Portakal Kokusu/1

2153 Words
Kalabalığa arkasını dönerek bakışlarını bahçeye çevirdi Aslan. Bu tarz kalabalık etkinliklerden hiçbir zaman çok hazzetmemişti. Genelde kaytarmanın bir yolunu bulurdu ama bu sefer, davetli listesinde gördüğü bir isim merakına yenik düşmesine neden olmuştu. Nur’u görmeyeli galiba on yıl olmuştu. Kadının ismini davetli listesinde gördüğünden beri, onu buraya getiren sebebi öğrenmeye çalışıyordu. Hayır, hala Nur’a karşı bir şeyler hissettiğinden değil; hayatına, bugününe ya da geçmişine dair bilmediği şeylere tahammülü olmadığından Fırat’tan, kadının birden bire ortaya çıkışının ardındaki sebebi öğrenmesini istemişti. Hemen yanı başındaki karaltıyı fark ettiğinde, duruşunu bozmadan elindeki şampanya kadehini dudaklarına götürdü. “Nur Süveydan’ı,” diyerek konuşmaya başladı adam. Camdan dışarıyı seyrediyor gibi duruyordu ama aslında Aslan'la konuşmak için buradaydı. Davetin kalabalığından faydalanarak sessiz bir köşeye çekilmişlerdi. Kimse onların farkında değildi. Zira iki adam yüz yüze bile değildi. “Nerden tanıyorsun?” Kadının adını duyduğunda tuttuğu nefesi sessizce bırakırken şampanyasından büyük bir yudum alarak geniş salonu izlemeye devam etti Aslan. Yıllar geçse dahi zihni, kadının adını bir küfür gibi algılamaktan vazgeçmiyordu. Fırat’ın sessizce ondan bir cevap beklediğini fark ettiğinde “Devam et,” diye mırıldandı; onu şimdi olduğu adam haline getiren mağlubiyeti kelimelere dökecek değildi. “Yeni proje için ortak olduğunuz şirketi temsil edecek,” diye açıkladı adam. Kadının isminin neden gizli tutulduğuna anlam verememişti. Aradığı cevap Aslan’ın gözlerindeymiş gibi dikkatle adamı süzdü. “İsmi gizli tutuluyordu.” Aslan, dudaklarını yasladığı şampanya kadehinden çekmeden insanın içini ürperten bir alayla kaşlarını havalandırdı. “Sen öğrenebildiğine göre o kadar da gizli değilmiş demek ki.” “Öğrendim, çünkü sen öğrenmemi istedin.” “Öğrendin çünkü Nur da benim öğrenmemi istedi.” Fırat şaşkınlıkla dönünce, yüz yüze geldiler. “Tanıyor musun?” Aslan umursamazca gülümserken şampanya kadehini şerefe yapar gibi havaya kaldırdı. Başını öne eğerek resmi bir selam verdikten sonra sırtını dönüp çıkışa doğru yürüdü. Gösterişten, kalabalıktan ve insanlara tahammül etmek zorunda kalmaktan hoşlanmıyordu. Oysaki Aslan Nedim Saygın’ın içinde, sol kaburgasının altında bir yerlerde, özel kesim takım elbiselerinin altında gizlemeye çalıştığı bir barbar yatıyordu. Yaralarının etrafında bileye bileye keskinleştirdiği tırnaklarıyla pençeleri her daim hazırda bekleyen acımasız tarafıyla adam kesinlikle bu zamana değil, kısasa kısasın esas olduğu eski zamanlara aitti. Kadehin dibini büyük bir yudumda bitirip kokteyl masalarından birine bıraktıktan sonra tek elini cebine atıp duruşunu dikleştirerek yürümeye başladı. Nur Süveydan. Aslan kadını tanıyordu zira insan kalp kırıklıklarını o kadar kolay unutamıyordu. Aslan da unutamamıştı. Adam kırıklarını kıymetli bir mücevher gibi nergis kokulu, sedef bir kutuda saklıyordu. Uzaktan bakıldığında göz alıcı bir mücevher gibi duran şeyin, aslında onun paramparça edilmiş ömrü olduğunu kim bilebilirdi? Adamın avucu kendi kırıklarıyla doluydu. Belki de bu nedenle kimseye elini uzatamıyordu, kimseye yarasını göstermek istemiyordu çünkü. Kimse onu, bir daha aynı yerden kırsın istemiyordu; bir daha aynı yaradan, damla damla dökülmek istemiyordu. Soluğu cehenneme sırdaş olsun istemiyordu. Bir daha kimse hayatını çiğneyip tükürmesin diye, duvarlarını cebinde taşıyordu. Onu, köhne bir otel odasında bir kere daha öldürmesinler diye. Nur, şimdi bir Süveydan olabilirdi ama Aslan ona âşık olduğunda değildi. Adam bunu düşündükçe dünyanın onun nefes almasına izin vermeyecek kadar küçüldüğünü hissediyordu. Sonsuz olan ne varsa ciğerinde küçük, koyu, kara bir leke halini alıyordu. Allah aşkına, kendini bu kadını sevebileceğine nasıl inandırmıştı! Onun için sahip olduklarını ve Aslan bunu hiç bilemeyecekti ama belki de çok daha fazlasını kaybetmişti. Hiçbir zaman başkalarına kolayca güvenen insanlardan olmamıştı. Annesinin dahi sevmeyi beceremediği bir çocuk olarak geçirdiği uzun yıllar, ona insanlar konusunda pek çok şey öğretmişti. Zaaflarını, zayıflıklarını, hayal kırıklıklarını ve yaralarını kendisine saklaması gerektiği gibi mesela ya da insanlarla arasında, kendini korumasını sağlayacak bir mesafe bırakmaya hep dikkat etmesi gibi; verilen sözler, kelimeler ya da duygular gibi muğlâk bulduğu hiçbir şeye katıksız güvenmemesi gibi… Şimdi geriye dönüp baktığında, tüm bunların çölün ortasından susuzluktan görülmüş bir serap olduğunun farkındaydı. Aslan Saygın, hayatını geri alınamaz bir şekilde etkileyen büyük bir hata yapmıştı ve sonuçlarına da katlanıyordu.Nereye geldiğini fark ettiğinde dışarı çıktı. Havayı peş peşe ciğerlerine gönderdiği sırada tatlı ve sıcak bir koku duyumsadı, portakal kokusuydu. Aslan’ın, bu iç gıcıklayıcı rayihanın nerden geldiğini anlaması uzun sürmedi, Gülşah son basamağı da çıkıp sonunda yanına gelebilmişti. Adam, portakal kokusunun giderek yoğunlaştığını hissederek iç çekti. Bu kız, bu kadar güzel kokmamalıydı. “Merhaba.” Aslan, yüzüne yansıyan tekinsiz gülüşün boyutunu ayarlamak istercesine dişlerini dudağına bastırdı. “Hoş geldin, gel.” Kız, adamın elini sırtında hissettiğinde bunun ona eşlik etmek için yapılmış kibar bir hareket olduğunun farkındaydı. Yine de bu basit ve kibar bir dokunuş olsa bile, bundan etkilenmeyeceği anlamına gelmiyordu. Sırtına paslı bir hançer saplanmış gibiydi ve bu bir metafor olmasına rağmen Gülşah ihanete uğramış gibi hissediyordu. Aklı, bedeni, duyuları; şu anda hiçbiri ona sadık değildi. Şu anda, hiçbirine söz geçirebilecek durumda değildi. Kalbinin sıkıştığını hissetti. Midesine kramp girmiş gibiydi. Terlemiş ellerini yavaşça elbisesine bastırdı. Uzun ve geniş koridoru geçip davetin yapıldığı salonun önüne geldiklerinde yanındaki adamın duraksadığını fark etti. Başını çevirip baktığında göz göze geldiler. Adamın gözlerinin rengi, kristal avizelerden harelerine yansıyan ışıkların altında giderek daha da derinleşiyordu. Gülşah, merakına yenilerek kaçamak bakışlarını adamın üzerinde gezdirdi. Harika görünüyordu. Smokin giymeyeceğini Gülşah da tahmin edebilirdi, hatta etmişti ama adamın üç parçalı takım elbisesinin içinde bu denli nefes kesici görüneceğini düşünmemişti. Aslında bu düşünce adamı gördüğü ilk andan beri bilinçaltına dişlerini geçirmiş ve gün yüzüne çıkmak için Gülşah'a bu gece çok lazım olan bir şeyi kemiriyordu, beynini! “Şampanya?” “Ne!” diyerek gözlerini kırpıştırdı kız, dalıp gittiği için Aslan’ın söylediklerini ilk anda anlaması mümkün olmamıştı. “Efendim?” Elindeki şampanya kadehlerini hafifçe birbirine vurup tekrar etti Aslan. “Şampanya…” Gülşah’ın, alkolle arası çok da iyi değildi, daha doğrusu içmese daha iyi olurdu ama adama bu durumu nasıl izah etmesi gerektiğini bilemediği için sessizce gülümsedi. İçmeyecek olsa bile kadehi elinde tutabilecek kadar irade sahibi olduğuna inanmak istiyordu. Tüm hayatının bu tür bir mücadeleyle geçecek olduğunu kabullenmek istercesine gülümseyerek “Teşekkür ederim,” diye cevap verdi. Kadehi kıza uzatıp dikkatini salondaki kalabalığa yönlendirdi Aslan. Nur henüz gelmemişti ama bu geceyi kaçırmayacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Sıkıntıyla iç çekip şampanyasından büyük bir yudum alırken kadının, henüz ortalardan yokken bile canını sıkmayı başardığını düşünerek dişlerini sıktı. Bir de yüzündeki kusursuz gülüşle ortalıkta salınırken neler olacağını düşünmek istemiyordu. Bakışları yanındaki kıza kaydığında da onun da etrafı seyrettiğini fark ederek sessizce nefes aldı. Aslan, Gülşah'ın güzelliğini inkâr edecek değildi. Üzerindeki elbiseyle muhteşem görünüyordu. Kızın duru güzelliğindeki şeffaflık, kelebek kanatları kadar renkli bir yansımaya sahipti. Bal rengi gözleri tarifi imkânsız bir biçimde açıktan koyuya dalgalanıyordu. Vanilyalı aromalı gibi duran, ılık, lekesiz bir tene sahipti; öyle ki adam dokunsa, izi kalırdı. Aslan gayet iyi biliyordu ki, Gülşah Arpaşin ışıltısıyla göz kamaştırıyordu ve güneşe sürekli bakmanın kaçınılmaz sonucu, kör olmaktı. Oysa Aslan geceye nikahlanmış, çaresiz bir gök taşı gibi olduğu yere çakılı kalmıştı. Kilidi paslanmış prangalarını çıkarıp özgürlüğün engin denizlerine yelken açamayacak kadar yorgundu. Karaya oturmuş bir gemi gibi hissediyordu ama bu kız, bir şiirin ilk dizesi kadar güzeldi. O kadar güzeldi ki, renkler değil gülüşünün kendisi, gölgesini tasvir etmeye bile kifayetsizdi. “Yaman yok mu?” Adam, kızın ekseninde dönüp duran düşüncelerinden arınmayı başardığında, Yaman'ı görebilmek için salonun içini hızlıca gözden geçirdi. Bakışlarını Gülşah'a çevirecekken Nur’u fark ederek dişlerinin arasından sertçe mırıldandı. “Onu tanıyor musun?” “Feyza'yı tanıyorum.” Aslan sonunda bakışlarını Nur’un üzerinden çekmeyi başarıp önüne döndüğünde, Gülşah'la göz göze geldi. “Yaman, seni yenmeme çok şaşırdı.” Kız Yaman'a hak verdiğini anlatmak istercesine kaşlarını kaldırıp iç çekti. “Şans.” "Değildi,” diyerek dudaklarını umursamazca büktü Aslan. “Seni yendim," derken son kelimenin üstüne sinir bozucu bir vurguyla baskı yaptı. Bu tavırlarıyla, Gülşah’ı çileden çıkarmaya başladığını hissediyordu ama üzerinde durmadı. “Çünkü hile yapamadın.” Kızın tek kaşı meydan okurcasına havalanırken “Yapabilirdim,” diye düzeltti. “Ama yapmadım.” “Sen hile yapsaydın, ben de yapardım,” diyerek kaşlarını havalandırdı Aslan. Yüzündeki meydan okuyan ifadeye karşılık, sesi basit bir gerçeği dile getiriyormuş gibi sakindi. Hatırlatma ihtiyacıyla