Aynadaki görünüşüne son kez baktı ama gördüğü kişi kendisi değildi. Çalışanlarını zorla kalıplara sokmaya çalışan, onlar üzerinde dış görünüş baskısı kuran bir şirket prensibinin ürünüydü. Rahatlıktan uzak olan bu kalıp, 'şıklık' denilen görece tanımın içini zorla doldurmaya çalışmak demekti. Giydiği ayakkabılar daha şimdiden onu zorlamaya başlamıştı. Alışmak gerekti, alışacaktı. Seslenen Suna'ya 'geliyorum' dedikten sonra çantasının içini son kez kontrol etti. Makyajı her zamanki gibi sadeydi. Bu konuda asla taviz vermeyecekti. Oldu olası yüzüne yabancı maddeleri bocalamaya karşıydı. Topu topu üç tane makyaj eşyası vardı. Far aparatlı bir göz kalemi, rimel ve dudaklarının bir ton koyusu mat bir ruj. Abartıdan uzak, varla yok arası. İşe Suna'nın arabasıyla gitmeye karar verdiler. Araca geçip kurulduklarında Suna;
- Söyle bakalım dünya güzeli, ilk gün için heyecanlı mısın?
- E var tabi biraz heyecan. Ama abartılacak bir şey değil.
- Verda galeridekilerin ağzı açık kalacak seni görünce. Bu takımı alırken bu kadar yakışacağını düşünmemiştim. Herkes bayılacak sana.
- Moda evine gitmiyoruz deli. Sen değil miydin 'ciddi bir iş yeri' diyen. Eğer öyle değilse ben müsait yerde ineyim.
- Tamam ya, hemen de geri vites yap. Lafa tutma beni hem, geç kalıyoruz.
- Bana diyene bak. Suna sen ciddi misin? Deminden beri gevezelik yapan sensin. Hadi tak kemerini de gidip milletin aklını alalım.
Yaklaşık yarım saat süren yolculuğun ardından, Asmalımescit sokaktaki taş binanın önüne geldiler. Vale gelip arabayı aldı. Durup binayı inceleyen Verda, binanın mimarisine ve camekanlı girişten görülen antre sergi alanına hayranlıkla baktı. Suna ile birlikte güvenlik girişine geldiler. Suna kartını okuttuktan sonra, güvenliğe Verda'nın bilgilerini verdi ve galeriye girdiler. Suna'nın dediği gibi meraklı gözler anında bu yabancıya çevrilmişti. Rahatsız hissetti kendini. Taş merdivenlere yönelip alt kata doğru indiler ve geniş bir kabul alanının sonunda bir sekreteryaya vardılar. Suna geliş amaçlarını sekretere bildirdikten sonra oturması için Verda'yı yönlendirdi. Tufan Acar'ın kabulünü beklerken bekleme alanının duvarlarını süsleyen eserlere bakmaktan kendini alamadı.
- Suna hanım Tufan bey sizi bekliyor.
- Teşekkür ederim Nergis. Hadi canım, merak etme her şey çok iyi olacak.
- Merak etmiyorum. Sadece biraz gerginim.
Kapıyı çalıp 'gir' onayı aldıktan sonra, lacivert ve gümüş ağırlıklı şık bir ofisin içine girdiler. Oda, duvarlara asılı Victoria dönemi klasik rustiklerle aydınlatılıyordu. Loş bir ortamdı. Çalışma masasının üstündeki antika lamba ise ışığından hiç bir şey kaybetmemişti. Masasında önündeki parşömenleri elindeki büyüteçle inceleyen beyaz kaşmir eldivenli adam, istifini bozmadan ve başını kaldırmadan 'lütfen ayakta kalmayın, oturun' dedikten sonra, 'Suna sen işinin başına dönebilirsin, görüşmeyi yalnız yapacağım' dedi. Suna:
- Nasıl isterseniz Tufan bey.
Diyip, arkadaşına sıcak bir gülümsemeyle cesaret verdi. Suna'nın çıkışından sonra adamın işaret ettiği yere oturan Verda, sabırla önündeki işe odaklanmış gözlerin kendisine yönelmesini bekledi. Suna tuhaf bir adam olduğundan bahsetmişti ama bu tuhaflık rahatsız ediciydi. Bir süre daha sessiz kalan adam, başını kaldırmadan;
- Ege, Güzel Sanatlar Resim Bölümü mezunuymuşsun. Aynı anda Sanat Tarihi bölümünden Sanat Eserleri Konservasyonu ve Restorasyonu yan dal eğitimin var. Suna yeteneklerinden bahsetti, birkaç işini gösterdi. Restorasyon konusunda oldukça yeteneklisin. Peki neden ısrarla öğretmen olmak istedin?
- Öğretmenlik daha çok babamın hayaliydi. Ben de zamanla sevdiğim bir uğraşla onun hayalini sahiplendim aslına bakarsanız.
- Peki neden vazgeçtin?
Bu sefer başını kaldırıp Verda'yı dikkatlice incelemeye başlamıştı. Masanın üstündeki aydınlatma Verda'nın tarafında olduğu için adamın yüzünü net seçemiyor, kendisi de tamamen ışığın altında kalıyordu.
- Aslında vaz geçmedim. Çalışıp sınava girdim. İyi de bir puan aldım ama malesef geçtiğimiz yıl babamı kaybettim. Sonrası bocalama dönemi.
- Anladım. Baban için üzgünüm. Peki ailenin geri kalanı?
- Ailemden geriye kalan sadece benim. Başka kimsem yok.
- Peki.
Konuşma sürerken adam Verda'yı incelemeye devam etti. Işığın altında kalan gözlerine masanın üzerindeki mor kutunun rengi yansımış ve daha önce görmediği bir göz rengiyle karşılaşmıştı adam. İlk başta dikkat çekmek için takılan lenslerden olduğunu düşündü ama bir şeyin orjinalini sahtesinden zorlanmadan ayıran biriydi o. Gerçek olduğunu fark etmesi uzun sürmedi. Birkaç saniye süren suskunluğun ardından sözüne devam etti.
- Seni restorasyon bölümünde değerlendireceğim. Çıkışta Nergis sana bilmen gereken her şeyi anlatacak. Mesain bu günden başlıyor. Hiyerogliflere olan ilgini bugün bir kaç Mısır papirüsü üzerinde çalıştıracaksın. Aramıza hoş geldin Verda Yılmaz, şimdi çıkabilirsin.
Diyerek tekrar önündeki işe odaklandı.
Kapıyı kapattıktan sonra, 'ne biçim bir görüşmeydi bu?' diye kendi kendine söylendi. Kaba bir adam değildi ama öyle soğuktu ki içeride üşüdüğünü iddia edebilirdi. Sekreter masasına bakınca boş olduğunu gördü ve Nergis'i beklerken geniş salondaki sanat eserlerini incelemeye koyuldu. Bir süre Giovanni Strazza'nın 'tüllü bakire' büstünün önünde oyalandı. Ayrıntılara öyle dalmıştı ki, ona arkasından seslenen kadını duymadı. En sonunda sesin geldiği yöne dönünce Nergis ile karşılaştı. Nergis ona gülümseyerek gidecekleri yönü işaret etti. Koridorun sonunda bir duvarın önünde durduklarında, duvarda bir noktaya dokunan kadın, ardından haznesinden çıkan ve kapağı açılan ekrana şifreyi girerek duvar görünümlü kapının açılmasını sağladı. Alınan güvenlik önlemlerini şaşkınlıkla izliyordu Verda. Açılan kapıdan girdiklerinde, ortada büyükçe bir masa, etrafta camekanlı dolaplar ve masa etrafında hizalanan sandalyelerden başka bir şeyin olmadığı, siyah duvarlı geniş alana girdiler.
- Restorasyon bölümümüz burası Verda hanım. İçeriye cep telefonu ya da fotoğraf makinası sokmuyoruz. Kaşmir eldivenler köşedeki çekmeceli dolapta. İhtiyacınız olan bütün malzemeler de masanın üzerinde. Hasar gören parşömen de orda. Size şimdi bir güvenlik kartı getireceğim. İçerisinde bilgileriniz yüklü. Bu galeride girebileceğiniz yerlere onlarla gireceksiniz.
- Giremeyeceğim yerler de mi var?
- Elbette. Giremeyeceğimiz yerler de var.
- siz şimdi işe bir göz atın. Ya da buraya kapanmadan önce yapmak istediğimiz bir şey varsa onu yapabilirsiniz.
- Suna'nın yanına uğrasam iyi olacak.
- Fazla uzun sürmesin lütfen. Tufan bey iş yerinde arkadaşlık ilişkilerinin işleri engellemesinden hoşlanmaz. Ortak vakit geçireceğiniz molalar zaten olacak.
- Anlıyorum. Ama ne kadar burda kalacağım belli olmadığı için onu bilgilendirmem lazım.
- Peki. Elinizi çabuk tutun.
Bu aşırı tedbirler, bu sıkı disiplin ve katı kurallar ilk günden biraz fazla gelmişti ama yıllardır süren işleyişe ilk günden baş kaldıracak değildi. Geldiği yönden üst kata çıktı ve çevredekilere Suna'nın yerini sordu. Kendisine söylendiği üzere acele ediyordu. Sunayı bulunca. Bir çırpıda aşağıda neler olduğunu anlattı.
Güvenlik konusu onu germişti. Suna arkadaşını sakinleştirmek istedi.
- Rahat ol tatlım kısa sürede alışacaksın. Tufan bey aslında bir sistem mühendisi ve yönetim/bilişim sistemleri onun uzmanlık alanı. Bu binanın bütün güvenlik ağını bizzat o yönetiyor. Oldukça yüksek güvenlikli bir binadayız. Senin çalışacağın labaratuar da ekstra güvenlik gerektiren eserlere ev sahipliği yapıyor. Hadi git de maharetini konuştur. Öğlen arasında görüşürüz.
