Zalim...

1379 Words
Elli sene evvel yine böyle bir yağmur bölgeyi esir almış ve o günden sonra iki aile arasında gün geçtikçe koyulaşan kara bulutlar bırakmıştı. Sungur'ların ele avuca sığmaz oğlu Celil, Köseceli köyünden bir güzele meyletmişti. Meyletmişti etmesine ama göz ardı ettiği öyle bir durum vardı ki; eğer anası babası duysa onu evlatlıktan reddeder ve dımdızlak ortada bırakırdı. Celil'i bundan beş sene evvel, halasının kızı Hesna ile evlendiren ailesi şu günlerde ikinci torunlarını kucaklarına almayı bekliyordu. Hesna Celil'e ne kadar sevdalıysa; Celil için bu evlilik ana baba zoruyla yapılan mecburiyetten öteye gitmiyordu. Gel zaman git zaman Celil'in atıyla evden uzaklaşıp gitmeleri, saatlerce geri dönmeyişi Hesna'nın kanını kaynatmaya başladı. Kocasına yeniden bir bebe vermeye hazırlanırken onun bu vurdum duymaz halleri canını sıkıyordu. Bir gün, marabalardan birinin oğluna üç beş kuruş verip Celil'i takip etmesini istedi. Marabanın oğlu kara haberle geri geldiğinde Hesna'nın gözü artık iyice dönmüştü. Günlerce ne edeceğini düşündü durdu. Ne kadar kafa yorarsa yorsun, neticede kızı ortadan kaldırmaktan başka bir çözüme ulaşamıyordu. Kızgınlığı, hırçınlığı gebeliğini de etkilemiş, kasıklarına sık sık ağrılar vurur olmuştu. Kaynanası gelininin halini hiç beğenmiyor, oğlunu sürekli karısının başından ayrılmaması için tembihliyordu ama oğlunun hiçbir şey umurunda değildi. Hesna sonunda dayanamayarak; Köseceli'de hayırsız, uğursuz diye bilinen bir adama yüklüce para verip o kızın icabına bakmasını isteyecekti. Aklında namusuna halel getirip kendi ailesinin icabına bakmasını sağlamak vardı ama o gün hiçbir şey Hesna'nın planladığı gibi gitmedi. Kız kardeşinin hallerinden şüphelenen Köseceli Ali, onun evden ayrılışının ardından bir süre bekleyip peşinden gitti. Yolda atı huysuzlanıp onu üzerinden atmasaydı belki daha çabuk varacaktı ama er geç vardığında kız kardeşini per perişan gördü. Üstelik yanı başında kafasını ellerinin arasına almış bir ileri bir geri sallanan bir genç vardı. O an hükmünü verip düşünmeden adamın göğsüne doğrulttu tüfeğini. Konuşmasına fırsat vermeden de çekti tetiği. Sungur'ların Celil orada can verirken gencecik Hacer bağıra çağıra aklını kaybetti. Jandarmaya teslim olan Ali ise mapusta ince hastalığa yakalandı. Kız kardeşinin kendini taş başından atıp canına kıydığını duyunca da ciğerleri nefes almayı reddetti. Sevdası Celil'in öldürüldüğünü duyan Hesna da beri yanda kahroldu. Günü gelmeden doğan oğluna Celil'in adını verdiler. O gün bu gündür susup, yatağa mahkum olan Hesna'nın günahı yüzünden Köseceli Zahir'ler gün yüzü görmedi. Celil'i öldüren Seha'nın babası Gürbüz beyin amcasıyken; aklını kaybedip canına kıyan da halası Hacer'di. Güçlü olan haklı çıktı ve elli seneyi aşkındır düşmanlık gütmeye devam etti. Babasının adını taşıdığı halde babasının yüzünü bir kez bile görmeyen Celil, gaddar bir adam oldu çıktı. Aldığı her nefesi Zahir'lere eza çektirmek niyetiyle alıyor ve onlara gün yüzü göstermemek adına çabalıyordu. Olayı bilenler ne kadar anlatmaya, Ali Celil'in kardeşine tasallut ettiğini sandığı için vurdu demeye, Narin'in yaşadığı acılardan bahsetmeye çalışsa da kimseyi dinlemedi. Çünkü nenesi ile dedesi onu, oğullarının intikamını alması üzerine yetiştirmişti. Bilseydi ki; her şeyin müsebbibi gönlüne söz geçiremeyen babası ilen, kalbini katran kaplayan lal anasıyı; belki o da şimdiki gibi gaddar olmazdı. Celil ağanın kahyası kendine kapıyı açan kızın yüzündeki gülümsemeden ve ondan evvel yola düşüp ilerlemesinden yalan yok epey ürkmüştü. Deli diye düşündü, adamlarına ilişmemeleri için tembih etti. Kız yağmurun, cılıklaştırdığı yollarda bata çıka ama kendinden emin adımlarla Sarıkaya'ya vardıktan sonra evin yolunu göstersin diye kahyayı bekledi. Çok sürmeden köyün en heybetli hanesinin önünde durduklarında içeriden feryad ede ede çıkan bir kadın Seha'nın üzerine saldırıp, yüzüne ardı ardına tokatlar indirmeye başladı. Seha o dakikalarda ciddi ciddi katil olduğuna inandığı için kadının feryatlarına, kendine saldırmasına karşılık vermedi. Neticede ne olursa olsun evladını kaybetmiş bir anaydı onun gözünde. - Katil soylular sizi, soylarına kıran giresiceler. Dilerim Allah'tan o pis soyunuz kurusun, Allah kahru perişan etsin sizi. Yüzüme bak, yüzüme. Senin canını ben alacağım ben. Oğluma hangi elinle dehlettin de hele. Evvela onu kıracağım sonra da o pis yüreğini söküp alacağım senin. Seha susuyor, ama kahya da gerçeği bildiği halde konuşup da hanımını sakinleştirmiyordu. İntikam bu evin her ferdinin içine sirayet etmiş ve orada kök salmıştı. - Hanımın Celil ağamın emridir, kızı haraya kapatacağım. Ben gelene kadar kimse ilişmesin dedi. Behiye kadın sakinleşmese de beyinin sözünün üstüne söz söylemeye cesareti olmadığından geri çekildi. Seha ise ecelini bekleyen kurbanlık gibi kahyanın adımlarını takibe koyuldu. Bir can almış ve en büyük günahı işlemişti aklınca. Bu insanlar ona ne etse yeriydi. Kapatıldığı soğuk, karanlık ahır; içindeki zemherinin yanında güllük gülistanlıktı. Ne kadar zamandır burada tutulduğunu hesap etmeyi, gün ikinci kez ayınca bırakmıştı. Olukta biriken yağmur suyundan içerek ayakta duruyordu. Yoksa o insafsızlar ona ne bir yudum su ne de kuru bir lokma ekmek vermeyi akıl edebilmişti. Hayal ilen gerçek arasındaki ince çizgiyi kaybetmek üzereyken yakından gelen bir araba sesi ile doğruldu. Gelen Celil ağa ise birazdan azraili ile karşılaşacak ve kısacık hayatına gözünü yumacaktı. Burada tutulduğundan beri ara vermediği şehadeti yeniden getirdi. Rabbinin karşısına zaten günahıyla çıkmaktan ar ediyordu ama imanının sağlam olduğunu kanıtlamak gayesindeydi. Birkaç ayak sesi sonra da Behiye hanımın sevinçli narası doldu kulağına. "Oğul, seni bana verene kurban olurum, seni bana bağışlayana kurban olurum. Eyi misin gözümün nuru, ağrın, acın var mıdır?" Karşıdan gelecek sesi dikkatle bekledi. Eğer duydukları doğruysa vurduğu adam ölmemişti. Biraz daha kulak kabarttı ve nihayetinde duyduğu ses gözünden sevinç göz yaşları getirecek kadar içini ferahlattı. "İyim ana, bir şeyim yok. Bak gördüğün gibi sapa sağlam karşındayım." E o zaman? Oğulları ölmediyse ne diye burada tutuluyordu ki, ne yapacaklardı ona? Bir can aldığının bilinciyle kaderine razı gelmek başkaydı, şimdi başka. Onların canına zarar vermesine müsaade edemezdi. Ne yapıp edecek bulduğu ilk fırsatta, gücünü topladığı ilk anda bu cehennemden kaçacaktı. "O kansız nerede?" diye sordu; Celil ağa olduğunu tahmin ettiği hiddetli ses. Sonra değirmende yaraladığı adam sesini yükseltip; "Baba! onu burada hapsettiğini söyleme bana. Yalan mı söyledin? Kıydın mı yoksa zavallıya? " Hıh kimmiş zavallı, Seha mı? "oğul senin kanını akıttı, bunun elbet bir karşılığı olacaktır. Baban en iyisini bilir." Demek bu ailenin ekmeğinden yiyen, suyundan içen herkes en az onlar kadar gaddar oluyordu. Behiye hanım da onlardan beri durmamıştı gaddarlıkta. Sonra genç adam yeniden konuştu. "Babam asker mi devlet mi ana? Babam alelade bir ağadan başka kim? Eğer yoksa devletten korkusu kızı jandarmaya teslim etsin. Ha yok, işe jandarma girer de benim pis işlerim aşikar olur diye korkuyorsa da bıraksın kızı. Zaten hayatta kalma mücadelesi veriyorlar sizin zalimlikleriniz yüzünden bir de imandan kurandan ayırmayın kendinizi. Benim son sözüm budur. Ya o kızı evine yollar, bu kahrolası kinden vazgeçersiniz; ya da ebediyete kadar bir daha benim yüzümü göremezsiniz." Alimden zalim, zalimden alim doğar dedikleri buymuş meğer diye düşündü kız. Eğer dediği kadar adaletliyse ve bu çirkin davayı bitirecekse belki de ailesi bundan sonra biraz olsun gün yüzü görebilirdi. O buradayken anasına kardeşlerine zarar verdikleri düşüncesini aklına bile getirmek istemiyordu Seha. Tek temennisi buradan kurtulunca onları sağ salim bulabilmekti. - Kahya! Ne duruyorsun, çıkar kızı dışarı. - Ama beyim... - Sana ne söylüyorsam onu yap adam. Lafımı ikiletme. Ahıra doğru yaklaşan adım seslerini duyunca geri geri çekilip sırtını tarabaya yasladı. Bir yandan hem karşılarında dik durmak istiyor hem de o gücü kendinde bulamıyordu. Açtı, dayak yemişti, yaraları sızım sızım sızlıyordu, yüzünün ne halde olduğundan haberi bile yoktu üstelik. Kapı açılınca gün ışığı ister istemez gözünü almış ve kolunu gözüne siper etmek zorunda kalmıştı. Kahya yanına yaklaşıp kolunu tutunca var gücüyle silkeleyip "sakın bana elini sürme" dedi. Adamın da zaten canına minnet "düş önüme" deyiverdi. Gün ışığına gözü alışınca karşısında sanki hiç sırtından yara almamış gibi duran adamla karşı karşıya geldi. Adam kaşlarını çatmış sanki tenini delecekmiş gibi hiddetli bakışlarını üzerine dikmişti. Hesap sorsun, "sen kim oluyorsunda beni sırtımdan vuruyorsun?" diye kızmasını bekledi ama adam; "Bu rezilliğin sorumlusu kim?" diye kükredi. Behiye hanımın ürkekçe "oğul..." demesine aynı sertlikle dönüp; "Bunu sen mi yaptın? Bir ana, bir kadın olarak bu kadar gaddar mısın sen? Senin bu kızın yaşında bir kızın yok mu kadın? Benim bildiğim merhametli Behiye hanıma ne oldu?" Seha ağzını hayretle açmış, yüzündeki yaralar yüzünden anasını azarlamasını dinliyordu. Genç adam ellerini arkasında birleştirdi ve bir ayağıyla yeri eşeledikten sonra başını kaldırıp anasının babasının ve orada bulunan adamların yüzüne tek tek baktı. "Bunu siz istediniz. Bu günden tezi yok ağaları toplayın. Bu sulh öyle ya da böyle sağlanacak. Şartları ne olursa olsun kabulümdür. "dedi. Ne babasının itirazını ne de anasının yakınmalarını dinledi Cesur. Kızın yanına yaklaşıp kolunu tuttu ve az önce indiği arabanın yanına kadar yürüttü kızı. Tek söylediği söz "bin " olmuştu. Kız da sankim onun dudağının arasından çıkacak bir emri bekliyormuş gibi yerine getirdi. O gün kader yolunu alacak olan arabaya bindiğini henüz bilmiyordu Seha. Tıpkı ağaların onun hükmünde vereceği kararı bilmediği gibi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD