bir kıskançlık meselesi

2187 Words
yazardan... Ankara’nın ayazı, Havsa’nın yüzüne bir tokat gibi çarparken sokağın lambaları titrek bir ışıkla asfaltı yıkıyordu. Havsa, Demir’in az önce durduğu, botunun izini bıraktığı o boşluğa bakarken kalbindeki sızının genizini yaktığını hissetti. Bir buçuk yıl beklemişti; bir saniye daha bekleyememiş miydi? Demir Karsoy, yine başladığı gibi, bir fırtına gibi gelip her şeyi darmadağın ederek sessizliğe gömülmüştü... Demir ise, bindiği taksinin içinde adeta bir kafese kapatılmış aslan gibiydi. Eli sürekli vites koluna gidiyor, şoföre "Bas!" diye kükrememek için dişlerini birbirine kenetliyordu. Ömer’in o yıkılmış sesi, telsizden gelen bir yardım çağrısı gibi zihninde yankılanıyordu. Narin... O kız, bu günlere gelmek için çok çabalamıştı. Demir, Narin’i kendi kız kardeşi gibi bellemişti; onun solması, Ömer’in kıyameti demekti... Taksi hastanenin acil girişinde lastiklerini yakarak durduğunda, Demir daha araç tam durmadan kapıyı açıp kendini dışarı attı. Askeri bir disiplinle merdivenleri üçer beşer çıktı. Koridorun sonunda, beyaz fayansların üzerinde diz çökmüş, başını ellerinin arasına almış o dev adamı gördü. Ömer... "Ömer!" diye bağırdı Demir, sesi koridorda yankılanan bir emir gibiydi. Ömer, kan çanağına dönmüş gözlerini kaldırdı. Demir’i gördüğü an, bir çocuğun babasına sığınması gibi ayağa fırlayıp dostunun yakasına yapıştı. "Demir... Yine aynı şey oluyor. Ellerimin arasından kaydı gitti. Müdahale odasına aldılar, kimse bir şey demiyor!" Demir, Ömer’in titreyen ellerini sertçe kavrayıp aşağı indirdi. "Dik dur ulan!" dedi, sesi buz gibi ama teselli doluydu. "Narin güçlüdür. O o kadar barutun, ateşin içinden sağ çıktı. Bir bayılma mı yıkacak onu? Toparlan, sen böyle yıkılırsan o içeriden çıktığında kimin omuzuna yaslanacak?" Ömer dişlerini sıkarak kapıya baktı, öyleydi, Narin'in aşamadığı geçmediği engebe yoktu ama içi yine daralmış, yine o kötü günlere dönmekten korkuyordu... Aynı dakikalarda Havsa, karanlık Ankara sokaklarında omuzları çökmüş bir halde yürüyordu. Adımları onu nereye götürdüğünü bilmeden sürüklüyordu. Ancak mesleki bir dürtü, zihnindeki o karanlık bulutları dağıttı. Demir'in bu kadar alelacele gidişi sıradan bir kaçış olamazdı. O adamın gözlerinde gördüğü o ani gerginlik, sadece bir "görev" paniği değildi; bu, canından bir parça kopuyormuş gibi bir telaştı. anlık bir dürtü ile Cebinden telefonunu çıkarıp rehberdeki tek ortak tanıdıklarını, daha bu gün numarasını aldığı Çağatay’ı aradı. önce utansa da, başka türlü rahat edemeyeceğini anlayarak Derince yutkunup zihnindeki sesleri susturdu. Telefon üçüncü çalışta açıldı. Çağatay'ın sesi gürültülü bir ortamdan geliyordu. "Havsa? Bu saatte hayırdır?" oda Havsa'nın numarasını alıp da bu kadar çabuk aramasını beklemiyordu... Havsa yerin dibine girmek istese de yine de konuştu "Çağatay, senin arkadaşın Demir yanımdaydı, bir telefon geldi ve fırtına gibi gitti. Çok kötü görünüyordu. Bir şey mi oldu? Nereye gittiğini biliyor musun?" kendini bir münasebet içinde bulundurmak istese de onlar için hiç kimseydi. ve çok utanmıştı. zira Çağatay onu tersleyebilirdi de... Çağatay bir an sustu. Derin bir nefes aldığını duydu Havsa. "Narin... Bizim timden Ömer’in eşi. Acil