Bölüm 1: Mezopotamya’nın Ateşi
Güneş, Mardin’in kadim taş binalarının üzerine devrilirken gökyüzü kan kırmızı bir renge bürünmüştü. Bu şehirde akşam sefası olmazdı; burada akşamlar ya bir fırtınanın habercisiydi ya da bitmek bilmeyen bir sessizliğin. Elif, konağın yüksek balkonundan ovaya bakarken içindeki huzursuzluğu bastıramıyordu. İstanbul’daki o düzenli, steril hayatından sonra bu uçsuz bucaksız, kurallarla örülü topraklar ona başka bir gezegen gibi geliyordu.
Aşağıda, avlunun ortasında bir hareketlilik başladı. Kapılar büyük bir gürültüyle açıldı ve simsiyah üç arazi aracı içeri daldı. Toz bulutunun arasından ilk o indi: Mirşah Ağa.
Mirşah, aşiretin sadece lideri değil, bu toprakların adaleti ve korkusuydu. Boyu, yapılı omuzları ve her zaman çatık duran kehribar rengi gözleriyle girdiği her yeri buz kestirirdi. Üzerindeki koyu renk gömleğin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı; esmer kollarındaki damarlar, öfkesinin ya da yorgunluğunun birer haritası gibiydi.
Elif, gözlerini ondan kaçırmak istedi ama yapamadı. Mirşah başını yukarı kaldırdığında bakışları çakıştı. Aralarındaki mesafe sadece bir kat değildi; koca bir töre, kan davası ve imkansızlıktı. Mirşah’ın sert bakışları Elif’in üzerinde oyalandı. Genç kızın kalbi, göğüs kafesini zorlayan bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Mirşah, hiçbir şey söylemeden ağır adımlarla konağın içine girdi ama bıraktığı o yoğun enerji, Elif’in dizlerinin bağını çözmeye yetmişti.
Akşam yemeğinde sessizlik bir yemin gibi sofraya çökmüştü. Mirşah sofranın başında, bir hükümdar gibi oturuyordu. Elif, tabağına bakarken onun kendisine dikilen gözlerini hissedebiliyordu. Mirşah’ın varlığı, odadaki oksijeni emiyor gibiydi. Yemekten sonra Mirşah, Elif’e çalışma odasına gelmesini işaret etti.
Odaya girdiğinde ağır bir tütün ve eski kitap kokusu karşıladı onu. Mirşah, masasının arkasında değil, pencerenin önünde duruyordu. Elif yaklaştığında, Mirşah aniden ona doğru döndü. Aralarındaki mesafe bir nefes kadar azaldı.
"Buraya ait olmadığını biliyorsun, Elif," dedi sesi, bir bıçağın bileme taşına sürtünmesi gibi pürüzlü ve derindi.
"Ait olmak için çabalamıyorum," diye diklendi Elif, sesi titrese de.
Mirşah, Elif’in yüzüne doğru eğildi. Elif, adamın sıcak nefesini teninde hissettiğinde tüm vücudunun karıncalandığını duyumsadı. Mirşah’ın parmak uçları, Elif’in çenesine hafifçe dokundu. Bu dokunuş bir tehdit miydi yoksa bir davet mi, kestiremedi. Ama o an, bu adamın sadece bu toprakların değil, kendi kaderinin de efendisi olacağını anladı.