmak için adım attı ama May geri çekildi.
"Bunca yıl sonra neden geldin?"
Mattew oğlunun bağırmasıyla irkilmişti. Aynı zamnda etrafa bakıyordu.
"Senin yüzünden her şeyimi kaybetmişken neden karşıma çıktın?"
"May lütfen beni dinle,"
"Annem sırf senin yüzünden öldü! Bıraksaydın onu, sevgisine karşılık vermeseydin!
"Beni inlemek zorundasın!"
"Hayır seni dinlemeyeceğim! Bunca zaman sonra sen beni dinleyeceksin ve bana her şeyi anlatacaksın."
"Sen bir varissin May!"
Babasının ani cevabıyla öylece susmuş kalmıştı.
"Sen hepimizin kurtuluş yolu olan son varissin."
Sarah'ın yüzü öfkeyle kızarmıştı. Ona gerçekleri anlatmayı hiçbir zaman istememişti.
"Korunması gereken tek varissin!"
"O zaman neden çekip gittin? Niye bizi korumadın?"
"Buna mecburdum May, hiçbir Tian senin varlığından haberdar değildi, sen o gece dışarıya çıkmasaydın yine hiçbir Tian senin varlığından hebardar olmayacaktı."
"O gece dışarıda olmamla bunun ne alakası var?"
"Clarissa, May her şey o kız yüzünden oldu."
May duraksadı. Kulaklarında şiddetli bir sesin son derece yükseldiğini ve etkisinin beyninin en küçük sinir hücreciklerini bile harekete geçirdiğini hissetti. Gözlerini kapattı ve öylece olanları izledi.
O gece Clarissa'nın sesine uyanmıştı. Öyle hissediyordu. Oraya doğru yürümüştü. Bir adamla konuşuyordu Clarissa. Arada onu tehdit ediyordu. Adam çok dayanamayıp cebinden küçük bir hançer çıkarttı. Clarissa'nın karın boşluğuna saplaması saniyeler sürmüştü. Adam yüzünü May'e döndü. May o sıra korkuyla gözlerini tekrardan açtı.
"Sendin!" dedi titreyerek "Onu sen öldürdün!"
Babası sadece ona bakıyordu. Hiçbir şey demedi. Sarah öne atılıp May'in karşısına dikilmişti.
"Clarissa Tianlar'ın içine sızmış bir ajandı May ve senin son bir varis olduğunu bilen tek Tian'dı. Baban o gece senin ve ağabeyinin geleceğini tehdit eden bir ajanı öldürdü."
"Neden hayatımın her yerine dahil oluyorsunuz? Bana neden bunları yaşattınız?"
May öylece bağırırken ağaçların arasından yükselen hışımlı seslerle Sarah onun kolları arasına girmişti. Ardından aniden bastıran kurt sesleri gibi ulumalar saniyler içinde birçok uzun saçlı Tian'ı malikaneni önüne çekmişti. Sarah, Ashley ve Mattew üçü de kaçmak için artık çok geç olduğunu anlamışlardı. May'i ortalarına alıp küçük bir çember oluşturdular. May'in babası kılıcını sıkıca tutup kendi türüne karşı cesurca savaş açmıştı. Sarah ise silahına sarılmış çoktan nişan almıştı. Ashley ise hiçbir şeyi olmadan sırf son varis May'i korumak için öylece yumruklarını konuşturmaya başlamıştı.
II. KISIM
Bazen kazanır bazen kaybedersin.
May, May Mattew o sabah kaybeden olduğuna inanıyordu. Hem de çok feci şekilde kaybeden olduğuna...
Ashley çoktan bir kılıç darbesiyle yere yığılmıştı. Sarah, son demlerini veriyordu. Mattew, May'in babası ise yorulmuştu. Bu türler bitmiyordu, her ağacın arkasından, tüm dalından aşağıya iniyorlardı.
"Bize acil yardım gerekli," diye bağırdı Sarah. elindeki silahın mermisini kontrol ederek. Artık savaş gerçekten bitmişti, kaybeden ise her zaman olduğu gibi May Mattew olmuştu.
"Dayan Sarah," dedi Ashley karın boşluğundaki yaranın üzerine basarak. Cebinden bir telefon çıkarttığında acıyla inliyordu. Sarah onun bu halde olmasına göz yumamamıştı.
"Beni boş ver Ash, dayanması gereken kişi sensin. lütfen sık dişini."
Ashley telefonunun ekranına acıyla baktığında tuşları rastgele çevirip bir numarayı aradı. Her kimi aradıysa telefon saniyeler içinde açılmıştı.
"Hangi cehennemdesin Ash?"
"Ul bize hemen destek gönder,"
"Neredesin?"
"Mattewler'in eski malikanesinde."
"hemen Oshar'ı gönderiyorum."
"Acele et Ul, yoksa varis ölecek."
Ashley varis kelimesini ilk defa May'in yanında kullanmıştı. Bu sebepten onun gözlerinin içine bakıp onu saygıyla selamladı.
"Oshar, hemen Mattew malikanesine, topladığın kadar çok adam topla. Son varis orada."
May korkuyla kalbini sıkan elin avuçları arasında öylece kalmıştı. Bu böyle nereye kadar gidecekti? Nefesini tutarak iki büklüm oldu. Sanki içindeki tüm organlar yanıyor gibiydi. Birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. "Onlara yardım etsem mi?" diye geçirdi içinden. Sonra zihninden yükselen katı bir sesin ürkütcülüğü ile gözlerini araladı. "Aptallık etme!"
Hiçbir şeyin yolunda gitmediğine emindi, fakat bir şeyler yapmanın da tam zamanıydı ona göre. Ama onun içinde, bu duruma dair tezatlık oluşturan bir his vardı. May bu hissi defalarca yaşamıştı, annesi öldüğünde, babası onları terk ettiğinde, ağabeyi öldüğünde ve şimdi kendi ölümünde. Asla kıpırdamıyordu. Korktuğu zaman kısa çsüren bir kriz mi geçiriyordu bilmiyordu. dudağının üzerinde boncuk boncuk terler birikmeye başlamıştı. Terini silerken bir yanda da etrafına bakınıyordu. Ormanın üzerinden yükselen kavisli hava güneşin önünü kesiyordu. o an hepsi tolerans sınırları arasında sıkışıp kalmıştı. Mattew son gücüyle kılıcını çevirip karşısına gelen herkesi delip geçiyordu. Sarah'ın mermisi sonunda bitmişti, ve belindeki hançerlere sarıldığı görüldü. Ama karşıdaki kalabalığı dağıtamaya yetecek hiçbir şeyleri yoktu. Ve May onu gördü, Collin'in katili sonunda onun da karşısına çıkmıştı. Peşi sıra yırtıcı köpekler duruyordu. Ormanın içindeki kalabalık ise onun talimatıyla durdu. Mattew uzun açlı katile bakıp dişlerin isıktı. Kılıcını havaya kaldırdı ve öfkeyle parlayan gözlerini yırtıcı hayvanların üzerine dikti. Bu kılıç en fazla üç tanesini etkisiz hale getirirdi, fakat en az elli yırtıcı saflara dizilmişti. Tüm düşman türler onları çepeçevre sarmıştı. Evin ertafı son derece zayıf duvarlarla örülüydü. Sarah acıyla May'in gözlerine baktı. Gerçekten şimdi sonları gelmişti.
Uzun saçlı acımasız katilin talimatıyla tüm yırtıcılar onların üzerine doğru koşmaya başladı. May yine öylece duruyordu, içinden kaçmayı hiç düşünmüyordu ve bunun için uyarıcı sistemleri de çalışmamıştı. Kısa sürede bu türün acımasız dişleri arasında parçalanacağını düşündü. Bu biraz onu ürkütmüştü. En sonunda ortada yükselen mavi ışığın yakıcı etkisi tüm gücüyle kendini gösterdi.
"Tanrı lanetli türlerin asık düşmanıdır," diye bir ses duyuldu. Işık sıkıştı ve plazma haline dönüştü. Ardından sessizliğe gömüldü her yer. Saniyeler içinde büyük bir daire öylece yükseldi. İçinden May'in daha önce görmediği savaşçılar çıkmaya başlamıştı. Hepsinin gözü dikkat çekici şekilde kırmızıya bürünmüştü.
"Tanrı lanetli türlerin asıl düşmanıdır." dedi ortadaki çemberi tutan kadın. Ortadan ayrılmış saçlarını arkasında topladıktan hemen sonra elleriyle bükümlü hareketler yapmaya başladı. Kıvılcımlar bir bir ellerinin arasından düşman türlerin üzerine doğru yol almıştı. Ashley gülümsüyordu, Sarah bu desteğe rağmen durmadı. Tianlar'a saldırmaya devam ediyordu.
"Emelia," dedi Mattew "Üçü birden"
May babasının yüzüne baktı, ne demek istediğini anlamıyordu. Büyücü kadın yavaşça ellerini havaya kaldırdı ve kimi sözleri söylemeye başladı. Etraf o sıra aniden dönmeye başladı. Her yer bir çark gibi dönüyordu, fakat ne May ne de onun yanındakiler bu döngüyü hissediyordu. May gözlerini kapattı ve gittikçe hızlanan döngünün içinde derin bir nefes aldı. En sonunda yavaşlamıştı. Aniden durduğunda ise bir bulantı bedenini kasıp kavurmuştu.
"Yolculuğun evi Panneuna hoş geldiniz," dedi bir ses May'e elini uzatırken. May sakince başını sallayıp bulantısını bastırmaya çalıştı.
"Bizi neden buraya getirdin Emelia?"
"Mattew öyle istedi."
Sarah şaşkınca yolculuğun cenneti dünyasını izlemeye koyulmuştu.
"Emelia! Burada ne işin var?"
Kaba sesli genç adam beyaz elbisesi ile yüzünü gizlemeye çalıştı. Aynı zamanda Emelia denilen büyücü kadına hiddetle bakıyordu.
"Mavi Cennet'e nasıl Vativapanlar'ı (İnsan ve insan soyu türlerin büyücüler ararsındaki ismi) getirirsin?"
"Bahrab, buna mecburdum!"
"Eğer onlar Giselle soyuysa, Kraliçe Wortisa'nın ne tepki vereceğini biliyorsun!"
"Bahrab, türlerin mücadelesi bizi de etkiliyor! Tarklar'ın Giselle soyu olmadığını biliyoruz, üstelik o Tark'tan bile daha üstün."
"Üstün ya da aşağı Emelia, Mavi Cennet'e soylu yedi gezegen yöneticisi bile giremezken senin bunu yapman affedilir değil."
"Bahrab, sadece iki saat burada kalacaklar."
May dikkatlice onları dinlerken Emelia sakince karşıdaki kayanın üzerine oturdu. Burası gerçekten harika bir yerdi. Gökte parlayan kocaman iki gezegen yan yana duruyordu. Ortada büyük bir mavi yapraklı ağaç rüzgarın esintisi ile hışırdıyordu. Yerleşim yerleri sırayla tek kat olacak şekilde aynı derece hizlanmış ve güneşe karşı büyük bir önlem alınmıştı.
"Beş dakika içinde sıcaklık yirmi beş derece birden yükselecek, lütfen sığınaklara girin."
"Mavi Cennet neden bu kadar sıcak?"
Emelia Bahrab'a baktı. Daha önce duymadığı bu şeyin asıl sebebini öğreneceği için meraklı görünüyordu.
"Tepesan Bayram'ı vakti, çift Lai Ay'ı ikinci güneş Sunnblu'nun önünden ayrılır üç günlüğüne. Bu da Mavi Cennet'e gün boyunca cehennemi yaşatır, bu sıcaklık Dehşet Cehennemi'nin sıcaklığından yedi derece fazladır. Bir büyücü dört dakika, bir yerli 4 saat ve bir insan 4 saniye içinde bu sıcaklığın altında erir, damarlarında akan kan, kaynar, ağızdan ve burundan taşar."
"Sıcaklık artmaya başladı."
"Hadi durmayın, sığınaklara."
Bahrab karşıyı gösterip bağırırken tepede yükselen ikinci parlak güneşin silueti kendini göstermeye başlamıştı.
Sarah, Ashley'in koluna girdi ve karşıdaki sığınağa doğru yürüdü. May ise arkalarından öylece onları takip ediyordu.
S
ığınakların kapıları eski yöntemlerle kilitlendi. Arkalarından çelik gibi parlak bir kapı daha örtüldü ve öylece karanlık içeriyi doldurdu.
"Burası suyu filtrelediğimiz silolardan birisi, içerideki pervane sayesinde serin havalar sizi buranın sıcağından kurtaracaktır. Fakat ne olursa olsun dışarıya çıkmayın."
May sakince ayakta durduğu yere öylece çömeldi. Yanında şimdi hiç tanıdığı biri yoktu, en çok annesini özlediğini hissetti. Ağabeyinin acısı burnunu sızlattı.
"İster misin?"
Bardakla bir şey uzatan genç kız ona yavaşça tebessüm etmişti. Elindeki deri şişeyi alıp sakince bir yudum içti. Ne olduğunu bilmiyordu ama tadı mükemmeldi.
"Bu nedir?" dedi ikinci yurdumu çekinerek aldığında.
"Bu sadece Mavi Cennet'te yetişen bitkinin öz suyudur. Buraya dışarıdan kimse gelmez, gelmemeli."
"Neden?"
"Burası yedi sıra gezegeninin en kutsal yeri, yabancıların, büyücülerin ve diğer türlerin buraya girmesi Tanrı Süve tarafından yasaklanmış."
"İyi ama kutsal bir yere daha fazla kişinin gelmesi gerekmiyor mu?"
"Burası Baptia Büyücüler Okulu'nda okuyan belirli kesim öğrencilere ve de bu kesimin soylarına açık. Tanrı Süve buraya başka bir kişinin girip düzenini bozmasını hiç istememiş."
"Giselle soyuna da mı yasak?"
"Mavi Cennet her kesimden türe yasaktır. Bu yüzden sizin burada uzun süre kalmanız, kraliçe ve Yönetici kesim ile büyücülerin arasını bozar."
"Buraya gelmek benim fikrim değildi," diye çıkıştı May, "Elimde olsa hemen gideceğim."
"Surha bu kadar yeter."
"Emelia yüzü kapalı genç kızı May'dan uzaklaştırdığında Sarah May'in yanına geçip oturdu. Burada olmak istemediğini açıkça o da belli etmişti. Bir büyücü kesiminin eline düşmek onu ürkütmüştü. Çünkü bir büyücü koruyucu olduğu kadar açıkça sinsi de olabilirdi. Ve onların amaçları açıkça belli olmazdı.
"May," dedi Sarah sakince. Yüzündeki damarlarda kan akışını hissetmiş ve çenesini sıkmıştı. "Ne olur biraz dişini sık. Bunlar kim bilmiyorum ama Ashley güvenilir olduklarını söylüyor."
May ona baktı. Karşıda birkaç kızın onun yarasını iyileştirmeye çalıştığını ve onun bitkin düştüğünü gördü. İlk defa Sarah ona bu kadar sıcak yaklaşmıştı.
"Babam ne hakla beni buraya tıktı hiç bilmiyorum ama ben çok sıkıldım, Santia'da küçük bir ev almak isterken bir günde hayatımın bu kadar değişeceğini hiç bilmiyordum."
"Bilemezdin May, hiçbir zaman biz de bilemedik, bu kadar düşeceğimizi tahmin etmiyorduk. Annen ölene kadar."
"Neden annem?"
"Çünkü annen Tarklar arasında çok iyi bir yöneticiydi. Fakat teyzenin Alicha'nın acımasız oyunlarından birine kandı. Annen öldükten sonra her şey alt üst oldu Tarklar aleminde."
"Geri kalan Tarklar nerede?"
"Terk edilmiş bir tren istasyonunda hepsi."
May derin bir iç çekti. Böylesine bir türün işkence gördüğünü öğrenmesi hiç iyi olmamıştı. Sakince etrafını duvar gibi kaplayan kotu renkli canlarla örülmüş pencerelere baktı. Güneş gerçekten şehrin üzerini öylece kuşatmıştı. İleride akan nehri ateşe vermiş gibi kaynatıyordu. Buharlar yoğun bir tabaka halinde göğe doğru yükseliyordu. Parçalı ve kalın bir ağ, ağaçların ve çiçeklerin üzerine serilmişti. Bulutlar sıcağın açtığı rehavetten sırayla kaçıyorlardı. Saniyeler içinde dışarıdaki tüm gölgeler kaybolmuştu. Çünkü sıcaklık karanlık ruhları bile içine çeken bir girdap oluşturmuştu.
"Bu daha ne kadar sürecek?" diyerek ayağa kalktı May. İyice bunalmıştı ve neler olacağını artık kestiremiyordu.
Emelia onun arkasından doğruldu. Gözleri bir şeylere nefret kusarcasına May'in üzerine kilitlenmişti.
"Mattew haber yollamış, gidiyoruz."
May derin bir nefes alıp etrafa baktı, buraya artık hiçbir zaman tekrar gelmeyeceğini anımsadığında ona içerek uzatan kızı aradı gözleri. Az da olsa küçük bir teşekkür dilemek istiyordu. Sarah ondan önce davranmıştı ve Emelia denilen kadının yanına yürüdü. O ise çembere odaklanmış bir portal çevirmeye başlamıştı.
"Bizi buraya getirdiğiniz için teşekkür ediyoruz, minnettarız hepinize."
Hiç kimseden ses çıkmadı, ardından May sakince teşekkür edip portalın içine doğru yürüdü. Oradaki herkes ise onların gitmesine sevinmiş gibiydi.
Yarı saydam portalın içinden daha önce alışıkmış gibi geçen May, kasılan midesini aldırmadan gözlerini kapattı. Saniyeler sonra açık bir esinti ve hışırdayan yaprak sesini hissettiğinde gözlerini araladı. Şimdi malikanenin önünde duruyordu, ellerinde kılıçlarla kuşanmış kızıl gözlü askerler dört bir yana dağılmıştı. Babası ise kapının girişindeki küçük kayanın üzerine oturmuş ve başını ellerinin arasına almıştı.
"Bizi neden oraya gönderdin?"
"May," Sarah onun kollarını tuttuğunda Mattew'in ortadaki halini gözüyle işaret etti. Ardından dudakları oynamıştı. "Şimdi sırası değil,"
"Onlar sandığımızdan daha güçlüler, yirmi askerim öldü."
"Bu kader kolay olmayacağını söylemiştim sana Mattew, bu savaş gerçekten çok kayıpla sonuçlanacak."
May tıpkı babası gibi uzaklara daldı. Yine Mavi Cennet'e olduğu gibi olduğu yere çömeldi. Karşıya baktı, ağaçların bir hışımla deniz dalgasından daha güçlü rüzgarla savaştığını görebiliyordu. Bir seziyi hissetti zihninin kavisli derinliklerinde, insan yaşamı boyunca bir şeyin farkına varamazdı, kendi içinde savaştıklarıydı bu da.
"Tabii ben insansam," diye iç çekti sesli düşünerek. Gerçekten hayatının bu aşamasında saatlerin bu denli canını yakacağını asla tahmin etmemişti, fakat gerçek apaçık ortadaydı. O bir Tark varisiydi, üstelik en önemli son varislerden birisiydi. Diğerlerini ve de kendini koruması gerektiğini bu acımasız kılıçlalılar yüzüne vura vura öğretmişti. Şimdi ağabeyinin sözlerini anımsadı işte "Korkunun anahtarı ölümün kapısını açan en kolay anahtardı."
"Korkmamalıyım," dedi tekrardan sesli düşünerek. Ardından aniden ayağa kalkmıştı. Babasının kolundan tutup gözlerinin içine baktı.
"Bana her şeyi anlatacaksın," dedi öfkeyle. Ardından Sarah'ın yüzüne baktı. Fakat onun amacı artık gerçeklerden kaçmak değildi, May artık gerçekleri kovalamıyordu, o kendisini kabullenmişti artık, acılar onu yıldırmamış ağabeyinin ruhu henüz onun kalbini terk etmemişti.
Gökyüzüne tekrar baktı. Sonra sakince sabahın ilk nefeslerini aldı.
Gökyüzü artık, yalnız May'in karmaşık duygularıyla kapanmıştı, karanlık ve aydınlık hiç bu kadar yakın savaş içinde bulunamamıştı.