Verda alt kata tekrar inerek, Nergis'in aynı işlemleri tekrar yapmasını izledi. Odaya girip çekmeceden el öçüsüne uygun eldivenleri eline geçirdi ve ceketini çıkararak sandalyeye bıraktı. Yanına toka almadığı için kendine çok kızdı ama zaten kıvırcık olan saçları kolay şekil alıyordu. Sıkıca bir topuz yapıp, masanın üzerinde duran fırçalardan biriyle tutturdu. Ayağındaki ayakkabılardan da kurtulduktan sonra büyüteç merceği göz çukuruna yerleştirdi ve parşömenin kesif kokusunu ciğerine çekti. Tarihin kokusunu çok severdi. Bir kaç saat dikkatle çalıştı ve güzel bir ilerleme kaydetti. Kapının açıldığını ve Nergis'in odaya girdiğini fark etmedi.
- Verda hanım öğle yemeğiniz geldi. Ofiste birlikte yiyeceğiz. Merak etmeyin Suna hanıma haber verdim. Tufan bey böyle olmasını uygun gördü.
Bu emrivakiye de tamam dedi Verda. Bakalım sabrı daha ne kadar sınanacaktı. Getirilen yemeklere göz gezdirip, tavuk salatasıyla bir içecek alarak yerine oturdu. Hızlı yemek yerdi ve aceleyle yemeğini bitirip çalışmaya devam etmesi gerektiğini söyleyerek yerinden kalktı. Açık olan kapıdan geçip işinin başına oturduğunda kapı üzerine tekrar kapandı. 'İyi ki klostrofobi gibi bir rahatsızlığım yok' diye söylendi içinden.
Saatin nasıl geçtiğini anlamamıştı. Boynu ve sırtı ağrımaya başlamış ve gözleri artık iyice yorulmuştu. Saatlerdir ayakları sarkık çalıştığı için ayakkabılarını giymekte zorlandı. Ceketini koluna astı ve İçerdeki şifreyi girip kartını okuttuktan sonra açılan kapıdan büyük salona doğru çıktı. Nergis yerinde yoktu. Saat takmadığı için pişman oldu. Telefonu ve eşyaları Nergis'in masasının üzerindeydi. Oraya doğru yöneldiğinde loş salonda, arkasında bir kıpırtı oldu. Hızla döndü ve bir şey göremedi. Tedirgin olmaya başlamıştı. Telefonunu eline aldığında saatin 23:15 olduğunu gördü. Hayretle saate bakarken duvarda bir gölgenin hareket ettiğini fark etti. Soğuk kanlılığını korumaya çalışarak; ' kim var orda?' Diye seslendi. Ses yoktu. Ceketini giyip eşyalarını aldı ve merdivenlere doğru yöneldiğinde lazer güvenlik sistemi devreye girdi. Her yer, birbirine paralel ve kesişen kırmızı çizgilerle doluydu. Olduğu yerde kalakaldı. Telefonunu çıkarıp Suna' yı aramayı düşündü ama baktığında şebekenin olmadığını gördü. Dikkatli adımlarla merdiveni tırmanmaya çalışırken, bir el onu yakaldı ve duvara doğru savurdu. Kim olduğunu göremedi. Endişesi giderek artıyor, bir an önce bu cendereden kurtulmak istiyordu. Tekrar harekete geçtiğinde kar maskeli ve sadece gözleri görülen biri tarafından tekrar sertçe duvara yapıştırıldı. Yüreği kafesinden çıkacak gibiydi. Gündüz Nergis'in verdiği talimatları hatırlamaya çalıştı. Buralarda bir yerde bir alarm düğmesi olmalıydı. Merdiveni henüz iki basamak çıkmıştı. Merdivenin başındaki duvarda olduğunu hatırlıyordu düğmenin. Uzanması imkansızdı. Ya adamın dikkatini dağıtması ya da lazer tuzakların önünde hareket edecek fırsat bulması gerekiyordu. Lazere yakalanınca alarm zaten kendiliğinden çalacaktı. Elini Verda'nın ağzına bastıran adam sert ve boğuk bir sesle 'Roma sikkeleri nerde?' Diye sordu. Verda irileşmiş gözleriyle bilmediğini belirtmek için kafasını sallamaya çalıştı ama ağzındaki ve üzerindeki baskı giderek arttı. İlk günden karşılaştığı şeye lanet ediyordu içinden. Adam gizli bölmenin şifresini sorduğunda gözlerindeki korku salan ifade içine işlemişti. Yine aynı şekilde başını sağa sola sallayarak cevap verdiğinde metal kınından çıkan sustalı bıçağın sesini duydu ve boğazında ince bir sızı hissetti. Yeni hayatının ilk gününde öleceğini düşündü...