Tam sekiz gün. Sekiz gün önce bir akşam vakti evine döndüğünde iç avluda bir zarf bulmuş ve hayatı ummadığı şekilde başka türlü akmaya başlamıştı. Ard arda gelen mesajlar, sonra limana bırakılan diğer zarf... Hayatının bütün sıradanlığını bozan, ne anlama geldiğini asla kestiremediği şeylerin onu sürüklediği yer ve bugün, iş yerindeki ilk gününde yaşadıkları. Üstelik bir de Suna'ya güvenip detaylıca incelemeden imzaladığı sözleşme ile hayatının bütün ayrıntılarını bir yabancının eline vermiş olduğu gerçeği...
Eve girdiğinde Suna çoktan uyumuştu. Anahtar askılığına bir not bırakmış ve kendisi için yemek hazırladığını, aç gelirse mikrodalgada ısıtıp yiyebileceğini söyleyen hatta yemesi konusunda ısrarcı olduğunu belirten birkaç cümle yazmıştı. Aç olmasına rağmen yemek yiyecek hali yoktu ve direk odasına geçip duş alarak yatağına uzandı. Bütün yorgunluğuna rağmen son sekiz günde yaşadıklarını tekrar tekrar hatırlayıp kaçırmış olabileceği bir ayrıntı olup olamadığını düşündü. Hatırlayabildiği kadar geçmişe gidip, ömrümün her gününü yeniden hafızasında canlandırabilseydi yapardı. Babasının kilitli kutuda sakladıkları, sonrasında gelen fotoğraflar mutlaka bir şey anlatıyordu ama ne? Telefonunu alıp mesajları tekrar gözden geçirdi, sindirerek, kelime kelime okudu ama bir türlü zihninde ışık yanmadı. Mesajı gönderen numarayı aramak hiç aklına gelmemişti. Peki aramaya cesareti var mıydı? Emin değildi. Günün hatta günlerin yorgunluğu serin İstanbul gecesinde ürperen vücudunu bir yorgan gibi örttü ve yorgun bedeni uykuya teslim oldu.
...
Gece yarısından sonra kalan üç beş masa da dağılınca, yazıhane olarak kullandığı, meyhanenin arka girişinde kalan ufak odaya gitti Akif. Kilitli çekmeceyi açıp onlarca kullanılmamış telefon hattının içerisinden birini alıp, eski usul tuşlu telefonuna taktı ve yıllardır ezberinde olan numarayı aradı.
- Alo, ben Akif. İki gündür size ulaşmaya çalışıyorum ama ulaşamadım. İki gün önce buraya gelip vedalaştı. İstanbul'daki iş teklifini kabul etmiş. Ertesi sabah da basıp gitti, engel olamadım. Var bu kızda bir şeyler. Öncesinde gelip sorduğu sorular, sonra apar topar gidişi. Ona ulaşmış olmalılar. Orhan'ın izini bulmuş olabilirler mi?
- Orhan 23 yıl önce öldü Akif.
- Haklısınız efendim. Onun için endişeliyim. 23 yıllık emek çöpe gidecek diye korkuyorum.
- Merak etme gözüm üstünde. En son beni arayıp haberdar ettiğin günden beri peşine adam taktım. Çalıştığı yeri de araştırıyorum.
- Sizin gözünüz üzerindeyse içim rahat eder o zaman.
- Sen yine de irtibatı koparma. Ona tekrar ulaşmaya çalıştıklarında sana soracağı şeyler olacak. Nasıl davranman gerektiğini biliyorsun.
- Biliyorum savcım. İyi geceler.
...
Telefonu kapattı ve cam küllüğün içinde telefondan çıkardığı hattı yaktı.
....
Sabah Suna'nın sesiyle uyandı Verda. 'Hadi uyan, geç kalıyoruz. Kahvaltı hazır. Akşam sana ayırdığım yemeği de yememişsin zaten. Verdaaaaa hadi.'
Uyanıp kısa bir duş aldı. Başına havlusunu sarıp mutfağa doğru yol aldı. Evden çıkmak için bir saatten fazla zamanları vardı. Hazır olan sofraya oturdu ve Suna çayları koyarken;
- Sana güvenip sözleşmeyi detaylıca okumadım. Beni neyin içine soktuğunu ne zaman anlatacaktın?
- Pardon neyin içine sokmuşum ben seni? Aynı sözleşmeyi ben de imzaladım hem. Şirketin çalışma prensibi bu. Bilgilerini kimse ile paylaşmayacaklarına dair garanti de veriyor o sözleşme. Hem sen söyle bakayım, ilk günden neyin mesaisi bu? Ben uyurken saat 12'ye geliyordu.
Verdaaa o boynundaki çizik nasıl oldu?
- Tufan beyin ilk iş günü hediyesi. Ne olacak?
- Nasıl yani, açık konuşsana kızım.
