yazardan...
bir buçuk yıl... bir buçuk yıl geçmişti, ama Havsa daha o lânet ettiği geceyi asla unutmamış, Demir'in siluetini sürekli Ankara'nın kalabalığına bulmaya çalışmıştı...
daha bugün Çağlatay ile bir eczane önünde karşılaşmıştı... ve aynı günün akşamı Demir'i kanlı canlı görmüştü. beklemiyordu. ama kalbî ağzına gelecek kadar hızla atıyordu...
Havsa, elindeki tepsiye öyle bir asıldı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Demir’in o buzdan ve çelikten örülmüş sesi ismini telaffuz ettiğinde, zaman restoranın o loş, ahşap kokulu tavanında asılı kaldı. Genç kızın zihninde bir buçuk yıl öncesinin o mahşer yeri; barut kokusu, feryatlar ve sedyelerin mermerde çıkardığı o tiz sürtünme sesleri canlandı. Karşısında oturan bu adam, o gece hayat kurtaran bir dev değil, ölümü avuçlarında taşıyan bir savaşçıydı... ve hala dimdikti...
Demir, oturduğu sandalyede milim kıpırdamadan Havsa’yı süzdü. Üzerindeki garson önlüğü, yorgunluktan hafifçe çökmüş omuzları ve şaşkınlıktan büyümüş o orman yeşili gözleri... Havsa, Demir’in sert bakışları altında ezilmek yerine, derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Kırılganlığı, sadece bakışlarının ucunda asılıydı; duruşu ise bozkırın ayazına direnen bir başak kadar mağrurdu.
"Buradayım," dedi Havsa, sesi titrese de geri adım atmadı. "Hayat... Herkesi bir yere savuruyor Demir Bey. Sizi operasyon sahalarından, beni stajyer doktorluktan bu kuytu masaya kadar getirdiği gibi."
Demir, "Demir Bey" hitabıyla hafifçe kaşlarını çattı. Masanın üzerindeki ellerini yavaşça çözüp arkasına yaslandı. Bakışları, Havsa’nın omuzlarına dökülen kızıl buklelerde bir an takılı kaldı. O geceki ateşin haresi, şimdi restoranın sarı ışığı altında daha bir hüzünlü parlıyordu.
"Stajyer doktorluktan garsonluğa..." dedi Demir, sesi bir yargılama değil, salt bir gözlem gibi buz gibiydi. "Sert bir düşüş olmuş Havsa. O gece o kadar merminin arasında insan yaşatmak için çırpınan o kız nerede?"
Havsa, acı bir tebessümle başını yana eğdi. Gözlerindeki yeşil, bir gölün dibindeki yosunlar gibi karardı. "İnsan yaşatmak sadece neşterle olmuyor Demir Bey. bazen vicdanının sesini susturmak için başka hayatların hizmetine girersiniz. Sizin gibi... Üniformanızı çıkarıp sivil kıyafetlerle bu köşeye sığındığınız gibi."
Demir, ilk kez bir sivilin, hem de bu kadar kırılgan görünen bir kadının karşısında savunmasız kaldığını hissetti. Havsa, Demir’in o zırhını tek bir cümleyle delip geçmişti. Demir, masanın üzerindeki boş bardağa bir anlık bakış atıp tekrar Havsa’ya döndü.
"Benim sığınağım yok Havsa," dedi, sesi bozkır rüzgarı gibi kuru ve sertti. "Ben sadece nöbet yerimi değiştirdim. Ama sen... Sen bu ellerle hayat kurtarmalıydın. Bu masaya bir çorba bırakmak için fazla yetenekliydin o gece."
Havsa, elindeki tepsiyi sıkarak bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldığında, Demir’in burnuna o tanıdık, hafif sabun ve Ankara rüzgarı kokusu doldu. "Yeteneğim o gece, o sedyelerin üzerinde kalmadı tabi" diye fısıldadı Havsa. "Sizin koruduğunuz o sınırlarda kaç canın yandığını gördükçe, dikiş atmaktan yoruldum. Şimdi sadece... Sessizlik istiyorum."
Demir, bakışlarını bir saniye bile kaçırmadan Havsa’yı izledi. Bu kız, göründüğünden çok daha büyük bir enkazın altından kalkmıştı, belliydi. Demir, cebinden bir sigara çıkarmak için hamle yaptı ama restoranın kapalı alanı olduğunu hatırlayıp durdu. boğuluyordu, ve sigara içmek istiyordu. bir yandan Mert'ten haber gelmemesi, bir yandan bu kızıl affet derken, Demir köşeye sıkışmış gibi daralmış, nefes alamıyordu. ama asl dışa vurmadan O sert, tavizsiz duruşu ilk kez hafifçe yumuşadı.
"Sessizlik iyidir," dedi Demir, sesi bu kez biraz daha insani bir tınıya bürünerek. "Ama bazen sessizlik, en gürültülü çığlıktır. Otursana... Sipariş falan istemiyorum. Sadece... Anlat bakalım, o geceden sonra ne oldu da o önlüğü bıraktın?" dedi içindeki tarifsiz duyguları bastırarak.
Havsa, Demir’in bu beklenmedik, otoriter ama içinde bir nebze şefkat barındıran daveti karşısında duraksadı. Restoranın öbür ucundaki diğer garsonlara bir bakış attı, sonra tekrar Demir’in o kaya gibi sağlam duran çehresine baktı. Demir Karsoy, sadece bir asker değil; Havsa’nın hayatındaki en kanlı gecenin tek canlı tanığıydı.
Yavaşça sandalyeyi çekti ve masanın ucuna, bir kuşun dala tünemesi gibi ürkekçe oturdu. "O gece..." dedi Havsa, sesi derin bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi yankılandı. "O gece size hayran kaldım doğrusu.. nasıl onca ölümü üzerinize çekip, bu kadar güçlü durabiliyorsunuz anlamış değilim" dedi fısıltıyla.
Demir’in gözleri kısıldı. Masanın altındaki bacağı, Mert’ten gelen bir haber beklercesine huzursuzca titrerken, karşısındaki bu kızıl saçlı gizem, Demir’in hayatındaki en zorlu "sorguya" dönüşmek üzereydi. hayranlık duyulacak bir mesleği yapıyordu, ama hiç daha önce kimseden kendi adına böyle bir iltifat almamıştı...
Demir, masanın üzerindeki boş bardağı parmaklarının arasında yavaşça döndürürken, gözlerini Havsa’nın okyanus yeşili bakışlarından ayırmadı. Sesi, bir sorgu odasının soğukluğunu taşısa da içinde bastıramadığı bir merak kırıntısı vardı.
konuyu tekrar başa sardı, "Israr ediyorum Havsa," dedi Demir, kelimeleri birer mermi gibi ağır ağır dökerek. "O gece, o toz toprak içinde bir askerin damarını dikerken gözlerinde gördüğüm o hırs... Nereye gitti? Neden bıraktın stajyerliği? Neden bu önlüğün arkasına saklandın?"
Havsa, hafifçe geriye yaslanıp omuzlarına dökülen kızıl buklelerini parmak ucuyla geriye itti. O an, restoranın loş ışığı saçlarının her telinde bakır bir yangın başlattı. Demir’in burnuna, daha önce hiç tanık olmadığı bir koku sızdı; yağmur sonrası toprak gibi taze, ama bir o kadar da egzotik ve hüzünlü... Demir, hayatı boyunca sadece barut, ter ve postal boyası kokusuna alışmıştı. Bir kadının bu kadar yakınında, bu kadar savunmasız ama bir o kadar da güçlü duruşu, onun yıllardır ördüğü o aşılmaz duvarlarda ilk kez derin bir çatlak açtı. Kalbi, nizamiyede nöbet tutan bir asker gibi tetikteydi; ama bu kez düşman dışarıda değil, tam karşısında, yeşil gözlerin derinliklerindeydi...
