Gözlerini yatağın karşısındaki boş duvara dikmiş, öylece bakıyordu Gülşah. Kalbi de bu duvar kadar katı, boş ve soğuktu. İçinde çınlayan boşluğun gölgesi duvarlara yansımış gibiydi. Kız içinde tahrip edilmiş bir şehrin yıkıntılarını taşıyordu. Düşmüş bir başkent kadar hırpalanmış, yenilmiş bir savaşçı kadar bitkin düşmüştü.İçindeki çöl gün geçtikçe daha fazla şeyin yerini alıyordu ve kız Mecnun gibi kendini çöllere vuramayacak kadar ahir zaman insanıydı. 21. yüzyılda ölüm acısı mezar toprağı örtülmeden sona eriyordu. Artık şehir bile gidenlerin ardından yas tutmuyordu.Ve Gülşah, Leyla gibi gecenin karanlığını koynuna alıp avutamayacak kadar çok acı çekiyordu. Öyle ki içini çürüten bu sancıyı zehirli bir yılan gibi gecenin kanına salmak istiyordu.
Kirpiğinden bir damla gözyaşı süzüldüğünde eli, gerçekliğinden emin olmak ister gibi yanağına dokundu. Gerçekti, gözyaşının tuzuna dokunduğunu hissedebiliyordu. Omuzları göğsünde patlayan hıçkırıklarla sarsılırken kapının açıldığını duydu kız. Başını çevirip bakmasa da adımlarının sertliğinden gelenin babası olduğunu anlaması uzun sürmedi.Adam içeri girdiğinde acıyla olduğu yerde kaldı. Kızını böyle görmeye alışkın değildi ve onu bu hale getiren acıya çare olamamak adamı ölmekten beter ediyordu. Yatakla arasındaki mesafeyi hızla kapattığında "İyi misin?" diye sordu.
"Daha iyi olduğum zamanlar oldu."
İhsan Arpaşin şefkatle kızının saçlarını okşadı. Dudaklarında buruk bir tebessüm yitip gitti. Kızını böyle görmek adamın canını acıtıyordu. Bakışları hızlıca Gülşah'ın üzerinde gezindi. Sol kolu kırılmıştı. Yüzünde yaralar ve çizikler vardı. Çarpmanın etkisiyle kaşı yarılmıştı ve kızın kalbinin üstünde bir yara izi vardı. Aklına gelen ihtimal adamın kanını dondurmaya yetti. Eğer o demir çubuk birkaç santim daha sola saplansaydı şu anda kızı yaşamıyor olabilirdi.
"Gülşah," diyerek güçsüzce konuşmaya başladı. "Kızım, niye böyle yapıyorsun? Annen de ben de çok üzülüyoruz, görmüyor musun?"
"Elimde değil,” diyerek acı içinde fısıldadı kız. “Baba, canım çok yanıyor.”
İhsan Arpaşin kızının saçlarını okşarken “Gülşah,” diyerek yutkundu. “Arın yok ve bunu kabul etmek senin için çok zor biliyorum ama senin devam etmen gereken bir hayatın var, kızım.”
“Baba, Arın…”
“Yapma böyle, güzel kızım.”
***
Derin bir nefes alarak aynadaki görüntüsüne baktı kız. Yara izi görünmüyordu ama Gülşah onun, kalbinin kenarındaki varlığını bir an olsun aklından çıkarmıyordu. İnsan, tüm karanlığıyla bir mezar gibi göğsünü ikiye ayıran yarayı istese de unutamıyordu. Sessizce nefes alıp rahatlamak istercesine gözlerini kapadı. Hayatı yeterince karmaşık değilmiş gibi şimdi bir de Aslan Nedim Saygın çıkmıştı. Gülşah kendine yeni baştan bir hayat kurmaya çalışıyordu ve bunu yapabilmek için de bu işe ihtiyacı vardı. İş dünyasını birazcık biliyorsa tecrübesi olmadan onu işe alacak pek fazla alternatif yoktu, babasıyla çalışmak istemiyordu; bir şeyleri tek başına başarmaya ihtiyacı vardı. Arın’dan sonra hayatını bir kâğıt gibi ufak parçalara bölmüştü, şimdi bir araya getirmek de ona düşüyordu. Yeniden bitiştiğinde başka bir şey olacaksın, diyordu şair; kız da parçalarından kendine hiç derin bir acıyla sınanmamış o Gülşah’ı yapamayacağını biliyordu ama devam etmek zorundaydı.
Kapattığı gözlerini açtığında aynadan yansıyan ikinci görüntüyü fark ederek gülümsedi, Feyza’nın burada olması onu sevindirmişti. “Çok güzel olmuşsun.”
“Teşekkür ederim.”
Feyza, kıza kararsız bakışlar atarak geçirdiği dakikalara son vermek istercesine derin bir nefes aldı. Omuzlarını geriye iterek duruşunu düzeltirken aynadan Gülşah’ın bakışlarını yakalayarak hafifçe gülümsedi. İş görüşmesinin nasıl geçtiğini merak ediyordu ama görüşmeyi Aslan Nedim Saygın’la yaptığını bildiğinden sormaya çekiniyordu. Yaman, ağabeyinin söz konusu iş olduğunda içinden işkolik bir HannibalLecter çıktığını söylemişti ama Feyza, adamın abarttığına inanmak istiyordu. Sonuçta en fazla ne kadar kötü olabilirdi ki? Bu düşüncelerin eşlik ettiği tedirgin bir gülüşle "Görüşmen nasıl geçti?" diye sordu.
Gülşah bir şeyler söylemeye niyetlenerek araladığı dudaklarını gerisin geri kapattı. Aslan Nedim Saygın’la yaptığı iş görüşmesini anlatmak için gereken kelimelerin henüz icat edilmediğini fark ederek gözlerini devirmekle yetindi. Yine de tek bir kelimeyle özetlemesi gerekirse, epey acımasız olacaktı ancak “Berbat,” diye cevap verdi. “Bana Büyük Saygın'dan bahsedebilirdin! Karşısında kendimi süzme salak gibi hissettim."
Az önceki iyi niyetinin buhar olup uçtuğunu hissederken "Ben de tanımıyorum," diyerek kendini savundu Feyza, anlaşılan Yaman ağabeyi hakkında söylediklerini abartmıyordu.
Başını çevirip gergince gülümsedi Gülşah, Aslan’ın adı bile vücudundan yüksek gerilim hattı geçiyormuş gibi hissetmesine neden oluyordu. Hatta öyle ki gözlerinin renginin elektrik mavisine dönüşmüş olmasından dahi şüphelenmiyor değildi. Gözleri Feyza'nın yeşil gözleriyle buluştuğunda aksini iddia eder gibi tek kaşını kaldırdı. "Küçük Saygın bahsetmiyor mu?"
Gülümsemesine engel olamadan kaşlarını Gülşah'ı uyarmak istercesine kaldırdı Feyza. "Yaman'a Küçük Saygın deme."
Gülşah’ın dudakları umursamazca büküldü. "Ama öyle."
"Gülşah," diyerek kısa kesti kız, onunla Yaman’a nasıl seslenmesi konusunda uzun uzun tartışacak değildi. İş görüşmesinin nasıl geçtiğini öğrenmek istiyordu ve tatmin edici bir cevap alana kadar da işin peşini bırakmayacaktı. "Anlatacak mısın?"
"Adam Tokyo borsası gibi, dengesizin teki.” Renklerin değil de yalnızca ışıltılı yansımalarının usta bir ressamın fırçasından çıkmış gibi muazzam bir ahenkle birbirine karıştığı kehribar rengi gözlerini dehşete düşmüş gibi irileştirerek yüzündeki en can alıcı ayrıntı haline getirdi Gülşah. Pürüzsüz, beyaz teni ve her seferinde başka bir tona bürünen yana döner gözleriyle eşine az rastlanır bir güzelliğe sahipti. Sıkıntıyla iç çekerken “Poker oynadık, karşılıklı!” diyerek anlatmaya devam etti.“Onu yenersem işi alacağımı söyledi."
Feyza şaşkınca kaşlarını kaldırdı, bu kadarını beklemiyordu. Adam sandığından daha yaratıcı yöntemlere sahipti. Bu düşünce istemsizce gülümsemesine neden olurken merakla sordu. "Yendin mi peki?"
"Hayır!"
"O zaman,” derken meseleyi anlamak istercesine duraksadı Feyza.“Parti?"
Gülşah derin bir nefes alırken sıkıntıyla bakışlarını kaçırdı. Bu yaptığını, hangi kelimelerle anlatırsa mantıklı bir hale getirebileceğini düşünürken bir süre sessiz kaldı. En Sonunda hiçbir şekilde yaptıklarını aklı başında bir hareket olarak gösteremeyeceğine kanaat getirdiğinde "Davete benimle katıl, gecenin sonunda bakarız dedi,” diyerek itiraf etti.
Feyza'nın gözleri şüpheyle kısıldı. "Sen de kabul ettin?"
"Evet," diyerek bakışlarını kaçırdı kız. "Bu işe ihtiyacım var. Hem...” Dilinin ucuna kadar gelen kelimeleri güçlükle tutarken derin bir nefes aldı.“O adama hayır denilebileceğini mi sanıyorsun?"
"Tabiki hayır," diyerek gülümsedi Feyza. "Sonuçta o, Büyük Saygın."
***
"Önümüzdeki hafta bu birleşmenin olması gerekiyor."
İlgisizce babasının son mimari projeleriyle ilgili anlattıklarını dinlerken duyduğu son cümle kaşlarının şaşkınca havalanmasına neden oldu. Bu işlerle o ilgilenmiyordu, henüz babasının koltuğunu devralmış değildi; hala inşaat departmanında çalışan dört mimardan biriydi ve uzun vadede bunu konuda bir değişiklik yapmayı planlamıyordu. Onun işi, bu şirketin yönetilmesini kapsamıyordu, bir iş alınırsa mimari projesini zevkle çizerdi ancak daha fazlasına karışmayı kesinlikle istemiyordu. "Bana mı söylüyorsun?" diyerek güldü bu nedenle, babasının da bunu en az onun kadar iyi bildiğinden emindi. Bilinen bir gerçeği dile getirdiğini anlatmak istercesine kaşlarını eğerek umursamazca omuz silkti. "Bu işle ben ilgilenmiyorum."
"Öyleydi, artık değil."
Pekala, işte buna emrivaki yapmak denirdi ve Aslan’ın hoşlanmadığı şeylerin başında ona bu şekilde emrivaki yapılması gerekirdi. Omuzlarını geriye iterek omurgasını meydan okurcasına dikleştirirken kısılan gözleriyle babasına baktı. Şu anda babasıyla mı yoksa patronuyla mı muhatap olduğunu ayırt edemiyordu. Nedim İbrahim Saygın’ın tüm sıfatlarını kuşanarak karşısına dikildiği böyle anlar, tereddüt etmesine neden oluyordu. Yine de bu, geri çekileceği anlamına gelmiyordu. "Bu işlerle uğraşmak isteseydim,” derken kaşlarıyla babasının oturduğu koltuğu işaret etti. "Yerine geçerdim."
Nedim İbrahim Saygın, oğlunun söylediklerini onaylarcasına güldü. Aslan'a cevap vermedi çünkü bu tartışmanın, diğer tüm tartışmaları gibi onları bir yere götürmeyeceği ortadaydı. Oğlunun sivri dilini ondan aldığı çok açıktı. Aslında Aslan Nedim Saygın, pek çok özelliğini babasından almıştı. Aralarındaki tek fark, Aslan'ın daha pervasız oluşuydu. Ve iki insan bir madalyonun iki yüzü gibiyse üçüncü bir ihtimal söz konusu bile olamazdı. Ya çok iyi anlaşırlardı ya da her konuda zıt düşerlerdi.Onların durumuysa bundan biraz daha farklıydı. Yazı tura oynuyorlardı ve tutturmak istedikleri şey paranın dik gelme olasılığıydı. Çünkü iki taraf da yere kapaklanmak istemiyordu. İki taraf da, diğerinin yere kapaklanmasını istemiyordu.
"O zaman senin işlerinden bahsedelim."Aslan bakışlarını hızlıca babasına çevirdi. Başını yana eğerken merakla göz kırptı. Babası bilmediği bir şey söylemeyecekti ama yine de konuşmak istediği konuyu merak ediyordu. Sonuçta insan babası da olsa patronunun zihnini okuyamıyordu."Gülşah Arpaşin'i asistanın olarak işe mi aldın?"
Aslan kızın ismini duyduğunda sabahki poker faslını hatırlayarak gülümsedi. "Bu sabah."
"İhsan bu yüzden tepeme binerse onu hiç düşünmeden üzerine salarım."
Aslan babasının blöf yaptığını biliyordu, onu kimsenin önüne atacak değildi ama adamın ciddiyetinden bunun bir gözdağı olduğunu da anlayabiliyordu. Tehdit edilmeyi sevmezdi, buna rağmen uzatmadı."Kızı benimle çalışmak istiyorsa...” Kızın neden babası yerine burada çalışmak istediğini hala bilmiyordu ama üzerinde durmamaya karar verdi. İşini düzgün yaptığı sürece kimin kızı olduğunun çok da önemi yoktu, burada çalışmaya başladığı andan itibaren onu tanımlayacak kelimeler şu şekilde olacaktı; Aslan Nedim Saygın’ın asistanı. Kaşlarını yüzündeki kibirli ifadeyi belirgin kılan bir kavisle havalandırırken devam etti.“Bilirsin baba, bazı şeylerin bir bedeli olur."
Adam ayaklandığında Aslan da onunla beraber ayağa kalkarak ceketinin önünü ilikledi. Nedim Saygın tüm yükünü bastonuna verirken hızlıca oğlunu süzdü. "Akşamki davete geç kalma."
"Görüşürüz."
Adam babasının çıkışını izlerken ceketinin önünü çözdü ve kendini yorgunca koltuğuna bıraktı. Ayaklarını masaya uzatıp başını geriye attığında gözleri kendiliğinden kapanmıştı. Ofisin içindeki sessizliğin tadını çıkarmaya hazırlanırken kapının teklifsizce açıldığını duydu. Gözlerini açmadan konuştu."Yanlış ofis."
"Hoş buldum ağabey, sana da merhaba."
Yaman'ın sesini duyduğunda gönülsüzce kirpiklerini araladı Aslan. Pozisyonunu hiç değiştirmeden başını kardeşinin olduğu tarafa çevirdi. "Hoş geldin."
Yaman yüzündeki canlı gülümsemenin genişlemesine izin vererek koltuklardan birine oturdu. Aslan tekrar gözlerini kapatıp başını geri yasladığında genç adam çocuksu bir merakla etrafını incelemeye başlamıştı. Ağabeyinin ofisi ona her zaman ilgi çekici gelmişti. Adam zamanının tamamına yakınını burada geçiriyordu ve Yaman Saygın kendini bildi bileli Aslan'ın burada gizli işler çevirdiğini düşünürdü. Belki de Einstein atomu parçalarına bu ofiste ayırmıştı, kim bilir? Ne tarz şeyler olduğuna dair kafa yormamıştı ama söz konusu Aslan Saygın olduğunda kim daha fazlasını düşünmekten çekinirdi ki!"Gülşah'ı işe aldın mı?"
"Sen nereden biliyorsun?"
Aadam hâlâ gözlerini açmadığı halde umursamazca omuz silkti Yaman. "Feyza söyledi."
Sonunda gözlerini açtı Aslan. "Tanışıyorlar mı?"
"Feyza, Gülşah'ın yakın arkadaşı."
"Arayıp Feyza'ya sor o zaman."
Aslan’ın homurdanmalarını kulak arkası etmeye karar vererek hızlıca cevap verdi. "Benim bilgi kaynağım sensin."
Sonunda pes edip ayaklarını masadan indirdi Aslan. Başını kaldırıp duruşunu dikleştirdi. Ceketinin kollarının içinden kol manşetlerini düzeltip kollarını masaya yerleştirdi. Tüm ciddiyetiyle kardeşine baktı. Yirmi sekiz yıldır -adam kardeşinden yedi yaş büyüktü- Yaman'ı geri püskürtmenin kesin bir yolunu bulamamıştı ve senelerdir yapamadığı şeyi şu birkaç dakika içinde de yapamayacağını bilecek kadar ayakları yere basıyordu."Ne öğrenmek istiyorsun?"
"Poker mi oynadınız?"
Masanın üzerindeki desteyi hızlıca çekmecedeki yerine koydu Aslan. "Evet."
"Yenildin mi?"
"Hayır."
"Gülşah'ı yendin mi?"
Yaman'ın şaşkınlığını hafife alır gibi gülümsedi adam. "Ne var bunda?"
Yaman meseleyi doğru anlamak istercesine tane tane tekrar etti. "Onu yendin mi?"
"Yendim."
"Yani o yenildi?"
Aslan, Yaman’a hızlı bir bakış atarken kaşlarını meydan okurcasına kaldırdı. "Çünkü hile yapamadı."