hastaneye kaldırılmış. Demir muhtemelen oradadır. Şehir Hastanesi’ndeler." dedi üzgünce... Havsa’nın doktorluk refleksi anında devreye girdi. "Nesi var? Bilgi alabildiniz mi?" "Bilmiyorum Havsa, Ömer perişan haldeymiş. Demir onu toparlamaya gitti." Havsa telefonu kapattığında, az önceki hüzün yerini profesyonel bir kararlılığa bırakmıştı. Demir onu orada bırakıp gitmiş olabilirdi ama Havsa, o kanlı gecede olduğu gibi yine "yaşatmak" için oraya gitmeliydi. Üstelik Demir’in o sarsılmaz duvarlarının neden bu kadar çabuk yıkıldığını, o nasırlı ellerin kimin için titrediğini görmek istiyordu. Bir taksi çevirdi ve tek bir kelime söyledi: "Şehir Hastanesi, acil." Hastanenin steril kokusu Havsa’nın ciğerlerine dolduğunda kendini evinde gibi hissetti. Adli Tıp'ın soğukluğundan çıkıp, yaşayanların savaş alanına girmişti. Koridora girdiğinde, Demir’i gördü. Demir, duvara yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini müdahale odasının kapısına dikmişti. Ömer ise bir sandalyeye çökmüş, tespihini parçalayacakmış gibi çekiyordu. Ankara Şehir Hastanesi’nin acil servisi, gecenin bu saatinde bile bir savaş alanını andırıyordu. Demir, Ömer’in omuzlarından tutup onu ayakta tutmaya çalışırken, koridorun başında beliren o tanıdık silueti gördü. Havsa gelmişti; ama üzerinde o önlük yoktu, sadece sırtında yorgun bir çanta ve gözlerinde bitkin bir endişe vardı. Demir, kaşlarını çatarak ona doğru yürüdü. "Burada ne işin var?" diye sordu, sesi bu kez sert değil, şaşkındı. Havsa, Demir’in karşısında durup nefes nefese konuştu, "Çağatay’dan duydum... tim arkadaşın, Ömer'in eşini Narin’i buraya getirmişler. Demir, ben bir Adli Tıp stajyeriyim, canlı hastalara müdahale yetkim yok, biliyorsun. Ama buradaki Kadın Doğum nöbetçisi benim fakülteden üst dönemim. Dosyasına bakmasını, yakından ilgilenmesini rica ettim. adını Çağatay'dan aldığım an arkadaşıma sordum. Sadece... sadece içeriden doğru haber alabilmek için geldim." Demir, Havsa’nın bu dürüstlüğü ve çabası karşısında bir an duraksadı. Restoranda bıraktığı o "kırılgan" kız, şimdi bir dostu için tüm bağlantılarını zorluyordu. ve üşenmemiş onu orada bıraktığı hâlde izini sürürüp, gelmişti.. "Ömer mahvoldu," dedi Demir, başıyla dostunu işaret ederek. "Narin’in durumu ne, öğrenebildin mi?" dedi merkla. Havsa, telefonuna gelen mesajı okuyup başını kaldırdı. Gözleri buğulanmıştı. "Arkadaşım içeriden çıktı şimdi... Demir, durum sandığınızdan biraz daha karmaşık. Narin hanım bayılmış çünkü vücudu ağır bir şok yaşıyor. Ve... ve Narin hanım hamileymiş." dedi nasıl tepki vereceğini bilmeyerek. ama dudağına bir tebessüm ekerek az da olsa gülebilmişti... bu habere kim gelmezdi ki... Demir, duyduğu kelimeyle sanki bir mayına basmış gibi kaskatı kesildi. "Hamile mi?" dedi şaşkınlıkla. "Evet," dedi Havsa, sesi titreyerek. "Ama Adli Tıp’ta o kadar çok vaka gördüm ki... Travma sonrası gebelikler hep risklidir. Narin hanım ne yaşadıysa, bedeni üzerinde silinmez izler bırakmış. Şu an bildiğim kadarıyla iyi ve muhtemelen oda daha haber bekliyor. ama tutunur mu bilinmez... bebek, yani fetüs çok daha Yeni olduğundan annesinin taramalarla dolu annesinin bedenine tutundurma için bir takım tedaviler gerekebilir dedi arkadaşım..." Demir, ilk kez ne