- Benim mesaiye kaldığımı tahmin etmemiş dediğine göre. Hoş o kadar kontrol manyağı adam içerde birinin olup olmadığını nasıl es geçer orası da ayrı mevzu. Neyse alarm sistemini kontrol etmek için gelmiş. Yüz tanıma programına yakalanmamak için kar maskesi takmış. Restorasyon odasının çıkışında beni görünce tepkilerimi denemek istemiş. Sanırım tepkimden yeterince pişman olmuştur.
- Nasıl yani, ne yaptın ki?
- Ne yapacağım Suna? Adam boğazıma bıçak dayadı, kendimi kurtarmak için bacak arasına dizimle vurdum. Tuhaf biri demiştin ama manyak olduğunu söylememiştin. Ömrümden ömür gitti dün gece.
- Verda nasıl tahmin edebilirim böyle bir şey olacağını? Bilseydim seninle beklerdim. Nasıl döndün peki, taksi bulabildin mi?
- Beni korkuttuğu için suçluluk duydu sanırım eve kadar bıraktı. Evinin adresini biliyor Suna. Benim Cunda'daki evimin adresini bile biliyor. Sence de gerilmem normal değil mi?
- Evet Tufan bey çok kontrolcüdür. Ben zor da olsa alıştım. Sen de alışacaksın. Ama bahsettiğin gibi manyak biri değildir. Dün yaşadıklarınız tamamen olağan dışı şeyler bence. Yoksa bilerek sana zarar vereceğini asla düşünmem. Neyse hadi acele et. Bir saatten az vaktimiz kaldı hazırlanmak için, bugün ne giyeceksin?
- Elime ne gelirse onu Suna. Bugün işe gidebildiğime şükret.
- Yapma Verda, sana güveniyorum hadi bırak sofrayı. Yardımcı birazdan gelir, o halleder.
Odasına çıktı ve hâlâ nemli olan saçlarını kuruttu önce. Yıkanınca iyice isyankar bir halde bukleleniyorlardı. Saçlarını yatıştıran ve şekil vermesini sağlayan, yasemin kokulu saç kremini sürdü ve dolabının karşısına geçti. Düzenli biriydi, renk uyumuna dikkat ederdi. Kıyafetlerini asarken bile sıcak ve soğuk renkler diye ayırmıştı. Havaya baktı önce, Kasım ayının başları olduğu için kapalı bir gökyüzü vardı. Muhtemelen yağmurlu olacaktı. Yüksek bel, koyu gri, bel ve basen kısmı oturan ama paçalara doğru bollaşan kumaş pantolon üzerine beyaz saten gömlek ve kombini tamamlayan uzun siyah ceketi giydi. Oldukça resmi bir görüntüydü aynadaki. Madem ciddi bir iş yeriydi çalıştığı yer, renk cümbüşüne girmenin bir anlamı yoktu. Her zamanki makyajını yaptı ve dün kullandığı çanta ve ayakkabıları bugün için de uygun gördü. Parfümünü sıkarken Tufan bey'in dün gece söyledikleri aklına geldi.
"Korkunun kokusunu aldım küçük hanım. Yasemin, bergamot ve limon çiçeği..." adamda da ne burun varmış diye geçirdi içinden.
Odasından çıktığında Suna'nın girişteki aynada görünüşünü kontrol ettiğini gördü ve unuttuğu şeyi hatırlayıp odasına tekrar döndü. Çekmeceden siyah üzerine beyaz ve soluk sarı, küçük çiçek detaylı, ipek bir fular alıp boynuna bağladı. Gömleğinin açık yakasından dün gece boğazına dayanan soğuk çeliğin izi görünüyordu. Kimseye açıklama yapmak zorunda kalmak istemedi.
Verda'nın kıyafetini gören Suna;
- Kızım ne bu ciddiyet? Alman mürebbiyeler gibi olmuşsun. Tek farkın saçını topuz yapmaman. O kadar renkli şey aldık sana. Gidip en sıkıcı kombini yapmışsın.
- Suna bunu mu tartışacağız şimdi. Üstelik benim gayet içime sindi. Senden başka kimseyi rahatsız edeceğini de düşünmüyorum.
- Aman be, her zamanki gibi sıkıcısın işte. Bi açamadın kendini.
- Sonbahardayız güzelim, yaprak dökme mevsimi. Bahar gelsin düşünürüz.
Gülümseyerek çıktılar asansörden ve Suna'nın aracını kapalı garajdan çıkaran görevliye baş selamı verip, hafif hafif atıştırmaya başlayan yağmurun eşliğinde galeriye doğru yola çıktılar.
Tufan Acar, her zaman olduğu gibi mesai saatinden bir saat önce gelmişti ofise. Yıllardır tek başına yaşadığı dairesi, galeri ile aynı sokaktaydı. Dünden yarım bıraktığı bir kaç dosyayı incelemeye koyuldu ve her gün 8:50' de kapısını çalıp kahvesini getiren Nergis girdi içeriye. Kahveyi bırakıp çıkarken 'başka bir isteğiniz var mı?' diye sordu, alışkın olduğu üzere 'hayır' cevabını beklerken; 'Verda Yılmaz gelince, restorasyona başlamadan yanıma uğrasın' dedi, her zamanki soğuk ve soru kabul etmeyen uslubuyla. 'Pekâlâ' diyip çıktı odadan Nergis.
