(Lara’nın Gözünden)
İnsan bir anda evsiz olmuyormuş.
Bunu o gece öğrendim.
Evin elinden alındığı anda değil… gidecek yerinin olmadığını fark ettiğin anda başlıyormuş her şey.
Hava yavaş yavaş kararıyordu.
Sırt çantam omzumdaydı.
İçinde birkaç kıyafet, annemle babamın bir fotoğrafı ve babamın saati vardı.
Komik…
Bir insanın hayatı gerçekten küçücük bir çantaya sığabiliyormuş.
Yürüyordum.
Nereye gittiğimi bilmiyordum.
Sadece yürüyordum.
Sağımdan insanlar geçiyordu.
Kahkahalar duyuyordum.
Bir kadın telefonda birine kızıyordu.
Bir çocuk dondurma için ağlıyordu.
Bir adam sevgilisinin beline sarılmış yürüyordu.
Dün ben de o insanların arasındaydım.
Bugünse sanki görünmez olmuştum.
Garipti.
İnsanlar sana bakıyordu ama görmüyordu.
Bir süre sonra ayaklarım ağrımaya başladı.
Bir bank bulup oturdum.
Biraz oturduktan sonra Sokakta yürüyen bir adam geçti
Ama ben birkaç saniyeliğine etrafımdaki hiçbir şeyi duymadım.
Çünkü yüzünü öyle bir açıyla çevirmişti ki…
Babama benzemişti.
Çok kısa sürdü.
Belki bir saniye.
Ama o bir saniye, içimde yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralamaya yetti.
Kalbim göğsüme sığmayacakmış gibi hızlandı.
Nefesim yarıda kaldı.
Parmaklarım istemsizce titredi, gözlerim adamın ardından takılıp kaldı.
Sanki bir adım daha atsa dönüp bana seslenecek, yıllardır duymayı beklediğim o tanıdık sesi yeniden işitecektim.
Sonra gerçek bütün ağırlığıyla üzerime çöktü.
Boğazım düğümlendi.
Başımı başka yöne çevirmek zorunda kaldım.
Çünkü o an anladım.
Babamı o kadar çok özlüyordum ki şimdiden … Bu acıya nasıl dayanırım hiç bilmiyordum. Farketmeden gözlerimden ardı ardına yaşlar gelmeye başlamıştı.
Onun yokluğunu artık sadece kalbimde taşımıyor, her kalabalığın içinde onu arıyordum.
Ve en çok da canımı yakan şey, bir yabancının siluetine bile tutunacak kadar özlemiş olmamdı.
Başımı kaldırdım.
Karşımda bir restoran vardı.
Camların arkasında insanlar yemek yiyordu.
Bir adam çorbasını karıştırırken gülüyordu.
Yanındaki kadın başını omzuna yaslamıştı.
İçeriden sıcak bir ışık dışarı taşıyordu.
Ben ise dışarıdaydım.
Aramızda sadece bir cam vardı.
Ama o an o cam bana okyanus kadar uzak geldi.
Midem kasıldı.
Elimi cebime attım.
Bozukluklar.
Birkaç tane.
Saydım.
Sonra tekrar saydım.
Sanki ikinci kez sayınca artacaklarmış gibi.
Artmadılar.
Gülmeye başladım.
Küçük bir gülüş.
Sonra sustum.
Çünkü ağlamamak için gülüyordum.
Bir büfeye gidip küçük bir sandviç aldım.
Adam parayı alırken yüzüme baktı.
Uzun uzun baktı.
Sonra üzerimdeki kıyafetlere.
Saçlarıma.
Gözlerime.
Nedense rahatsız oldum.
Sandviçi alıp hızlıca uzaklaştım.
İnsanların bakışları değişmişti.
Eskiden de bana bakarlardı.
Ama farklıydı.
Eskiden beni bir insan gibi görüyorlardı.
Şimdi…
Sanki bir şey eksilmiş gibiydi.
Bir statü mü?
Bir isim mi?
Bilmiyordum.
Bir park buldum.
En köşedeki banka oturdum.
Hava iyice soğumuştu.
Ellerimi nefesimle ısıtmaya çalışıyordum.
Saatime baktım.
Babamın saati.
Durmuştu.
Kaza saatinde durmuştu.
Parmaklarım titredi.
Ona bakmaya devam ettim.
Sonra sessizce konuştum.
“Baba…”
Boğazım düğümlendi.
“Beni biraz daha bekleyemez miydin?”
Cevap gelmedi.
Rüzgar geldi sadece.
Saçlarımı savurdu.
İnsan bazen cevap gelmeyeceğini bile bile konuşuyor.
Belki de kendi sesini duymaya ihtiyacı oluyor.
Gece ilerledikçe park değişmeye başladı.
Gündüz gördüğüm insanlar gitmişti.
Yerlerine başka insanlar gelmişti.
Bir adam sendeleyerek yürüyordu.
İki kişi uzakta sigara içiyordu.
Birileri bağırıyordu.
Bir yerde şişe kırıldı.
Ben çantamı göğsüme bastırdım.
İlk kez korktum.
Gerçek korku.
Evdeyken korktuğum şeyler ne kadar aptalmış.
Sınavlar.
Kavgalar.
Kırılan kalpler.
Bunlar korku değilmiş.
Korku…
Nerede uyuyacağını bilmemekmiş.
Birinin sana yaklaşmasından korkmakmış.
Yalnız olmakmış.
Başımı dizlerime yasladım.
Gözlerimi kapattım.
Uyumaya çalıştım.
Ama uyku gelmedi.
Sonra sesler duydum.
Ayak sesleri.
Yakın.
Çok yakın.
Başımı kaldırdım.
İki adam vardı.
Bana bakıyorlardı.
İçim buz kesti.
Biri sırıttı.
“Tek başına mısın?”
Cevap vermedim.
Diğeri yanıma biraz daha yaklaştı.
“Konuşmuyor galiba.”
Kalbim çok hızlı atıyordu.
Ayağa kalktım.
Çantamı sımsıkı tuttum.
“Gitmem lazım.”
Adamlardan biri güldü.
“Nereye?”
Geri çekildim.
Bir adım.
Bir adım daha.
Sonra arkamda bir ses duydum.
Kalın, yorgun bir ses.
“İki yetişkin adamın gece vakti genç bir kızla işi ne?”
Adamlar dönüp baktı.
Ben de baktım.
Bir adamdı.
Yaşlıydı.
Eski bir mont giymişti.
Saçları dağınıktı.
Sakalında beyazlar vardı.
Ama gözleri…
Gözleri garipti.
Yorgundu.
Çok yorgundu.
Sanki yüz yıldır uyumamış gibiydi.
Adam elindeki çay bardağından bir yudum aldı.
“Bence yolunuza devam edin.”
Adamlar birbirine baktı.
Birkaç saniye geçti.
Sonra küfredip uzaklaştılar.
Ben olduğum yerde kalmıştım.
Nefes aldığımı bile unutmuştum.
Yaşlı adam bana döndü.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sadece baktı.
Sonra cebinden küçük bir kağıt bardak çıkarıp uzattı.
“Çay.”
Kaşlarımı çattım.
“…Neden?”
Adam omuz silkti.
“Çünkü üşüyorsun.”
Bardağa baktım.
Sonra ona.
Sonra tekrar bardağa.
O gece ilk kez biri bana acıyarak bakmamıştı.
İlk kez biri bana kırılmış bir şey gibi davranmamıştı.
Adam bankın diğer tarafına oturdu.
Sessizlik oldu.
Sonra başını kaldırmadan konuştu:
“İlk gecen mi?”
Boğazım kurudu.
“…Nasıl anladın?”
Bu kez adam gülümsedi.
Ama çok küçük bir gülümsemeydi.
“Korkundan.”
Rüzgar tekrar esti.
Sonra adam elini uzattı.
“Münir.”
Ben birkaç saniye yüzüne baktım.
Sonra sessizce cevap verdim.
“…Lara.”
O an bilmiyordum.
O gece uzatılan o yorgun elin, beni sadece soğuktan değil…
Karanlığın içinden de çekeceğini bilmiyordum.