Havsa, bu sorularla acı bir tebessümle başını iki yana salladı. "Bırakmadım Demir Bey," diye fısıldadı, sesi buğulu bir cam gibi kırılgandı. "Hâlâ Adli Tıp Kurumu’ndayım. Gündüzleri o ruhsuz, soğuk bedenlerin arasında; kimsenin sormadığı soruların cevaplarını arıyorum. Ölümün o sessiz dilini çözmeye çalışıyorum. Stratejik bir görev bu, evet... Ama akşamları..." Elindeki tepsiyi yanındaki sandalyeye bıraktı. "Akşamları o morgun o dondurucu sessizliğinden kaçmak, yaşayan insanların gürültüsüne karışmak için buradayım. Garsonluk benim nefes alma alanım. Canlı birine bir bardak su vermek, ölü birinin hikayesini yazmaktan daha kolay geliyor bazen."
Demir, kadının bu itirafı karşısında kaskatı kesildi. Tek tabanca takılmaya, duygularını rütbesinin altına gömmeye alışmış bir adam için Havsa’nın bu samimiyeti, çözülmesi zor bir şifre gibiydi. Hiçbir kadın onun o sert, aşılmaz duvarlarına bu kadar pervasızca tırmanmaya cesaret edememişti.
Havsa, masaya biraz daha sindi. Sesi, restoranın gürültüsünden sıyrılıp sadece Demir’in duyabileceği bir frekansa indi. "Siz..." dedi merakla. "Siz son bir yıldır hiç görünmediniz. Neredeydiniz? Çağatay nasıl? Kardeşinin yasını hâlâ tutuyor mu? O gece... Defne’nin bedeni önüme geldiğinde, Çağatay’ın omuzlarının çöküşünü hiç unutamadım. çığlıkları hala kulağımda..."
Demir’in zihninde bir şimşek çaktı. Çağatay’ın kardeşi Defne... O kapkaranlık gece, morgun o steril beyazlığı...demek Havsa oradaydı. Defne’nin o narin bedenini, bir askerin kardeşi olmanın bedelini ödeyen o genç kızı, Havsa karşılamıştı. Demir, yutkunarak bakışlarını sertleştirdi. Bu kadar detayı bilmesi, aralarındaki o görünmez bağı daha da gerginleştirmişti.
"İyi..." dedi Demir, sesi kestirip atan bir bıçak darbesi gibiydi. "Kendini toparladı Çağatay. Son bir yıldır bir görev için şehir dışındaydık. Zorluydu ama bitti, döndük işte."
Havsa, Demir’in bu kısa ve soğuk cevabını umursamadı. Bakışları, masanın üzerinde duran, eklemleri yer yer açılmış, silah tutmaktan nasır tutmuş o devasa ellere kaydı. Dayanamadı, parmak uçları havada asılı kaldı; dokunmakla dokunmamak arasındaki o ince çizgide dans etti.
"Belli..." dedi Havsa, bakışlarını ellerinden çekmeden. "Baksanıza ellerinize... Sürekli silah tutmaktan, tetiğe asılmaktan elleriniz taş kesilmiş Demir Bey. Bu eller artık birini sevmeyi, birine şefkatle dokunmayı unutmuş gibi duruyor. Sadece yok etmeye programlanmış birer makine gibi..."
Demir, bu kadar doğrudan ve derin bir gözlem karşısında ne yapacağını bilemedi. Hayatı boyunca "Nasılsın?" sorusuna bile "Sağ ol" diyerek cevap veren bu adam, şimdi bir kadının ellerindeki nasırlardan ruhunu okumasına izin veriyordu. ve bu Demir için uyarı sisteminin çökmesi demekti...
Duygusuz görünmeye çalışan o sert çehresini bozmadan, boş ve karanlık bir bakışla Havsa’nın gözlerinin içine baktı.
"Eee?" dedi Demir, sesi buz gibi bir tınıyla yankılandı. "Konu ne şimdi Havsa? Elimin nasırı mı, yoksa benim nerede olduğum mu? Sadede gel."
Havsa, Demir’in bu korumacı refleksine karşı sadece gülümsedi. Bu gülümseme, Demir’in içindeki o vahşi atı evcilleştirecek kadar yumuşak, ama gerçeği yüzüne vuracak kadar keskindi.
Restoranın loş ışıkları altında, Demir’in masasında asılı kalan o gergin sessizlik, ceketinin iç cebinden gelen keskin bir titreşimle bozuldu. Demir, profesyonel bir refleksle elini cebine attı; hareketleri bir çatışma anındaki kadar hızlı ve netti. Telefonun ekranını aydınlatan ışık, yüzündeki o sert hatları bir anlığına belirginleştirdi...
Gelen mesaj Mert’tendi.
Demir, karşısında kendisini pürdikkat izleyen Havsa’yı bir anlığına unutarak Mert'in attığı videoyu açtı. Ekranda, zifiri karanlığın içinde hızla akıp giden asfaltın üzerinde titreyen bir görüntü belirdi. Mert’in o nevi şahsına münhasır, hafif sarsak ama samimiyet dolu sesi telefonun hoparlöründen cızırtıyla süzüldü,
"Abim benim beee! Sen olmasan ben bu yola düşmezdim, bu cesareti kendimde bulamazdım... Sağ ol, var ol! Söz veriyorum abim; Sülo’yu alıp getirdiğimde, ilk senin elini öpmeye geleceğiz. Sen kralsın kral!"
Videonun altına düşülen o imla hatalarıyla dolu, heyecan kokan notu okurken Demir’in dudaklarının kenarında, buz tutmuş bir gölde açılan ilk çatlak gibi, istemsiz ama derin bir tebessüm yeşerdi. O sert, disiplinli üsteğmen gitmiş; yerine kardeşinin mutluluğuyla içi ısınan o abi gelmişti.
Havsa, ise bu ani değişim karşısında bir an duraksadı. Demir’in o sarsılmaz maskesinin ardındaki bu yumuşaklığı yakalamak, bir hazine bulmak gibiydi. Hafifçe öne eğildi, orman yeşili gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi.
"Sevgilinizden galiba?" diye sordu, sesindeki merakı gizleme gereği duymadan. "Hani o az önceki sirke satan yüzünüz, bir saniyede bayram havasına döndü de..."
Demir, Havsa’nın sesiyle daldığı o kardeşlik ikliminden aniden sıyrıldı. Sanki bir suç işlerken yakalanmış gibi toparlandı, telefonu hızla kapatıp ekranı masaya gelecek şekilde bıraktı. Yüzündeki o nadir tebessümü, bir emirle geri çekilen bölükler gibi saniyeler içinde sildi.
"Efendim?" dedi Demir, sesini tekrar o tanıdık, kuru tona ayarlayarak. Havsa geri adım atmadı. "Diyorum ki, gelen bildirim diyorum... Sevgilinizden olmalı. Yoksa bu kadar sert duvarları olan bir adamı, bir telefon ekranı bu kadar kolay gülümsetemez."
Demir, başını yavaşça yana eğdi. Bakışları, restoranın tavanındaki ahşap oymalara kaydı, sonra tekrar Havsa’nın meraklı yüzüne döndü. "Yok," dedi kestirip atarak. "Sevgilim falan yok Havsa. İşle ilgili bir durum, bir raporun sonucu geldi sadece."
Havsa’nın dudakları kuşkulu bir şekilde büzüldü. "Sizin işte tebessüm var mıydı ki Demir Bey? Ben sizi hep barut kokulu, asık suratlı raporların arasında hayal ediyordum."
Demir, derin bir iç çekerek sırtını sandalyeye iyice yasladı. "Bizim meslekte tebessüm edecek pek bir şey yok, haklısın," dedi, sesi bir öğüt verir gibi derinden geliyordu. "Gurur var, onur var, bazen de sadece bitmek bilmeyen bir yas var. Ama... Ama bazen aile olunca, o kan bağı olmayan ama candan öte olan kardeşler devreye girince, tebessüm de oluyor. Sıcak bir nefes de..."
Havsa, Demir’in bu "aile" vurgusundaki derinliği sezmişti ama kadınca bir dürtüyle konuyu asıl merak ettiği yere, o boşluğa çekti. "Yani..." dedi, sesini biraz daha düşürerek. "Sevgiliniz gerçekten yok mu?"
Demir’in kaşları, bir sorgu esnasındaymış gibi hafifçe kısıldı. Havsa’nın bu ısrarı, onun o alışık olmadığı sulara girmesine neden oluyordu. "Hayır, yok," dedi net bir şekilde.
Havsa, emin olmak istercesine, saçlarını bir kez daha kulağının arkasına atıp o yeşil gözlerini Demir’in karanlık bakışlarına sabitledi. "Hiç mi yok? Yani hayatınızın hiçbir döneminde o nasırlı elleri tutacak, o sert omuzlara başını yaslayacak kimse olmadı mı?"
Demir, bu soruyla birlikte hayatının o ıssız, sadece operasyonlarla ve görevlerle dolu on beş küsur yılını bir anlığına gözden geçirdi. Cevabı, bir merminin namludan çıkışı kadar sert ve dürüsttü, "Hiç yok, hiç olmadı... Ve bu gidişle hiç olmayacak da Havsa. Benim hayatımda bir kadına yer yok. Ben toprağa, göreve ve omuz omuza verdiğim adamlara zimmetliyim."
Havsa, bu kesin reddediş karşısında hafifçe irkildi. Demir’in bu "hiç olmayacak" deyişindeki o sarsılmaz kararlılık, genç kızın içindeki bir telleri titretmişti. Hafifçe toparlandı, eline aldığı tepsiyi düzeltirken yüzüne mesafeli ama merakını hala taze tutan bir ifade yerleştirdi.
"Yani... Ben öyle sordum işte. Meraktan. Adli Tıp alışkanlığı diyelim, canlıların gizemlerini çözmek bazen ölülerinkinden daha zor oluyor da," dedi ve hafif bir tebessümle masadan uzaklaşmaya yeltendi. Ama gitmeden önce attığı o son bakış, Demir’in "asla" dediği o dünyada çoktan bir fırtına koparmıştı bile.
Demir, Havsa’nın o orman yeşili gözlerindeki derinlikte daha fazla kaybolmak istemiyormuş gibi aniden sandalyeyi geriye iterek ayağa kalktı. Hareketleri bir yaydan fırlayan ok kadar ani ve sertti. Havsa, bu ani kalkışla irkilerek elindeki tepsiyi masanın kenarına bıraktı. "Nereye?" diye sordu genç kız, sesi bir anlık boşlukla titreyerek.
Demir, çatık kaşlarının altından ona bakıp soğuk bir ifadeyle, "Pardon?" dedi. Bu kelime, aralarındaki o bir anlık insani yakınlaşmayı bıçak gibi kesip atan, rütbeli bir adamın savunma kalkanıydı.
Havsa boğazını temizleyip hafifçe kızararak toparlanmaya çalıştı. "Yani... Şey, daha bir şey sipariş etmediniz de. Menüye bile bakmadınız." Demir, sol kolundaki metal kordonlu saate sert bir bakış attı. Zaman, onun için bir disiplin meselesiydi ama asıl mesele, bu masada kalırsa o nasırlı ellerinin titremeye başlayacağı korkusuydu. "İzin sürem bitmek üzere. Gitmem gerek," dedi ve kapıya doğru kararlı bir adım attı.
"Bekleyin!" Havsa’nın sesi arkasından yetişti. "Benim de mesaim bitti. Beraber çıksak olur mu? Yani... Karanlık bastırdı, durak biraz uzak da." Demir duraksadı. Sırtı Havsa’ya dönükken bir an tereddüt etti. Normalde "Bir taksi çağır, ya da bu restoranın önü taksi kaynıyor" der, geçerdi. Ama o kızıl buklelerin ve o hüzünlü Adli Tıp hikayesinin hatırı, profesyonel sertliğini esnetti. Başını hafifçe çevirip, "Tamam," dedi tok bir sesle...
Havsa’nın yüzünde çocuksu bir minnet belirdi. "Tamam! Lütfen beş dakika bekleyin, hemen üstümü değiştirip geliyorum!" diyerek mutfak kısmına doğru adeta koştu. Demir, olduğu yerde kalıp onun arkasından bakarken kendine kızdı. Neden bekliyordu? Neden bu kızla beraber yürümeyi kabul etmişti? Kendi içindeki bu karmaşadan kaçmak için dışarı çıktı.
Restoranın dışındaki serin Ankara havası yüzüne çarptığında, cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Dumanı b
Ankara'nın soğuk karanlığına savururken, nizamiyedeki o kilitli hayatını düşündü. sesiz, sakin ve kadın eli değmemiş nasırlı elleri... Tam o sırada telefonu, bir feryat gibi titremeye başladı. hızla telefonu çıkartıp Mert diye sevinecekken, Arayanın Ömer olduğunu ekrandan gördü.
Demir telefonu açtığı an, hoparlörden Ömer’in kontrolünü kaybetmiş, panik dolu sesi döküldü, "Demir! Demir neredesin lan? Askeriyeye baktım, yoksun! Kimse nerede olduğunu söylemiyor!"
Demir’in tüm kasları kasıldı. "Buradayım aslanım, dışarıdayım. Ne oldu? Bu halin ne?"
"Narin..." dedi Ömer. Sesi, sanki bir uçurumun kenarında asılı kalmış gibi titriyordu. "Narin birden bayıldı Demir! Anlamadım, şu istedi, mutfağa gidip, geri döndüğümde suyu vereceğim an bir anda ellerimin arasından kaydı gitti. Hastanedeyiz şimdi... Sedye ile götürdüler, içeri almıyorlar beni. Demir, yine mi? Yine mi kaybediyorum onu?" Ömer’in sesindeki o saf dehşet, Demir’in zihninde o kanlı hastane koridorunu canlandırdı. Ömer’in deli gömleği içindeki feryatları, Narin’in o öldü sanılan simsiyah torbadaki hali... Demir, dostunun bu travmayı bir kez daha kaldıramayacağını biliyordu. Eğer şimdi orada olmazsa, Ömer o hastaneyi birbirine katardı.
"Hangi hastane? Söyle hemen!" diye gürledi Demir. Ömer hastanenin adını fısıldar fısıldamaz, Demir sigarasını yere fırlatıp botunun ucuyla ezdi. Restoranın önünde bekleyen hazır taksiye doğru atıldı. Havsa’yı, bekleme sözünü, o kızıl saçlı hayali bir saniyede sildi attı. "Bas çabuk!" dedi taksiciye, sesi bir saldırı emri kadar keskindi. Taksi, lastiklerinden dumanlar çıkararak karanlığın içinde kayboldu...
Tam üç dakika sonra, Havsa restoranın kapısından dışarı çıktı. Üzerinde hafif bir trençkot, saçlarını özensizce tepesinde toplamış, yüzünde bir buçuk yıl aradan sonra ilk kez birini beklemenin verdiği o ürkek heyecanla etrafına bakındı.
"Demir?" diye seslendi yavaşça. Sesine sadece sokağın uzaklardan gelen uğultusu cevap verdi. Havsa, restoranın önündeki boşluğa, Demir’in az önce durduğu yere baktı. Yerde, hala dumanı tüten bir sigara izmariti duruyordu. Eğilip ona baktı; Demir’in orada olduğunu kanıtlayan tek şey o küçük, ezilmiş tütündü.
Havsa’nın omuzları yavaşça çöktü. İçindeki o minik umut ışığı, Ankara’nın ayazında bir anda sönüverdi. "Yine gittin," diye mırıldandı. "Yine o barut kokulu dünyana kaçtın." Gözleri doldu ama ağlamadı. O, Adli Tıp koridorlarında ölülerin sessizliğine alışmıştı; şimdi bir canlının sessizliğiyle cezalandırılıyordu. Oysa Demir, bir hayal değil, ulaşılması imkansız bir kaleydi. Havsa, elini cebine atıp başını öne eğdi ve karanlık sokakta, o devasa yalnızlığıyla baş başa yürümeye başladı. Demir’in bıraktığı boşluk, sokaktaki karanlıktan daha derindi...