Aynı dakikalarda binadaki güvenlik noktasından geçen Verda ve Suna birbirlerine kolay gelsin diyerek çalışma alanlarına doğru ayrıldı.
Alt kata inen Verda, Nergis'e günaydın demek için olduğu masaya doğru yönelmişti ki, Tufan Bey'in kapısı açıldı ve Nergis çıktı.
- Günaydın Verda. Tufan bey restorasyona başlamadan önce seninle konuşmak istiyor.
- Günaydın, bir sorun mu var?
- Bilmiyorum. Az önce gelince direk yanıma uğrasın dedi. Bekletme istersen.
Alışılmış bir yüz mimiği olarak kullandığı gülümseme ifadesini Verda'ya sunan kadın, başıyla Tufan Bey'in kapısını işaret etti. Dün gece yaşadığı gerginliği yeni yeni üzerinden atmış olan Verda, derin bir iç çekerek aynı sıradan gülümseme ile Nergis'e baktıktan sonra odaya yönelip kapıyı çaldı ve 'gel' komutunu aldıktan sonra içeri girdi. Kapı ile masa arasındaki uzun sayılabilecek mesafeyi adımladıktan sonra masasında yine önündeki işle ilgilenip konuğunun yüzüne bakmayan kaba adamın karşısında dikilip;
- Beni beklediğinizi söylemişsiniz, buyrun.
Sessizlik sessizlik, çıldırtan sessizlik...
- Muhasebeye uğramamışsın. Sanırım kalmayı seçtin.
- Başladığım işi bitirmeden bir yere gitmeyeceğimi söylemiştim. Beni neden görmek istediniz? Bir sorun mu var?
- Bilmem, var mı?
- Onu siz söyleyeceksiniz Tufan Bey.
Verda içeri girdiğinden beri ilk kez başını kaldırıp muhatabının yüzüne baktı adam. Bu Verda için oldukça can sıkıcı bir durumdu. Birileriyle konuşurken göz göze bakmayı yeğlerdi hep ama bu adamın ki usul erkan bilmezlikten çok daha fazla, küçümser bir tavırdı.
- Otursana
- Böyle iyi efendim.
- Rica etmedim!
Bu emrettim demek oluyordu ve Verda sinirden alnındaki asi damarın kabardığını hissetti. Denileni yaptı ve oturdu. Yine sessizlik...
Huzursuzca kıpırdanıp, boynundaki fuları gevşetmeye çalıştı.
- Rahatsız oluyorsan neden taktın?
- Çünkü boynumda görünmesini istemediğim bir iz var.
Adam birden kalktı oturduğu yerden, masa lambasının coşkun ışığının altından çıktı ve Verda'nın arkasından dolaşırken hızlı bir ustalıkla boynundaki fuları çözdü ve Verda neler olduğuna anlam veremeden lambanın başını Verda'ya doğru çevirerek boynuna doğru eğildi. Gözünde kalın çerçeveli gözlükler vardı ve neredeyse 10 santimlik mesafeden Verda'nın boynunu incelemeye başlamıştı. 'Bunu ben mi yaptım?' Dedi yaklaşık iki santimlik, yeni yeni kabuk bağlamaya başlamış ve etrafı kızarmış çiziği incelerken.
Verda kendini geri çekerek boğazını temizledi ve 'küçük bir şey, birilerinin dikkatini çekip açıklamak zorunda kalmamak için bağladım o fuları zaten' dedi adamın elindeki fulara uzanırken. Adam geri çekti elini ve 'açık kalırsa daha çabuk iyileşir' dedi.
Şaka mıydı bu? O kadar inceleme, ve 'ben mi yaptım?' Sorusu üzerine bir özür bile dilemeyecek miydi? Verda yerinden kalktı ve ayakta burun buruna geldi adamla. Bir adım geri çekilmek istedi ama oturduğu koltuk buna müsade etmedi. Adam da geri çekilmek gibi bir kibarlık göstermeden öylece dikiliyordu. Kendini topladı ve;
- Tufan bey, eğer başka bir şey yoksa işimin başına dönebilir miyim?
Diye sordu.
-Başka birşey var. Odaya 17.yy' a ait, imza alanı yıpranmış bir tablo bıraktım. Elindeki işi şimdilik bırak ve yarına kadar o tablonun restorasyonunu bitir. Bir şeye ihtiyacın olursa ben burdayım.
- Hasara bakıp ne kadar zamana ihtiyacım olduğunu bildiririm. Yardıma ihtiyacım olacağını düşünmüyorum. Kolay gelsin.
Kapıyı kapatıp odadan çıkan Verda'nın arkasından, elinde tuttuğu fulara bakan adam; "olacak küçük hanım" dedi...