yapacağını bilemedi. Elini duvara dayayıp başını öne eğdi. O sert, tavizsiz Üsteğmen, bir bebeğin hayata tutunma ihtimali karşısında silahsız kalmıştı. Havsa, yavaşça yaklaşıp elini Demir’in o nasırlı, titreyen elinin üzerine koydu. nereden bu münasebeti bulmuştu bilmiyordu, ama Demir yadırgamadı bile. çünkü duydukları tamamıyla onu yerle bir etmişti. ya Narin'e bir şey olursa, yine Ömer'i o hâlde görürse diye derince yutkundu. Havsa'nın Dokunuşu bir tüy kadar hafifti ama etkisi bir deprem kadar sarsıcıydı. "Demir Bey..." dedi Havsa, sesi fısıltı gibiydi. "Siz o gece yüzlerce askeri o ateş hattından çıkardınız. Şimdi sıra Narin hanımda. O da bir asker eşi, o da savaşçı. Bırakmayacak." Demir, başını kaldırıp Havsa’nın gözlerine baktı. O an, Ankara’nın ayazı da, hastanenin o keskin kokusu da yok oldu. Sadece bu kızıl saçlı kızın verdiği o tuhaf güven duygusu kaldı. Demir, kolundaki nazik eline bakıp, "Sen..." dedi Demir, sesi derinden geliyordu. "Sen neden buradasın Havsa? Seni o restoranın önünde bıraktım, kalbini kırdım. Neden hala bizim için çırpınıyorsun?" diye sordu anlamsızca... Havsa, acı bir tebessümle cevap verdi, "Çünkü Demir Bey, Adli Tıp’ta her gün ölülerin hikayesini yazmaktan yoruldum. Bir kez olsun, yaşayan bir hikayenin parçası olmak istedim. Belki de... o hikayenin içinde siz olduğunuz içindir." bunu söylediği an belki utandı, veya kızdı kendisine ama Demir çoktan derin düşüncelere dalmıştı bile... Demir Ömer'e dönüp, onları en başından beri dinlediğini fark edince dudakları titreyen Ömer'i görmek ise sürpriz olmuştu... başını yana eğip, " gerçekten mi?... gerçekten hamile mi? baba mı oluyorum Demir?" gözlerinde ki kıpırtı, Demir'in içini dağlamaya yetmişti... ne de çok seviyordu karsını, ne de çok mücadele vermişti ölü bildiği karısı için... Ömer dudaklarını ısırarak, yanaklarına boşalan yaşlarla omuzlarını daha fazla dik tutamadı... ölmüş de dirilmişti... aylarca ölü bildiği karısı şimdi hamileydi... Demir dudaklarında nadir görünen tebessüm ile başını sallayarak " öyleymiş... Baba oluyorsun Ömercik..." dedi tebessümle... Hastanenin steril koridorundaki ağır hava, Narin’in odasından gelen hafif kıpırtılarla bir nebze olsun dağılmıştı. Demir, Ömer’in omuzlarını babacan bir tavırla sıkıp onu kapıya doğru yönlendirdi. "Hadi aslanım," dedi Demir, sesi yorgun ama gururlu bir tınıdaydı. "Gir içeri. Senin yerin şimdi karının ve o küçük mucizenin yanı. Biz buralardayız." Ömer, bir yanda baba olmanın verdiği o sarsıcı heyecan, diğer yanda dostunun bu saatte hastane köşelerinde süründürmenin verdiği mahcubiyetle duraksadı. Gözleri parlayarak Demir’e baktı. "Abi... Siz hanımefendi ile gidin isterseniz. Sizi de bu gece perişan ettim, dünyalara sığmıyor içim ama sizi de rahatsız ettim be..." Demir, o bildik "dedim dedik" tavrıyla kaşlarını çattı. "Ne rahatsızlığı ulan? Narin’i bir göreyim, tebrik edeyim hele bir..." dedi Babacan sesiyle. Tam o sırada Havsa, aradaki o gerginliği ve duygusallığı dengeleyecek o naif ama otoriter sesiyle araya girdi. "Bence," dedi Havsa, Demir’in koluna hafifçe dokunarak. yine bir temasta istememek bulunmuştu Z ve yine Demir bunu yapılamamıştı... "Bence bu özel anı eşiyle baş başa yaşamalı. Siz zaten can ciğer arkadaşsınız, anladığım kadarıyla. tebrik etmek için önünüzde koca bir ömür var. İnanın bana Demir Bey, bu ilk uyanış anında yalnız kalmaları en doğrusu." dedi profesyonel bir edayla. Demir, Havsa’nın mantıklı çıkışıyla duraksadı. Gözleri Havsa’nın kararlı yeşillerine çarptı, sonra Ömer’in sabırsız bekleyişine baktı. Kafasına yatmıştı. "Tamam," dedi başıyla onaylayarak. "Yürü git Ömer, bekletme kızı." Ömer minnetle odaya süzüldüğünde, koridorda sadece Demir ve Havsa kaldı. Hastanenin o bitmek bilmeyen uğultusu içinde bir anlık bir sessizlik oldu. Havsa, elindeki çantasını omzuna asıp hafifçe toparlandı. "O zaman... her şey yolunda olduğuna göre ben gideyim artık," dedi, gitmekle kalmak arasındaki o ince çizgide yürüyerek... Demir’in bakışları birden keskinleşti. Az önceki yumuşak halinden eser kalmamış, o şüpheci ve sorgulayıcı üsteğmen geri dönmüştü. "Bir dakika," dedi Demir, sesi bir sorgu odasının serinliğini taşıyordu. "Sen Çağatay’ın numarasını nereden buldun da aradın Havsa? Aranızda bir hukuk mu var benim bilmediğim?" dedi kaşlarını çatarak. Havsa’nın zihninde bu sabahın filmi hızla akmaya başladı. Sabahki o darmadağın hali geldi aklına; üzerinde Adli Tıp’ın o kan kokulu önlüğüyle, ruhu daralmış bir halde eczaneye doğru yürürken tesadüfen Çağatay'ı görmüştü. Çağatay, karşısında kardeşinin kopyası gibi duran bu kızıl saçlı kızı görünce sarsılmış; Havsa ise o anki boşlukla ona kardeşinin davasını, o acıyı unutup unutmadığını sorup dertleşmişti. Çağatay, ölen kardeşine olan o bitmek bilmeyen özlemiyle Havsa’ya bakmış ve Havsa'dan numarasını istemişti. ve aynısını Havsa'da yapmış, oda Çağlatay'ın numarasını almıştı... Havsa, Demir’in o delici bakışları altında gerilerek yutkunmaya çalıştı. "Hiç..." dedi, sesini sıradanlaştırmaya çalışarak. "Öyle... Bugün karşılaştık işte, bir eczanenin önünde. Oradan aldım." dedi Düz bir sesle... Demir’in kaşları iyice çatıldı. "Nasıl yani? Sokak ortasında karşılaştınız ve hemen numara mı alıp verdiniz?" dedi Sanki ilk defa duyulmuş bir şey gibi. Havsa, Demir’in bu korumacı ve kıskançlığa meyleden sorgusundan bunalarak, "Öyle oturduk konuştuk biraz, dertleştik sadece," dedi geçiştirmek ister gibi. Demir tam ağzını açıp daha sert bir soru soracakken, koridorun öbür ucundan yankılanan o hırçın ve sitemkâr ses sessizliği bıçak gibi kesti, "Lan Demir! Lan niye telefonunu açmıyorsun abicim! Ömer aradı, öldük öldük dirildik burada!" Çağatay, koridorda adeta fırtına gibi eserken Demir’e doğru geliyordu. Ancak tam yaklaştığı sırada, Demir’in yanındaki o silueti fark etti. Adımları mermer zemin üzerinde aniden durdu. Sesi boğazında düğümlendi, az önceki o heyecanlı öfkesi bir saniyede tuzla buz oldu... Çağatay, Havsa’yı gördüğü an sanki karşısında bir insan değil, toprağın altından kalkıp gelmiş bir mucize görüyormuş gibi kaskatı kesildi. Gözleri doldu, yüzündeki kan çekildi. Havsa’nın o kızıl kıvırcık saçlarına ve yeşil gözlerine bakarken, yine o meşhur yarası kanamaya başlamıştı. Kardeşini, Defne’sini görmüştü yine o yüz hatlarında. "Sen..." diye mırıldandı Çağatay, sesi hırıltılı bir inilti gibi çıktı. "Yine mi buradasın?" diyebildi... Demir, arkadaşının ve bu dik burunlu kadının arasındaki bu tuhaf ve sarsıcı gerilimi izlerken, elindeki telefonu avucunun içinde daha sıkı kavradı. Havsa’nın o masum "dertleştik" cümlesinin altında, tahmin ettiğinden çok daha derin bir enkaz yattığını o an anladı. Koridorun ortasında zaman bir anlığına asılı kaldı. Havsa, Çağatay’ın o altüst olmuş bakışları karşısında yerin dibine girmek istedi. Bakışlarını kaçırıp mahcubiyet dolu, titrek bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. "Merhaba Çağatay..." dedi, sesi koridorun boşluğunda yankılanırken. Çağatay, boğazına oturan o yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştı. Karşısında duran bu kızıl saçlı mucizeye bakarken dudakları titredi. "Me... Merhaba," diyebildi sadece. Sesi, sanki çok uzak bir geçmişten geliyormuş gibi cılızdı... Demir, ikisinin arasındaki bu tuhaf, isimlendiremediği ve içten içe onu huzursuz eden çekimi izlerken bakışlarını sertleştirdi. Çağatay’ın Havsa’ya bakarken gözlerinde parlayan o hüzünlü hayranlık, Demir’in göğüs kafesinde tarif edemediği bir ağırlığa sebep olmuştu. "Sen niye geldin?" diye sordu Demir, sesi sorgu sorar gibi buz gibiydi. Çağatay, Demir’in sert çıkışıyla sarsılıp kendine gelmeye çalıştı. "İşte... Mert’i bizim Seyit'e emanet edince, diğer çocuklara, yeni çaylaklara Antrenman öncesi onlara şu saha eğitimini verecektim ama..." Başını hafifçe Havsa’ya doğru çevirdi, gözlerinde hala o darmadağın ifade vardı. "Havsa aradı o an. sizin karşılaştığınızı, ve neden böyle fırtına gibi gittiğini sorunca... Ben de Ömer’in durumunu anlattım işte. Dayanamadım, kalktım geldim." dedi masumca. Demir, bakışlarını yavaşça Havsa’ya çevirdi. Karşısında, her şeyi didik didik eden, pes etmeyen ve merakına yenik düşüp buralara kadar gelen o inatçı çehreye baktı. Havsa’nın bu "maraz" takibi, Demir’in hem sinirini bozuyor hem de içinde sakladığı o vahşi hayranlığı besliyordu. Havsa ise Çağatay’ın her şeyi bu kadar dürüstçe, sanki bir suç işliyormuşçasına anlatması karşısında utançtan kıpkırmızı kesildi. Yanaklarının alev aldığını hissediyordu. Demir’in o karanlık, her şeyi sorgulayan bakışları altında daha fazla kalamayacağını anladı. ve "Ben... Ben en iyisi gideyim artık," dedi Havsa, sesi telaştan birbirine karışmıştı. "Geç oldu zaten. Tekrar çok geçmiş olsun, iyi geceler." . Arkasını döndüğü gibi, adeta kaçarcasına hastane çıkışına doğru yürümeye başladı. Topuklarının mermerde çıkardığı o aceleci sesler, kalbinin atışına karışıyordu. Hastanenin otomatik kapısından dışarı çıkıp Ankara’nın o dondurucu ayazıyla karşılaştığında, derin bir nefes alıp dişlerinin arasından kendine küfür etti. "Aptal Havsa! Ne diye ararsın adamı, ne diye gelirsin buraya? Rezil ettin kendini adamların önünde!" Kendi kendine söylenirken, arkasında bıraktığı o iki adamın; biri geçmişin yasını tutan, diğeri ise geleceğin karanlığından korkan o iki sert askerin bakışlarının hala sırtında olduğunu hissedebiliyordu... ama içinde daha bir buçuk yıl önce ki Alev daha bir harlanmışz daha bir körüklenmişti... o gece hayran kaldığı üsteğmen Demir Karsoyu ilk kez bu gün sivil görmüş, az da olsa yakınında durmak bile kalbini yerinden sökercesine atmıştı... kabul etmek istemese de, Demir'i gördüğü o kanlı karakolun önünde, o hengamenij arasında gönlünü çoktan kaptırmıştı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD