Oturduğu koltukta, ansızın gelecek bir kalp krizine yakalanmayı bekliyormuş gibi sıkıntılı duran adamın, parmaklarıyla hızlıca kravatını çekiştirdiğini fark ederek gülüşünü dişlerinin arsında çevirdi Sıla. Ardından gözlerini bekleme salonundaki kıza çevirerek hızlı bir bakış attı. Gülşah Arpaşin... Onu sona saklamıştı ki Aslan, değerini çabucak kavrayabilsin. Kız, tüm bu işe yaramaz, hımbıl ve sıradan adayların arasında istiridyenin içindeki bir inci tanesi gibi parlıyordu. Öyle güzel görünüyordu ki gözleri, yüzüne gümüş bir sicimle ince ince işlenmiş gibiydi. Öyle güzel görünüyordu ki bunun, Aslan tarafından görmezden gelineceğine adı gibi emindi. Aslan’ın görüşmesinin sona ermek üzere olduğunu fark ettiğinde derin bir nefesle ayağa kalkarak hızlı adımlarla bekleme salonunun önüne geldi. Yüzüne kondurduğu gülüşün rahatlatıcı etkisinden emin bir sesle her ne kadar adama resmi bir şekilde hitap etmek alışkanlığı olmasa da “Aslan Bey,” diye konuştu. “Sizi bekliyor.”
Gülşah, heyecanının önüne ince bir tül gibi çekilen kibar bir gülümsemeyle ayağa kalktı. Ona yol gösteren kızıl saçlı kadının adımlarını takip ederken karşı koyamadığı derin bir içgüdüyle – ne için olduğunu bilmiyordu – ofisin cam duvarının ardına kaçamak bir bakış atarak kapının önüne geldi. Ciğerlerinin derin bir nefes için sızlayarak yaptığı çağrıya, heyecanını biraz olsun azaltacağını umut ederek ayak uydurdu. İlk kez iş görüşmesi yapacaktı ve bunun Büyük Saygın’la olmasının şans olup olmadığına bir türlü karar veremiyordu. Adam tüm heybetiyle, masanın arkasındaki deri koltuğunda oturuyordu ve bu, kızın kendisine bir lütufta bulunuluyormuş gibi hissetmesine neden oluyordu.
Belki de içeri girdiğinde, diz çöküp bağlılığını bildirmeliydi.
Adamın, onu iki dizinin üzerinde görmekten şikayetçi olmayacağını düşündü bir an. Sonuçta öyle kendinden emin, kararlı ve dik bir görüntüsü vardı ki ismini verdiği bir toprak parçasında hükümranlık sürmediğine inanmak güçtü. Plazanın hiçbir yerinde böyle bir duyguya kapılmamıştı ancak buranın tuhaf ve yoğun, buram buram ona ait bir havası vardı. Aklından geçen düşüncelerin abartılı olduğunu düşünerek başını hızlıca iki yana salladı. Abartıyorsa bile... Allah aşkına, karşısındaki adam Aslan Saygın’dı.
Aslan Nedim Saygın, diyerek düzeltti kendini içinden.
Bu adam hakkında bir şeyler biliyordu. Ailelerinin uzun zamandır dost olduğu göz önüne alındığında elbette ki bu kaçınılmazdı. Adam, Nedim İbrahim Saygın’ın büyük oğluydu; yani o, Büyük Saygın’dı. Herkes tamamen işlerin başına geçeceği anı merakla bekliyordu ama adam tuhaf ve anlaşılmaz bir inatla şirketin altın hissedarlarından biri olarak kalkmaya devam ediyordu. Bunun anlamı, Nedim Saygın’ın emri altında çalışıyor olmasıydı. Teknik olarak... İşinde son derece başarılıydı ve şirketin dört bir mimarinin biriydi. Kızın görebildiği kadarıyla oldukça yakışıklıydı.
Buna öldürücü karizması da eklendiğinde... Derin bir nefes alarak, üzerine muntazam harflerle isminin kazındığı kapıyı tıklattı ve yavaşça aralayarak içeri girdi. Birkaç küçük adımla karşısına geçtiğinde Aslan Saygın çoktan ayağa kalkmış, üstelik ceketinin düğmesini de iliklemişti. Dudakları kibar bir gülümseme eşliğinde yanaklarına doğru kıvrılırken tokalaşmak için elini uzattı. “Hoş geldin.”
Hiç kuşkusuz Gülşah böyle bir karşılamayı beklemiyordu. Kendi elinde adamın elinin sıcaklığını hissettiğinde, aklının ona kapının dışından el salladığını düşünmeye başlamıştı. Beyninin içi öldürücü bir hastalığın istilası altında, kalesini korumak için savaş verirken bakışları adamın üzerinde gezindi. Onun için özel olarak dikildiği her halinden belli olan İtalyan kesim, koyu renk takım elbisenin içinde bir ilah gibi göründüğünü itiraf etmeliydi.Bakışları istemsizce ellerine kaydı. İki elini de özgürce kullanabildiğine göre tokalaşmaları sona ermişti. Adam, uzun ve düzgün parmaklarıyla ceketinin düğmesini çözerken yerine oturdu. Kız da aklını biraz olsun başına toplayıp koltuklardan birine ilişti.
"Bir an içeri girmeyeceksin sandım."
Duydukları, Gülşah’ın kaşlarının alnının ortasına doğru havalanmasına yetti. Saklamayı başaramadığı bir şaşkınlıkla gözlerinin irileştiğini hissetti. Kapıda o kadar uzun süre vakit geçirdiğini düşünmüyordu. Ama adamın söylediğine göre, orada öylece, dakikalarca ve aptalca dikilmişti. İçinden kendine bildiği en ağır hakaretleri sıralarken ağzının içinden şaşkınca mırıldandı."Ben... Özür dilerim, biraz heyecanlıyım."
Aslan bakışlarını sessizce yere indirdi. Havada anlamsızca asılı kalan sessizlik, odaya başka bir zamandan sürgün edilmiş gibiydi, karşısındaki kızı rahatsız ediyordu ama görünüşe bakılırsa o, durumdan şikâyetçi değildi. Kızın öz geçmişinin olduğu dosyayı aldı ve sakince kapağını açtı."GülşahArpaşin," diyerek ismini dosyadan okudu. Meraksız bakışları satırlar arasında bir kaç dakika daha gezindi. Aslan’la aynı okuldan –ArchitecturalAssociation - mezun olmuştu ancak anladığı mezun olması gereken tarih birkaç yıl sarkmıştı. Duyduğu merakın, çatılması için zorladığı kaşlarını sabit tutmayı başararak incelemeye devam etti. Hiç kuşku yoktu ki mimarlıkla uzaktan yakından ilgisi olan herkes Saygınların, kampüslerdeki bölüm birincilerini kovaladığını bilirdi. Ancak anladığı kadarıyla Gülşah Arpaşin’i işe alacaksa bu konuda bir istisna yapması gerekecekti. Kızın, buna değer olup olmadığını anlamayı umarak kemikli parmakları arasında tuttuğu dosyayı aldığı yere bıraktı. "Neden buradasın?"
Gülşah bir an, buradan koşarak uzaklaşmak istediğini hissetti. Kapıyla arasında fazla bir mesafe yoktu ve buradan sonraki durağı cehennemin dibi olsa dahi bu adamın peşinden koşup onu durdurmayacağı açıktı. Aslan'ın karşısında kendisini lise talebesi gibi hissediyordu ve işin aslı, kız lisede bile bu kadar çaresiz ve savunmasız hissetmemişti. Ergen olmak, her zaman değilse bile bazen, yapılan aptallıkları mazur gösterebiliyordu. Ama Gülşah Arpaşin, burada yetişkin bir kadın olarak bulunuyordu. Buna uygun davranmalıydı. Parmaklarını birbirine geçirip omuzlarını geriye itti. Bakışlarını ellerine indirdiği sırada zaman kazanmak istercesine gülümsedi.Adamın bu soruyla neyi kastettiğini bile bilmiyordu. Ucu açık bir soruydu. Aslan pek tabi babasını tanıyordu ve belki de asıl sorguladığı babasıyla çalışmamasının nedeniydi. Neden buradasın derken, aslında İhsan Arpaşin bile seninle çalışmazken biz neden çalışalım demeye çalışıyordu, kim bilir.Huzursuzca oturduğu yerde kıpırdandı. Telaffuzu zor bir kelimeyi söylemek zorunda kalmış gibi hissediyordu. Kız ne söylerse söylesin doğru cevabın sokağına uğramayacak gibiydi. Bu nedenle kıyılarda gezinmeyi tercih etti.
"Çünkü burada, sizin yanınızda gerçekten bir şeyler öğrenebilirim."
Adam refleks olarak başını aşağı yukarı salladıktan sonra "Poker oynamayı bilir misin?" dedi birden.
Gülşah neredeyse kahkaha atacaktı sinirden. İş görüşmesine geldiğini sanıyordu ama dakikalardır Aslan Saygın'la yaptıkları şey, vakit öldürmekten ibaretti. Adamın ciddi olup olmadığını anlamıyordu. Dudakları hep aynı, ince ve alaycı tavırla, müstehzi bir gülümsemeye benzer gibi kıvrılırken yüzü de duygudan yoksun ifadesini muhafaza ediyordu. "Biliyorum," diyerek sıkıntıyla soludu.
Bundan sonra nasıl bir sorunun geleceğini merak ederek bakışlarını adamın yüzüne dikti. Ama yeni bir soru yoktu. Aslan çekmeceyi açıp içinden bir deste iskambil kâğıdı çıkardı ve masanın üstüne, Gülşah'a en yakın kısma koydu. Hınzır bir gülüş dudaklarına yerleştiği sırada kaşlarıyla kartları işaret etti. Birazdan söyleyecekleri her neyse, Gülşah'ı değilse bile Aslan'ı çok eğlendirdiği açıktı."Kazanırsan iş senin."
"Kaybedersem?"
Aslan’ın kaşları alnına doğru havalanırken dudakları umursamaz ifadesini tamamlamak istercesine büküldü. “İş yine senin.”
Genç kız bir an yanlış duyduğunu sandı. Bu adam, onu işe alması için kumar oynamayı teklif ediyordu. Bu basit bir iskambil oyunu değildiçünkü ortada bahis vardı. Gülşah masanın üzerindeki parlak desteye bakarken parmak uçlarının karıncalandığını hissederek oturduğu yerde kıpırdandı. Onlara dokunmayalı uzun zaman olmuştu. Adamın, pek de tekin olmayan tavırlarını göz ardı ederek hevesle koltuğun ucuna gelip kartlara uzandı. Narin parmakları zarif bir şekilde kartların üzerinde hareket ederek onları karıştırdı.Aslan Saygın'ı pokerde yenmek onun için harika bir anı olacaktı. Esas meselenin oynayacak cesareti göstermesi olduğunu biliyordu ancak işe alınmasa bile bu zaferle avunabilirdi. Kartları adamın önüne bıraktı. Aslan hızlıca kartları kesti. Kız seri bir şekilde dağıtmaya başladı. Her şey bittiğinde bakışlarını saatten ayırmadan, "Sadece tek bir kart alabilirsin," diyerek konuştu Aslan.
Gülşah elindeki çift kâğıdı düzeltip gülümsedi. Eli fena sayılmazdı. Eğer şansı yaver giderse -ki bugün onu yaya bıraktığı söylenebilirdi- kazanacaktı. İkisi de birer kart çektiler. Aslan'ın elinin nasıl olduğunu bilmiyordu ama yüzündeki oyunbaz gülüşten anladığı kadarıyla işler onun için de yolunda gidiyordu. Tek kaşını meydan okurcasına kaldırırken Aslan'a öncelik tanıdığını anlatan bir hareket yaptı. Adam ağır ağır kartlarını açtı.
Sıralı Floş.
Kız huysuzca homurdanarak kartları sertçe masanın üstüne bıraktı. Aslan Saygın kazanmıştı ve bunun ağzında pek de hoş bir tat bıraktığı söylenemezdi. Adam yüzünde, istediğinde daha da yakışıklı olabildiğini gösteren bir gülüşle koltuğuna yaslandı.Gülşah, başından beri ilk defa karşısında oturan adama baktı. Ona gerçekten baktı. Dudakları, gülüşüyle muazzam bir biçim almıştı. Gerilen yanakları yüzündeki çizgileri biraz daha belirginleştirmişti. Kızın bakışları hızlıca adamın yüzünde gezindi.Kaç yaşında olabilirdi? Otuzunu geçtiği aşikârdı ama... Gözleri kahverengi miydi, yoksa spot ışıkları yüzünden mi etrafında ela bir hare varmış gibi duruyordu? Sarışın değildi, kumral ama yanık bir tene sahipti. Ve alnının sol tarafında simetrik iki ben vardı. Biri şakağındaydı, diğeri de ondan dört parmak kadar önde, kaşının üstündeydi.
Kız, benlere karşı bu kadar hassas olduğunu daha önce fark etmemişti.
Adamın sesi kulaklarına ulaştığında, cümlenin içindeki her bir harf için göz kırpmaya yemin etmiş gibiydi. "Akşam sekizde seni aldırırım."
"Gelmesem..."
"Olmaz."
"Ama ben..."
"Artık benim asistanımsın."
"Bakın, ben..."
"Böyle istiyorum."