harfleri dişlerinin arasında çevirdi. “Bana meydan okuma.” Gülşah bakışlarını cesaretle adamın yüzüne çevirdi. “Okursam?” “Merhaba Aslan.” Nur’un sesini duyduğunda küfür etmemek için kendini zor tutarak sertçe dişlerini sıktı Aslan. Gülşah’a laf yetiştireyim derken bu kadına hazırlıksız yakalandığına inanmıyordu. Sıkıntıyla kapadığı gözlerini hızla aralayarak Nur’a baktı. “Hoş geldin,” dedikten sonra, dudağını saran soğuk gülümsemeyi meydan okurcasına genişletti ve Nur’un zaten tahmin ettiği gerçeği dile getirmekten çekinmeden “Seni bekliyordum,” diye devam etti. “Biliyorum,” diyerek alayla gülümsedi Nur. Aslan'ın, masanın üzerinde bıraktığı şampanyadan küçük bir yudum aldıktan sonra kadehin üzerinden Gülşah'a bakarak kendini tanıttı. Bu işi Aslan’ın yapması daha doğru olurdu ama ilk andan adama bu kadar yüklenmemesi gerektiğine karar vererek “Nur,” diye konuştu. “Gülşah.” Kızın da kendisi gibi isminden başka bir şey söylemeyeceğini fark ettiğinde gözlerini merakla kısarak onu tepeden tırnağa süzdü. “Ve sen?” “Benim için çalışıyor.” Adam sakince kafa salladıktan sonra izin isteyerek yanlarından ayrıldı. Nur, Aslan'ın arkasından bakarken Gülşah da yanındaki kadını inceliyordu. Aslan’la tanışıklıklarının boyutunu merak ederek kaşlarını çattı, nedense kız eski bir aşk hikayesi olduğunu düşünüyordu. Kalp kırıklığının yansımasını nerede görse tanırdı, Aslan Saygın’ın öfkesini ve kadının ona nasıl derin bir özlemle baktığını görmüştü. Aralarında yarım kalmış bir şeylerin yaşandığını tahmin etmek zor değildi. Nur sonunda bakışlarını önüne çevirdiğinde Gülşah da kadını izleyen bakışlarını telaşla başka yere çevirdi, yakalanmak istemiyordu. “Senin adına sevindim,” diye mırıldanırken ince ve zarif parmaklarıyla kadehin ağzında daireler çizmeye devam etti kadın. “Aslan tüm o sert kabuğunun altında aslında harika bir adamdır.” “Teşekkür ederim.” Kadın gözlerini kısarak öfkeyle, kibirli bir kahkaha attı. “Ama sen bunu zaten biliyorsun, değil mi?” “Nasıl?” “Yoksa bu kadar genç bir yaşta onunla çalışmanı başka bir şeye mi bağlamalıyım?” “Ben...” “Senin kadar genç olsaydım ben de aynını yapardım.” Gülşah, yanlış anladığını düşünerek kaşlarını çatarken, “Siz ne ima etmeye-“ diyerek kadını uyarmaya hazırlanıyordu ki Nur, yanından geçen garsonun şampanya ikramını geri çevirmeden, kadehinden büyük bir yudum aldı. Ardından, oldukça hoş bir kahkaha atarak bakışlarını tepeden tırnağa Gülşah’ın üzerinde gezdirdi. Kızla Aslan arasında en az on yaş olmalıydı. Karşısındaki bu küçük kız çocuğunun, aslında adamın hoşlandığı kadın tipiyle uzaktan yakından alakası yoktu ama nasıl olmuşsa olmuş, Aslan’la birlikte çalışmayı başarmıştı demek. Kızdan tarafa manidar bir bakış atarken “Gerçi,” diye fısıldadı sır vermek istercesine. “Her ne yapıyorsan, çok daha fazlasını yapman gerek.” Gülşah şaşkınca kadına bakıyordu. Nefesini tutup bekledi. Kadının neyi ima ettiği çok açıktı. Aslan'la çalışmasının nedeni bu değildi, kız onunla iki kereden fazla göz göze bile gelmemişti. İçine hapsettiği havayı öfkeyle geri verdi. Cevap vermeye hazırlanıyordu ki Aslan'ın yanlarına geldiğini görerek sertçe yutkundu. “Gülşah,” diyerek gülümsedi adam. “Benimle gelir misin?” Kız kibarca gülümseyerek kafa salladı. “Müsaadenizle.” Aslan'ın yanında yürümeye başladığında kendini tutamadan mırıldandı. “Sürtük.” "Bir şey mi dedin?" Kafasını hızlıca, olumsuz manada iki yana salladı. Aslan kızın ne dediğini duymuştu. Kadının ona ne ima ettiğini az çok tahmin ediyordu. Nur’un buraya neden geldiğini bilmiyordu ama tek sebebin mimari projedeki ortaklık olmadığı gayet açıktı. Onun için savaşmaya geldiyse mağlubiyeti şimdiden kabullenmesi iyi olurdu çünkü Aslan ona teslim olmaktansa gözü kapalı ateşe atlamayı tercih ederdi. Esas mesele şuydu, kadın kurallarını Aslan'ın koyduğu bir oyunda kazanamazdı ve Aslan, kurallarını belirlemediği bir oyunu oynamazdı. Havuzun başına geldiklerinde karşı karşıya durdular. Gülşah buraya neden geldiklerini anlamak için etrafına bakınırken camdan içeri kayan bakışları Nur’la karşılaştığında kadının çapkınca göz kırpıp gülümsediğini fark ederek gürültüyle nefes aldı. Bir an, avazı çıktığı kadar bağırma isteği tüm şiddetiyle kızın bedenini yokladı. Bu kadın kesinlikle sinir bozucuydu. Sakinleşmek için kendini zorladı. Ellerini hangi ara yumruk yaptığını bilmiyordu ama tırnaklarının acısını avucunun içinde hissediyordu. Nur, kesinlikle onu kışkırtıyordu ve bu, Gülşah'ın kendini geri çekeceği anlamına gelmiyordu.Tereddütle bakışlarını Aslan'ın üzerinde gezdirdi. Adam ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibi görünüyordu. Gülşah biraz olsun toparlanıp haline gözlerini devirdi. Sakince gülümsemeye çalıştı ama gerginliğini bir türlü üzerinden atamıyordu. Aklına gelen şeyle kararsızca dudağını ısırdı. Bu kadın kesinlikle sağlam bir dersi hak ediyordu ve Gülşah bunu ona yapmaya gönüllüydü. Aslan? O şu anda düşünmeye gerek görmediği ufak bir ayrıntıydı. Derin bir nefes alarak, daha fazla düşünmeden dudaklarını adamın dudaklarına bastırdı. Bunu yapmaması gerektiğinin farkındaydı. Bu adamla oyun oynanmazdı. En şiddetli yangınların sebebi bazen küçük bir kıvılcım olabiliyordu ve Gülşah etrafı ateşten bir çemberle çevrildiğinde başının çaresine bakması gerektiğinin farkındaydı. O zaman tek yapabileceği, Aslan'ın içindeki zehri; bugün, şimdi, şu anda fark ettiğini hatırlamak olacaktı. Çünkü adam kimsenin beyaz atlı prensi olmaya gönüllü değildi. İşin aslı, bu bir masal olsaydı Gülşah da prenses olacağından emin değildi ama Aslan Saygın, saf ve aptal bir kral olmaktansa avcı olup bu masalın kötü adamı olmaya razı olurdu. Aslan bir an kararsız kalsa da kıza karşılık vermesi uzun sürmedi. Gözlerini hangi ara kapattığını bile hatırlamıyordu ama bunu önemsediği söylenemezdi. Kollarını kızın beline daha çok dolayıp kendine çekti. Gülşah hızla inip kalkan göğsünün adamın göğsüne yaslandığını hissetti. Kız içinde bir yerlerde, cehennemin gümbürdediğini duyabiliyordu. Kül olduğunu adamın nefesindeki mevsimden anlıyordu Gülşah. Üflese, solukları cehenneme dönecek, en büyük günahlarından sorguya çekileceklerdi. İşin aslı, Aslan günah kadar cezbedici ve baştan çıkarıcıydı. Adam nefes nefese fısıldadı. Hâlâ tam anlamıyla kızdan uzaklaşmış değildi. “Hile yapamadın dediğimde, yapmayı denemediğini kastetmemiştim.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD