1.BÖLÜM
MİHRİ
Milena, ya da son 8 yıldır bana verdikleri isimle Mihri ben. Bulgar bir anneyle Türk bir babanın aşkından doğan ilk çocuktum. Babam işi için doğup büyüdüğü topraklardan çıkıp buraya geldiğinde tanışmışlar annemle. İlk görüşte aşk diye anlatırlardı hep. Bir de 2 yaş küçük bir kardeşim var, Dragan. Benim sakin mizacımın aksine tam bir deliydi o. Çoğu zaman didişsek de, aramızdaki bağ hep çok farklıydı onunla.
Ve her şey ben daha 17 iken, bir gece yarısı alt üst olmuştu. Ansızın.
Hatırlıyorum o geceyi. Kapımız kırılırcasına çalındığında Dragan’ın yanına ilişip, ona nasıl sıkıca sarıldığımı. İçeriden annemin korku dolu çığlıkları yükselirken, korkudan titreyen kardeşimi dolabın içine saklayıp kapı aralığından içeriye baktım. Bakışlarımın yetmediği kadar iri görünen adamlardan biri annemin kafasına silahı dayamışken, diğeri babamı kelepçelemiş önünde dikiliyordu.
“İstediklerimi veriyor musun, yoksa gözünün önünde karının kafasına mı sıkayım?”
“Şu an beni de öldürsen istediğini alamayacaksın. Onlara ulaşmanız imkansız.”
Silahın kabzasını sertçe babamın yüzüne geçirdiğinde başı geriye düştü. Ardından sıkıca boğazını kavradı.
“Benimle oyun oynamaya kalkma Ervan! Son kez soruyorum! İstediklerimi verecek misin, vermeyecek misin?”
Babam dik duruşuyla başını salladı. “İstediği şeyi asla öğrenemeyecek. Ona aynen bunu söyle.” Annemle son kez göz göze geldiğinde usulca fısıldadı. “Özür dilerim sevgilim. Çok özür dilerim.”
Annem hafif bir tebessümle baktı. “Sen doğru olanı yaptın.”
Namlu annemin başında patladığında korkuyla ağzımı kapattım. Bakışlarım, gözleri ölüm saçan adamla buluştuğunda derince yutkunup, kapıyı hızla kilitledikten sonra kendimi yatağın altına atmıştım. Tek bir tekmesiyle kapımızı kırıp içeri girdiğinde, elini bacağıma attığı gibi tek hamlede yatağın altından çekip çıkardı beni.
‘’Hayır! Bırak beni! Dokunma, bırak!’’
“Milena! Kızım!”
‘’Kes sesini! Yoksa seni de anan gibi gebertirim!’’
Bakışlarım bir an için omzunun üzerinden salondaki kan gölünün ortasında yatan anneme kaymıştı. Gözlerim dolduğunda korkuyla yüzüne baktım. ‘’Yalvarırım bırak beni! Lütfen bırak! Dokunma bana!’’
‘’Al bu kızı Boran! İşimize yarar!’’
“Bırakın onu şerefsiz köpekler!”
Ondan pek de az korkutucu görünmeyen diğer adamın kucağına atıldığımda çaresizce çırpındım.
‘’Dokunmayın dedim! Kimsiniz siz! Ne istiyorsunuz bizden!’’
Sert tokadı yüzümde patladığında başım arkaya seğirdi. Çenemi sertçe kavrayıp yüzünü yüzüme yakınlaştırdı. ‘’Bir daha uyarmayacağım seni. Eğer tek bir kelime daha edersen, ananla aynı kaderi paylaşırsın. Şimdi kuzu kuzu düş önümüze!’’
Titreyen bakışlarım dolaba döndüğünde güçlükle yutkundum. Kardeşime de dokunmalarına izin veremezdim. Daha fazla sesimi çıkarmadan önlerine düştüğümde, Dragan dolabın kapısını sertçe adamın sırtına çarparak açmıştı.
‘’Bırakın ablamı! Dokunmayın ona!’’
Boştaki pislik sertçe onun boğazını kavrayıp sırtını duvara yasladı. ‘’Bakın burada kim varmış?’’ Hınzırca sırıttı. ‘’Demek ablan için kendini feda etmeye karar verdin?’’
Dragan’ın elleri çaresizce adamın ellerine sarıldığında gözleri nefessizlikten irileşmişti. ‘’Bı... bırak...’’
Adamın beline sarılıp cılız yumruklarımı sırtına geçirdim. ‘’Bırak kardeşimi! Çek ellerini üzerinden, dokunma ona!’’
‘’Gel buraya!’’
“Milena! Dragan! Bırakın çocukları!”
Diğeri yeniden beni tutup bedenine hapsettiğinde daha çok bağırdım. ‘’Ya bıraksana, öldüreceksin onu!’’
Nihayet eli boğazından çekildiğinde, nefes nefese yere yığıldı. Adamın güçlü kollarından sıyrılıp kardeşime sıkıca sarıldım.
‘’Dragan, yüzüme bak! İyi misin?’’
Güçlükle başını salladı. ‘’E...evet.’’
‘’Komutan hediyemizden bence çok memnun kalacak. Haydi, yola çıkıyoruz!”
Kollarımızdan sürüklenip salondan geçirilirken çaresizce bizi izleyen babamıza baktık.
“Korkmayın çocuklar! Sakın korkmayın, tamam mı?”
Az önceki adam yeniden silahını çekip bu sefer babamın başına dayandığında kolumu kavrayan sert elden kurtulmak mümkün değildi.
“Bırakın onu! Dokunmayın babamıza!”
“Sana son bir şans daha veriyorum. Elindekileri, nereye, sakladın?”
Babamın bakışları kardeşimle benim aramda gidip geldiğinde gergince dudaklarını ıslatıp bana odaklandı.
“Milena...”
“Baba...”
“Bana bir söz vermiştin hatırlıyor musun? Sevgimizi sonsuza kadar kalbinde saklamaya devam edeceksin kızım. Tamam mı? Sonsuza kadar.”
“Baba hayır...”
“Yaptıklarının bedelini sadece sen ve karın değil, çocukların da ödeyecek. Oyun bitti Ervan.”
Silah bu kez babamın kafasında patladığında gözlerimi sımsıkı yumdum. Kollarımızdan zorla sürüklenip kapıya çıktığımızda iki araba dolusu üniformalı adamın dikildiğini görmüştük.
‘’Siz! Alın bu çocuğu! Batı kampına götürüyorsunuz!’’
Boştaki elimle kardeşime tutundum. ‘’Asla! Bizi ayıramazsınız!’’
‘’Öyle de bir ayırırız ki yavrum! Hadi, hemen yola çıkın!’’
‘’Abla! Abla bırakma beni!’’
‘’Dragan!’’
Kolundan tutup zorla arabalardan birine bindirildiğinde, gözyaşlarıyla çaresiz arkasından seslendim.
‘’Dragan seni bulacağım! Seni bırakmayacağım, söz veriyorum! Söz veriyorum kardeşim...’’
Kardeşimin bindirildiği araba son gaz uzaklaştığında hıçkırığımı bıraktım. Omzumdan sertçe dürtüldüğümde kendime gelmiştim.
‘’Yürü hadi! Sabaha kadar senin zırlamanı bekleyemeyiz! Bin arabaya!’’
‘’Nereye götürüyorsunuz beni? Ne yapacaksınız bana?’’
‘’Gidince görürsün, bin!’’
Kolumdan sürüklenircesine arabanın içine sokulduğumda, beni bekleyen karanlık kaderime doğru ilk adımımı atmıştım artık. Diğer yarımı, can parçamı o cehennem ateşinin tam ortasında yapayalnız bırakarak.
*****
Sonrası hiç bilmediğim topraklarda, dağ başlarında sürüklendim aylar boyu. Kardeşimden bihaber. Komutan dedikleri adamın dizinin dibinden ayrılmama müsaade etmiyorlardı. Birkaç kez beni pis emellerine alet etmek istese de bir şekilde direnmiştim. O da uğraşmayıp rahat bırakmıştı beni sonunda. Gücünün yetmeyeceğinden değildi. Belki değmeyeceğimi düşünmüş, daha fazla uğraşmamıştı, kim bilir.
Bir gün konakladığımız yere daha önce hiç görmediğim iki adam gelip, uzun uzun konuşmuşlardı onunla. Ardından kolumdan sürüklenip önlerine atıldım, ‘’Hayrını görün!’’ dilekleriyle birlikte. Ne kadar çırpınsam da, dirensem de nafileydi.
Zorla arabaya bindirildiğimde sessiz gözyaşlarım akarken, yolu izliyordum bir yandan. Daha önce hiç böyle yerler görmemiştim. Kocaman, taştan yapılma, büyük avlusu olan muhteşem yapılara sahip yerlerdi buralar. Doğup büyüdüğüm topraklara oldukça yabancıydı.
Çok geçmeden gördüğüm evlerden çok daha büyük bir evin önünde durduk. Kapım açıldığında adamlardan genç olanı zorla elimi kavrayıp içeri yönlendirdi. Büyük avluda merakla bizi izleyen kalabalığa hitaben elimi kaldırıp beni işaret etti.
‘’Bu akşam hoca efendi gelip nikahımızı kıyacak ve bu kız bundan böyle benim nikahlı karım olacak. Herkes bunu böyle bile!’’
Dağ başında perişan günlerim bitti diye sevinemeden, daha hayatımın baharında hiç tanımadığım bir adamın karısı olmaya zorlanmıştım. Hiçbir şey söyleyemeden odalardan birine götürülüp, aylardır üzerimde birikmiş kir ve pislikten arınmam sağlandı önce. Sonra hiç görmediğim değişik tarzda, yöresel kıyafetlerle giydirip süslediler. Baran dedikleri adam odaya geldiğinde beğeniyle süzdü beni.
‘’Çok güzel olmuşsun. Hayal ettiğimden bile çok.’’
Dudaklarım endişeyle titredi. ‘’Lütfen dokunma bana. Yalvarırım dokunma. Bırak beni gideyim. Daha yeni 17 oldum, yetişkin bile değilim.’’
Alayla güldü. ‘’Merak etme yavrum. Bir imam nikahı yeter sana. Resmi nikâh lazım değil. Altı üstü erkek evlat vereceksin bana. Bir de bunun için resmi nikah mı kıyacağım sanki?”
Babamın doğup büyüdüğü topraklar, benim cehennemim mi olacaktı yani?
Akşam olduğunda hoca dedikleri yaşlıca bir adamın karşısına oturtuldum sonra.
‘’Adın nedir kızım?’’
‘’Mi... Milena.’’
‘’Nelena?’’
‘’Mihri onun adı, Mihri! Hoca, uzatma. Kıy şu nikahı, bak işine hadi.’’
‘’Davut Ağa, bu kız kimlerdendir, de hele? Buranın insanlarına benzemez hiç.’’
‘’Kimlerden olduğu seni ilgilendirmez hoca efendi. Kıy artık şu nikahı!’’
Hoca dedikleri adam fazla üstelemeden bilmediğim dilde bir şeyler mırıldandıktan sonra, çok sürmeden iyi dilekler eşliğinde bizi bırakıp evden ayrılmıştı.
Baran dedikleri adamın bakışları beni bulduğunda işaret etti. ‘’Yürü hadi, odaya.’’
Başımı olumsuzca salladığımda sertçe kolumu kavrayıp yukarı yönlendirdi. ‘’Beni ikiletme demiştim sana!’’
Başka bir odanın önüne geldiğimizde kapıyı açıp içeri fırlattığında yere kapaklandım. Kapıyı örtüp kilitledikten sonra açlıktan kapkara olmuş gözleriyle üzerime doğru adımladı.
‘’Bu geceden itibaren artık benim nikahlı karımsın Mihri. Eğer yaşamak istiyorsan, kısa zamanda bana bir erkek çocuk versen iyi olur. Yoksa senin için hiç de iyi şeyler olmayacak.’’
Geri geri sürünüp duvara sindiğimde korkuyla cenin pozisyonu almıştım.
‘’Lütfen dokunma bana! Yalvarırım dokunma! Ne isterseniz yaparım, yeter ki dokunma bana!’’
‘’Ne o? Korkuyor musun yoksa? Kaç aydır Sancar komutanın elinin altındasın, hiç bana namuslu ayakları yapma! O, eline geçen fırsatları asla değerlendirmeden bırakmaz.’’
Başımı olumsuzca salladım. ‘’Kimse dokunmadı bana! Dokundurtmadım! Sen de dokunamazsın!’’
Dudaklarına hınzır bir sırıtış yerleşti. ‘’İstediğin kadar diren. Eninde sonunda ne istersem onu yapacaksın güzelim.’’ Eli kemerine gittiğinde dudaklarını ıslattı. ‘’İşe beni tatmin ederek başla bakalım.’’
*****
Tam 8 yılım konak dedikleri bu cehennemin karanlık odasında sürünerek geçmişti. Onlara istedikleri şeyi veremeyince, babası tarafından evden atılmak istenmiştim. Ama Baran benden vazgeçmeyince, keyfine göre yatağına alabilmek niyetiyle evin köhne bir odasına hapsetmişti beni. Ayrı da olsak hala karısıymışım, öyle diyordu bana. Neyin ne olduğunu bilmeden, hiç sevmediğim ve resmen hayatımı mahveden bir adamın yatağını süslemiştim 8 yıl boyunca.
Defalarca kaçmayı denemiş, her seferinde yakalanıp farklı şekillerde cezalandırılmıştım. Bazen geceleri avluda taşın üzerinde uyumaya terk edilmiş, bazen günlerce aç bırakılmış, bazense Baran’ın işkencelerine maruz kalmıştım. Birkaç kez kendimi öldürmeyi denesem de yine bir şekilde engellenmiştim. Sanırım canımı onlar alana dek bana ölüm bile yoktu bu evde.
Bir sabah konaktaki bağırışlara uyandım herkes gibi. Davut Ağa ve Baran büyük bir tartışmanın içindeydiler.
‘’Böyle bir şey nasıl istersin sen benden baba?’’
‘’Höst ulan! Yerini, haddini bilesin! Babandan evvel ağanım ben senin! Daha ne kadar tutacaksın onu bu konakta? Sana bir erkek evlat bile veremedi o sürtük!’’
‘’Ağam...!’’
‘’Bana bak Baran, o kızı Büyük Baron’a veriyoruz, o kadar! 8 yıldır gönlünü eğlediğin yetmedi mi hala?’’
‘’Mihri benimle kalacak dedim ağam! Son sözüm budur!’’
Babası belindeki silahı çektiğinde eli bile titremeden oğluna doğrultmuştu. ‘’Ne zamandan beridir ağanın sözü üstüne söz söyler oldun oğul?’’
‘’Yapma dedim...’’
‘’Mihri, gel buraya!’’
Korkarak yanlarına gittiğimde kenarda bekleyen adama işaret etti. ‘’Kızı hazırlayın, 1 saate yola çıkacak.’’
‘’Ağam onu ölüme yollayamazsın!’’
‘’N... ne?’’
Ağanın bakışları beni buldu. ‘’Ne o, korktun mu yoksa? İstediğin de bu değil miydi zaten? Kaçtır kendini öldürmek için çabaladın durdun. Al işte, sana fırsat!’’
‘’Neden Mihri, ha? Örgütün elinde başka adam mı kalmadı askerin üstüne salacak?’’
‘’Baran! Yeter dedim! Büyük Baron onu istediyse vardır bir bildiği elbet!’’
Belki de yıllardır beklediğim kurtuluşumdu bu. Resmen kendi istekleriyle beni bu evden gönderiyorlardı.
‘’Tamam,’’ dedim hiç düşünmeden. ‘’Kabul ediyorum. Ne isterseniz yapacağım.’’
‘’Mihri, hayır dedim!’’
Babası hafifçe sırıttı. ‘’Gördün mü oğul? Karım karım diye ağlarsın, bu sürtük tek kalemde vazgeçti senden.’’
Benden ne istedikleri ya da nereye gideceğim zerre umurumda değildi. Tek istediğim artık bu cehennemden kurtulmaktı. Sonu ölüm bile olsa, ölüm benim ancak cennetim olurdu zaten.
Baran’ın inadına rağmen adamları beni alıp güzelce giydirmiş, elime de çiçek ve meyvelerle doldurulmuş hasır bir sepet tutuşturmuşlardı.
‘’Be.. ben tam olarak ne yapmam gerekiyor bilmiyorum.’’
Sepeti veren hafifçe sırıttı. ‘’Merak etme, kendini çok yormayacaksın. Al şunu eline, ama sakın şimdi basayım deme.’’
Elbisemin kolundan geçirip elime tutuşturduğu kırmızı düğmeli minik çubuğa baktım. Ne olduğunu hala anlamamıştım ama şimdilik sözünü dinleyecektim.
‘’Ağam, kız hazırdır.’’
‘’Hemen çıkın yola. İşi bitirdiğinden emin olmadan dönmeyin sakın.’’
‘’Emrin olur ağam.’’
Baran’ın öfkeli bakışları arasında üç adamla birlikte arabaya bindiğimizde yaklaşık 1 saat yol gidip, akşamüstüne doğru kimselerin olmadığı ıssız bir bölgeye ulaştık. Araba durduğunda kapımı açıp indirdiler.
‘’Bak kızım, şimdi beni iyi dinle. Şu karşıdaki patika yolu görüyor musun? O yolu takip edip, hiç sapmadan yürüyeceksin. Karşına ne zaman kalabalık bir asker grubu çıkarsa da, iyice içlerine girene kadar bekle. Sakın pot kırayım deme. Azıcık cilveli ol. Ardından... Bom!’’
İrkildiğimde yeniden sırıttı. ‘’Merak etme, korkmak için zamanın bile olmayacak. Hiçbir şey hissetmeyeceksin. Yalnız dediğimi sakın unutma. Üçümüz de seni takip edeceğiz. Eğer bir oyun oynamaya kalkarsan, seni direkt ben gebertirim, duydun mu!’’
Başımla onaylayıp korkuyla yutkundum.
‘’İçlerine girmeden basayım deme sakın düğmeye. Planı piç etme. De haydi, yürü şimdi.’’
Sertçe ittirdiğinde titreyen bacaklarıma aldırmadan gösterdiği yolu yürümeye başladım. Etraf oldukça sessiz, çıt çıkmıyordu. Gerginlik içinde yaklaşık 10 dakika kadar öylece yürümeye devam ettim, ama henüz kimseyle karşılaşmamıştım.
Nihayet elinde koca silahı ve tüm heybetiyle, gece karası üniformasının içinde karşıma dikildiğinde öylece kalakaldım.
‘’Olduğun yerde kal!’’
Bahsettikleri asker bu muydu yoksa? Derince yutkunup yeniden ürkek adımlarıma devam ettim. Silahını daha sıkı kavramıştı.
‘’Sana olduğun yerde kal dedim! Bir adım daha atarsan tek kurşunla beynini dağıtırım!’’
Ayaklarım bu sefer olduğu yere kilitlendiğinde baştan aşağı dikkatle süzmüştü beni.
‘’Kimsin sen! Adın ne!’’
Ne diyecektim şimdi ona? Gerçekte kim olduğumu, neye bulaştığımı söylesem yardım eder miydi ki bana? Yoksa o kurtulduğum cehennemin bir benzerini bu askerler de yaşatır mıydı?
‘’Dilini mi yuttun, konuşsana! Kimsin sen!’’
Korkuyla yutkunduğumda bakışları sepeti kavrayan elime kaydı. Tanrım, ellerim terden su kesilmişti bile. Yanlış bir hamle yapmak istemiyordum. Hala o adamların beni izlediklerine emindim.
Silahını indirmeden aramızdaki mesafeyi ağır adımlarla kapattığında, parmağı her an ateş etmek üzere tetikteydi. Ölümüm onun elinden mi olacaktı yoksa?
‘’Bu yolun güvenlik için kapalı olduğunu bilmiyor musun! Ne işin var burada!’
Konuşmak için dudaklarım kıpırdansa da tek kelime edemiyordum. Keskin bakışları karşısında resmen kalakalmıştım.
Bakışları yeniden sepeti buldu. ‘’Elindekini yavaşça yere bırak ve ellerini kaldır! Hemen!’’
Hayır, gözlerindeki bu bakış bir düşmana ait olamazdı. Yüzündeki bu soğuk ifade ve gök mavisi gözlerindeki kararlılık farklı bir anlam taşıyordu. Aylarca dağlarda sürünürken etrafımdakilerin anlatıp durduğu katil Türk askeri profilinden oldukça uzak görünüyordu bu adam. Öyle olmasa çoktan kafama sıkmış olmalıydı.
Gergince dişlerini sıktı. ‘’Elindekini, bırak, dedim. Hemen.’’
Yapamayacaktım. Anlamıştım. O dahil kimseye zarar falan veremezdim ben. Birini öldüreceksem de bu yalnızca kendim olmalıydım. Bir başkasını hayattan ve sevdiklerinden koparmaya hakkım yoktu.
Başımı olumsuzca salladığımda gözlerine baktım son kez. Bacaklarım beni taşımayı bıraktığında ve gözlerim karardığında aklımda kalan son şey, beni içine hapseden kısılmış mavi bakışlarıydı yalnızca.