altı hayat, altı üsteğmen...

1396 Words
Yıllar sonra… Güneş erken doğmuştu o sabah. Ama Demir için gün, çok daha önce başlamıştı. Aynanın karşısında duruyordu. Üniforması üzerinde kusursuzdu; tek bir kırışık bile yoktu. Omuzlarında henüz parlamayan ama birazdan takılacak olan rütbenin ağırlığı vardı. Aynadaki adama baktı. Yüzü sertleşmişti. Çocukluğundan kalan o kırılgan çizgiler silinmiş, yerini sessiz bir ciddiyet almıştı. Ama gözleri... Gözleri hâlâ aynıydı. Ne kadar zaman geçerse geçsin, bazı bakışlar değişmezdi. Avucunu göğsüne koydu. Kalbinin attığını hissetti. hala yaşıyordu. tıpkı Hasrete söz verdiği gibi... Hâlâ atıyordu. bu Demir yürek... Demek ki dayanabilmişti.... koğuşundan kalkıp, Tören alanına çıktığında rüzgâr hafifçe üniformasını dalgalandırdı. merdivenlerden aşağısında kalan Sırayı süzdü. kendi arkadaşlarını gördüğünde, Adımlar netti. merdivenleri bitirip, arkadaşlarının yanında sıraya girdi. herkes oldukça heyecanlı, oldukçada gururluydu komutan kürsüye çıkıp, teker teker rütbe alan askerlerin ismiyle çağırdığında, sıranın yavaş yavaş kendisine geldiğini hissediyordi. ne bir mutluluk vardı, nede bir gurur. sadece buruk bir yürek vardı. gözleri istemsizce karşıdaki aile alanına takıldı. kimsesi yoktu. kimse gelmemişti. derince yutkunup önüne döndü. Tahir Komutanın gür sesi kulaklarda yankılandı, “Demir Karsoy!” Bir adım öne çıktı. O adım... Bir gencin hayata atılan ilk adımı değildi. Bir çocuğun, defalarca düşüp yeniden ayağa kalkmasının sonucuydu. hızlı adımlarla kürsüye, arkadaşlarının yanında yerini aldı. Rütbe omzuna takılırken, metalin soğukluğu tenine değdi. Bir anlığına irkildi. arkadaşları gururla alkışlarken, onun gözü boşlukta idi. Aynı soğuk... Aynı o geceki gibi... Ama bu kez kaçmadı. Bu kez geri çekilmedi. “Üsteğmen Karsoy,” dedi Tahir albay. O an alkışlar daha bir yükseldi. Ama Demir hiçbirini duymadı. Zihni, yıllar öncesine gitti. Bir mezarın başına... Islak toprağa... Kollarında taşıyamadığı bir hayata... Hasret’in sesi kulaklarında fısıldadı sanki, “Aferin kurt çocuk... başardın... başardık.. Bak, yine ayaktasın hala atıyor o Demir yüreğin...” Demir gözlerini kapattı. Sadece bir saniye. Kimse fark etmedi. Gözlerini açtığında bakışları sertti ama içi titriyordu. “Bu rütbe,” diye geçirdi içinden, “bir başarı değil... bir bedelin karşılığı. yerine geçip Cebinden küçük, eski bir kâğıt çıkardı. Kat yerleri eskimişti. Ama yazı hâlâ okunuyordu. Kendine iyi bak, kurt çocuk... Başını gökyüzüne kaldırdı. “Bakıyorum,” dedi sessizce. “Her gün bakıyorum.” Sonra omuzlarını dikleştirdi. kararlı Adımını attı. Üsteğmen Demir Karsoy artık emirlere uyan bir asker Sessizce. Aynı gün. Aynı rütbe. Dört ayrı hikâye. Tören alanında yan yana dizilmişlerdi. Omuz omuza... ama her biri başka bir yerden gelmişti buraya. Üsteğmen Demir Karsoy. Sessiz, dimdik, içine kapanıktı... Rütbeyi bir ödül değil, taşınması gereken bir yük gibi taşıyordu. Yanında Yaman Çevik durmuştu. O da sessizdi. Ama Demir gibi kırık değil... Daha çok içine konuşan, kelimeleri saklayan türdendi. Bakışları ilerideydi. Ne kalabalığa bakıyordu, ne alkışlara. Sanki bu ana çoktan hazırlanmış, hatta çoktan yaşamış gibiydi. Diğer tarafta Kerem Karlı vardı. Göğsü hafifçe kabarık. Omuzlarına takılan rütbeye her fırsatta şöyle bir bakıyordu. Gözlerinde gurur gizli değildi, saklama ihtiyacı da duymuyordu. Hak ettim, diyordu bakışı. Ve bunu herkes görsün istiyorum. diyordu. arkasında ayrılmaz ikili kızıl asker lakaplı Çağlatay yüce, ve Laz uşağı Behzat Uygur vardı. ikiside onurlu ve gururlu bir bakışla dimdik karşıya bakıyorlardı. birer hayalet gibi, sus pus hâlinde idiler... Ve en sonda... Demir'in canı, ciğeri kardeşim dediği yoldaşı Mert Kılıç vardı... Daha rütbeler yeni takılmışken bile duramıyordu. “Ulan,” diye fısıldadı Kerem’e, “şu omuzlarım bir ağırlaştı... herhâlde sorumluluk böyle bir şey.” diye yavaşça omzunu silkeleyip öne doğru eğildi. Kerem dişlerinin arasından güldü. “Tahir Komutan duysa, seni ilk gün geri er yapar.” diye dalga geçti. hemen arkada Çağlatay, gülerek, " aman benden almasınlar da, Mert'ten alsınlar, neticede bu günlere gelmek kolay değildi" diye omzuyla yanında kıs kıs gülen Behzat'ı dürttü... Mert aldırmadı. “Olur mu canım, bak artık üsteğmenim. Şaka yapma yetkisi de gelmiştir kesin.” Demir, istemsizce başını hafifçe çevirdi. Bir anlığına... Sadece bir an... Dudaklarının kenarı titredi. Gülmedi. Ama içindeki ağırlık, bir nebze yer değiştirdi. Yaman hâlâ susuyordu. Mert ona döndü. “Yaman, sen niye böylesin ya?” dedi sorgulayıcı gözlerle. “İnsan bir ‘vay be’ der, bir şey der.” Yaman sadece omuz silkti. Kısa bir cümleyle yetindi, “Gürültü sevmiyorum.” Mert gözlerini devirdi. “Bak hele... asker adam felsefeye başlamış.” diye arkasındaki Çağlatay'a döndü. Çağlatay daha bir güldü. ama Behzat Demir'in gerginliğini fark etmiş gibi, susmuştu. Tören bitince kalabalık çözülmeye başladı. Fotoğraflar çekildi. Tebrikler edildi. Kerem annesine sarılırken rütbeyi özellikle gösterdi. “Gördün mü?” dedi. “Üsteğmenim artık.” Gururluydu. Haklıydı da. Mert elindeki telefon ile fotoğraf çektirirken ciddi durmaya çalıştı, ama başaramadı. “Lan bir gülsem mi?” dedi. “ Tahir Komutan bakıyor mu?” diyerek daha bir güldü. Behzat ise memleketinden gelen bir telefonu özellikle reddedip, Çağlatay'ın koluna girip Mert'in yanında selfi çektirmeyi seçmişti... Demir ise birkaç adım geride duruyordu. Ellerini arkada birleştirmişti. Kalabalığın içinde yalnızdı ama rahatsız değildi. gözleri o an uzakta onları süzen ve yeni kendileri gibi üsteğmen rütbesini alan bir adama baktı. gözleri ela, saçları gece gibi siyah, uzun boylu ve iri yapılı bir askerdi. adam Demir'in kendisine baktığını fark edince küçük bir baş Selamı ile eğildi. Demir de nezaketen aynı selamı verdi. ama adam inatla Demir'e, Yaman'a, Mert'te, Behzat'a, kerem'e ve Çağlatay'a bakıyordu. .. Sanki gözü başka bir şey görmüyor gibi inatla bu altılıya bakıyordu. bir süre sonra Tahir albay kürsüden inip, bu genç adama doğru yaklaşıp, elini kaldırdığı gibi, genç adam Tahir albayın eline sarılıp öptü. aynı şekilde Tahir albay da genç adamın alnından öpmüş omzunda ki yıldıza sanki toz sikkeler gibi dokunmuştu. sanki Kendi oğlunu izler gibi, Sanki bir mucizeyi izler gibi genç adamın gözlerine bakarken o sert ifadesi dağılmıştı. ve bunu gören Demir bir hayli şaşkındı, çünkü Tahir albay kendi ekibi dışında böyle bakmazdı kimselere ve bu altılıda o ekibinin en gözdelerindendi... Tahir albay, genç adamın sırtına elini koyarak binaya girdi. Demir fazla düşünemedi. bunun anlamını çok iyi biliyordu, Tahir albayın ekibine uzun zamandır bir üye bekleniyordu, taa uzun yıllar önce yedinci halkayı duyurmuştu Tahir albay, ama kim olduğunu söylemeyip, bekleyin demişti. Demir o an yedinci halkayı resmen tanıdığını biliyordu. ve derin bir nefes alıp önünde döndü. kısa bir süre sonra Yaman yanına yaklaştı Sessizce. “Zor günler geçirmişsin,” dedi. Ne soru vardı, ne de dışlamak. tanıyordu arkadaşını, ama geçmişini hala daha bilmiyordu. neticede çocukluk döneminde birlikte eğitim almışlardı... Demir Yaman'ın söyledikleriyle başını salladı. “Geçti.” dedi sade bir dille. Yaman baktı. Bakışını kaçırmadı. “Geçmemiş,” dedi. Ama üstelemedi. tam O sırada Mert bağırdı, “HEY ÜSTEĞMENLER!” dedi. boğazını temizleyip “Bir gün tarih kitaplarına gireceğiz, haberiniz olsun. En azından benimle girersiniz.” Kerem güldü. Yaman sadece başını çevirdi. Demir ise içinden tek bir şey geçirdi, Belki aynı gün rütbe aldık... Ama herkes başka bir savaştan çıktı. altı adam... Aynı üniforma. Aynı rütbe. Ama bambaşka hikâyeler. Ve farkında değillerdi henüz, Bir gün, aynı cephede yan yana duracaklardı. Ve o gün, hangisinin gerçekten güçlü olduğu ortaya çıkacaktı. birisinin sevdiği onu en yakın arkadaşıyla aldatıp, o gün törene gelmemişti... + Yaman çevik) bir diğerinin ailesi seçtiği bu mesleğe karşı çıkıp, oğullarını reddetmişlerdi. ( Mert kılıç) bir diğerinin sevdiği kadını ailesi başka birine vermiş, ama pes etmemiş, sevdiği kadını ailesine emanet etmiş, üsteğmen olmaya gün sayıp, nişanlanmıştı... ( Kerem karlı) biri babası tarafından annesinin katledilmesiyle küçük yaşta suç üstüne alınmıştı. ve yıllarca hapishanede suçsuz yatmıştı. ( Çağlatay yüce) biri ise yıllarca doğduğu memlekete düşman kesilmiş, çocukluğunu dar etmişlerdi. ( Behzat Uygur) ve Demir... hala daha bir hikayesi yoktu, sadece boşlukta salınıyor, hayatın karanlık yüzüyle en genç yaşında tanışmanın verdiği yükle savruluyordu... “Keşke…” dedi içinden. Ama cümleyi tamamlamadı. Keşkeler, ölenleri geri getirmiyordu. Sadece yaşayanları daha ağır yapıyordu. çıkardığı küçük, kırmızı simli yazılı veda mektubu tekrar cebine koydu. Üzerineki üniformaya elini bastırdı. Demir sertti. Suskun. Kimseye derdini anlatmazdı. Ama bazı gecele... Hasret gelir, avukat cüppesi ile baş ucunda salınırdı... kolum yok diye dalga geçiyorlar benimle kurt çocuk, derdi... benden avukat olamamış, ben asla o Adalet koridorlarında yürümeye layık değilmişim Demir... öyle değil miyim gözleri acı acı dolarak, koğuşa yürüdü, üniformasını çıkarıp, dolabına astı... herkes Kendi arasında izin gününü değerlendirirken, o, sadece üniforma daki ikici Yıldızın ağırlığı altında ezilmek istedi... iki hayat zulümden kaçmış, iki farklı hayal kurmuşlardı. ama sadece bir kişi kazanmış, diğeri Kara toprağın altında yatıyordu... hasretin kolunu kurtaramadı günden beri, kendini asla affedemiyordu, ama elinden hiç bir şey gelmemişti... o küçücük yaşına rağmen elinden geleni yapmış, ne Yekbun karsoyu kurtarmıştı, ne de Hasret Yılmaz'ın kolunu... hiçbir şeye yetememek uzun yıllardır bir vatlik gibi ensesinden kulağına eğilip fısıldıyordu... bu yüzden bu yaşına kadar asla bir kadına Demir yüreğini açmamış, başka bir hayatı mahvetmekten korkmuştu... İnsan en çok, kimse bilmediğinde kanardı. Ve Demir, o gece de kanadı. Sessizce. tek başına...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD