Mine Çiçeği

1103 Words
... Kaç dakikadır antrede çakılmış halde durduğunu kestiremiyordu. Elinde tuttuğu kolye ve notu sindirmeye çalıştıkça zihnindeki atlılar farklı yönlere doğru şahlanıyor ve onun içinde bulunduğu durumu daha da güç bir hale getiriyordu. Neden sonra geniş girişten sıyrılıp oturma alanı olarak kullandıkları taş duvarlı bölmeye doğru ilerledi. Girişteki büyük lambaderi yaktıktan sonra, kendisini güçlükle ay ışığının sızdığı camın önündeki koltuğa bıraktı. Onun bu yaşadığının gerçek olmadığına ikna edecek bir ses bir soluk aradı ama bir yıldır bu koca evde ondan başka kimse yoktu. Sehpanın üzerine bıraktığı telefondan bir titreşim sesi geldi. Ses onu biraz olsun o garip halden kurtarmıştı. Telefonu aldı ve bildirim panelinde tanımadığı bir numaraya ait bir mesaj gördü. Mesajı açtı. - Yarın saat tam üçte Ayvalık limanındaki eski iskelesinin oraya gel. Saat üçte ikinci mesajı alacaksın. Yalnız gelmen gerektiğini söylememe lüzum yok sanırım! Telefonu sanki elini yakmış gibi sehpanın üzerine tekrar bıraktı. Başına gelen ya da daha doğrusu gelmek üzere olan şeyden ciddi ciddi korkmaya başlamıştı. Koşarak üst kata çıktı ve odasına yönelmişken aniden durdu. Yıllardır duvarda asılı olan, neden orda olduğunu umursamadığı, sahanlığa renk kattığı için yerinden kımıldatmayı hiç düşünmediği yağlı boya tabloya takılıp kaldı. Tabloda mine çiçeği resmedilmişti. Elindeki kolyeyle tablo arasında bakışlarını gezdirirken aralarında bir bağ olup olmayacağını düşündü. Tabloyu daha yakından incelemeye başladı. Renklerin arasına gizlenmiş bir imza yoktu. Tabloyu duvardan indirip tualin arka yüzüne baktığında; 'Meryem 1995' yazısını gördü. 95' onun doğduğu yıldı. Tabloyu dikkatlice incelemeye devam etti ama doğum yılı ayrıntısından başka bir şey bulamadı. Meryem ismi hiç tanıdık değildi. Gözlerini, babasının odasına çevirdi ve onu yatağında ölü olarak bulduğu günden itibaren kapısına kilit vurduğu odaya girmek için cesaretini toplamaya çalıştı. Orda bütün bu saçmalığı açıklayacak bir şeyler olmalıydı. Hayatı boyunca babasının hiçbir özel eşyasına dokunmamıştı. Odanın temizliği ile ilgilenir, dolap içlerini kurcalamaz ve işini bitirip çıkardı. 7 yaşlarındayken dolapta bulduğu kilitli kutuyu merakla incelerken babası elinden hızlıca çekmiş ve onu sert bir dille eşyalarına dokunmaması konusunda uyarmıştı. Bu uyarı ilk ve son oldu onun için. Aradan geçen zaman, kaybının acısını hafifletmiş olsa da derin bir nefes alıp odaya yöneldi. Kapı girişindeki dresuvarın çekmecesini açıp odanın anahtarını aldı ve anahtarı kilide yerleştirip, sanki yine aynı manzara ile karşılaşacakmış korkusuyla bir an gözlerini yumdu. Kendine gelip kapıyı açtığında üzeri beyaz örtülerle örtülmüş mobilyalar, odanın bir ölüye ait olduğu gerçeği ile tekrar yüzleşmesini sağladı. Örtüleri yavaşça kaldırıp katladı ve camın önündeki minderli sedire bıraktı. Yatağın baş ucunda duran komidinlerden başladı aramaya. İlkinde bir kaç yarım ilaç kutusu, şarj aleti, pilleri akmış bir fener varken ikincisinde ise bir not defteri birkaç kalem ve yarım bırakılmış bir kitaptan başka bir şey bulamadı. Camın önündeki sedirin yanında ufak bir çalışma masası vardı. Üzerinde masa takvimi, Verda ile babasına ait bir fotoğrafın bulunduğu çerçeve ve at figürlü mermer heykelcikten başka birşey yoktu. Çalışma masasının çekmecesine yöneldi ama ordan da eli boş döndü. Hatırına çocukluk çağında merakını cezbeden kilitli kutu geldi. Masanın sol çaprazındaki camekanlı kitaplığın ahşap kapaklı alt kısmında duruyordu. Babasının cenazesini teslim ederken üzerinden çıkanları verdikleri poşette deri bir ipin ucunda bağlanmış ufak bir anahtar da vardı. Babasının boynundaydı hep o anahtar. Nerdeydi? Evet, çalışma masasının üstündeki küçük ıvır zıvır kutusuna koymuştu. Aldığı anahtarla dolaptan çıkarıp masanın üzerine koyduğu kutunun başına oturdu. Anahtarı yuvasına yerleştirmeden önce annesinin yatağın başında asılı duran güler yüzlü fotoğrafına baktı. Cesaret almak, karşılaşacakları ile mücadele edebilmek için güç toplamak istiyordu. Kutuyla birlikte yumduğu gözlerini de açan Verda, bir süre kutunun içindekilerle bakıştıktan sonra tek tek çıkarmaya başladı. Bir kadın alyansı, kurumuş birkaç kır çiçeği, içinde annesi ile babasının resmi olan zincirsiz bir madalyon, bıçak ucuna benzer bir metal parçası ve bir kaç fotoğraf. Annesinin kucağında kendi bebekliği, gözlerinin içi gülen annesi ve onlara hayranlıkla bakan babasının olduğu birkaç kare. Fotoğraflarda dikkat çeken başka bir ayrıntı ise çekildikleri mekândaki lüks eşyalar. Anlam veremedi gördüklerine. En son fotoğrafı incelediğinde ise annesinin boynundaki kolyeyi gördü. Bu kolye dün gece ona gönderilen zarfın içinden çıkan kolyeydi. Emin olmak için tekrar ve daha dikkatli baktı, evet oydu. Bu ne demek oluyor şimdi? Diye söylendi ve diğer detayları incelemeye koyuldu. Fotoğrafta sadece kendisi ve annesi vardı. İki yaşında falan olmalıydı çünkü annesinin karnı iyice belirgindi. Kardeşine hamileydi. Gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Babası bunları neden ondan saklamıştı? Kilitli kutulara hapsedecek ne vardı bu fotoğraflarda? Tek tek fotoğrafların arkasını çevirdi. Sadece en son fotoğrafın arkasında "Sarıyer, 13 Temmuz /1998" yazıyordu. Annesinin ölüm tarihinden üç ay önce. Göz yaşlarını sildi, örtüleri tekrar örtmeden başka bir ayrıntı daha aradı ama bulamadı. Kutuyu alarak kapıyı tekrar kilitledi ve odasına yöneldi. Kutuyu çalışma masasına bıraktı ve üzerindekileri çıkararak ılık suyun altına girdi. Su dakikalarca vücudundan akıp giderken o, hiçbir tepki göstermeden olanları düşünüyordu. Epeyce uzun kaldığını güneş enerjisinin ısıttığı su soğuyunca farketti ve kurulanarak odasına geçti. Dolaptan çıkardığı eşofmanlarını giyerek, başucundaki abajurun ışığını açtı ve kutunun içindekilere yeniden göz gezdirmeye başladı. Defalarca baktı, inceledi. Bu kutunun içindekileri saklayacak akla yatkın tek bir sebep bulamadı. Saat gece yarısına gelmek üzereydi ki camına vuran taş sesiyle irkildi. Perdeyi kaldırıp baktığında karşı evde oturan çocukluk arkadaşı ikizler, Ömer ile Asude'yi gördü. El kol hareketiyle onu aşağı çağırıyorlardı. Sokakta ışıklar yavaş yavaş söndüğü için gürültü yapmamaya çalışıyorlardı. Saçlarının henüz ıslak oluşuna aldırmadan, kapısının arkasındaki kot ceketini aldı, telefon kılıfının arkasına bir miktar para sıkıştırdı ve anahtarları da cebine koyarak sokak kapısından çıktı. İkisi de bisikleti ile bekliyordu. Kendi bisikletinin zincirini çözdü ve bahçe kapısından çıkarak yanlarına geldi. Birlikte Cunda sahiline doğru yola çıktılar. Bu, onların çocukluktan beri yaptığı bir gelenekti. Evdeki herkesi uyutup, havalar soğuyana kadar nerdeyse her gece aynı ritüeli tekrarlarlardı. Asude termosa çay demler, Ömer ve Verda da abur cubur işini hallederdi. Sahile varıp her zamanki yerlerine oturduklarında Verda'nın durgun hali ikisinin de dikkatinden kaçmadı. Sessizliği ilk bozan Asude oldu. - Hayırdır kıvırcık, ne bu halin? - Ne varmış halimde? - Yarım saattir tek kelime etmedin. Öylece durmuş Midilli'ye bakıyorsun. - Farketmedim Asu. Babamın bugün ölüm yıldönümü belki ondan durgunlaşmış olabilirim. Ö: Biliyoruz. Biraz da kafan dağılsın diye geldik buraya zaten. Ama sanki sende başka bir şey var. Biri bir şey mi dedi? Canını sıkan mı oldu? - Ömer kim ne diyecek bana Allah aşkına? Hadi koyun çayları soğumadan. Aynı sessizlik bir saat kadar daha sürdü. Telefonu sürekli elinde olan Ömer, belli ki yeni bir aşka yelken açıyordu. Asude, Verda'nın mimiklerini süzüp suskunluğundan anlam çıkarmaya çalışırken, Verda da yarın yapacağı Ayvalık seyahatini düşünüyordu. Yalnız gitmek konusunda ne kadar endişeli olsa da, hayatına aniden giren bu belirsizliğin bir an önce bir çözüme kavuşması lazımdı. Ayağı kalktı ve diğerlerini de kalkmaya zorladı. - Hadi eve. Benim yarın işim gücüm var. Hem çok uykum geldi. - Ne işin var acaba senin bizden habersiz? - Sana ne Ömer, ince iş belki Allah Allah. Diyip muzur bir ifadeyle, ikizlerin içine şüphe tohumlarını ekti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD