Bölüm 1

3802 Words
Nehir Her sabah olduğu gibi, o sabah da saat yedide çalan alarmımla güne başladım. Kendimi bildim bileli hep erken kalkmak zorundaydım. Küçük yaşta çalışmaya başlamış, ailemin üzerinden yükümü almaya çabalamıştım. Bu disiplin ve sorumluluk duygusu, hayatımın bir parçası olmuştu. Ben Nehir Yamaner. 23 yaşında, mimarlık fakültesinden yeni mezun olmuş, evlilik arifesinde bir genç kızım. Üniversite yıllarım boyunca hayalini kurduğum mesleğime adım atmak için sabırsızlanıyordum, ancak gerçek dünya beni zorlu bir mücadeleye davet ediyordu. İş görüşmelerine gidebilmek ve aynı anda geçimimi sürdürebilmek için yarı zamanlı olarak bir restoranda halkla ilişkiler görevlisi olarak çalışıyordum. Sabahları iş görüşmelerine gidiyor, akşamları ise restoranda işimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyordum. Zaten en iyi şekilde yapmaktan başka şansım da yoktu. Evlenmek üzereydim ve hiçbir yerde kolay kolay iş bulamıyordum. Sanki çalışmadan deneyim kazanabilirmişiz gibi, her yer deneyimli mimar arıyordu. Bu durum, umutlarımı kırsa da vazgeçmeye niyetim yoktu. Hayallerim vardı ve onları gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapacaktım. Her gün farklı bir şirkette, farklı insanlarla tanışıyor, projelerimi sunuyor ve kendimi anlatmaya çalışıyordum. Bazen umutla ayrıldığım görüşmelerden, bazen de hayal kırıklığıyla dönüyordum. Ancak her defasında bir şeyler öğreniyor, kendimi geliştiriyordum. Restorandaki işim ise bana insan ilişkileri konusunda büyük bir tecrübe katıyordu. İnsanlarla nasıl iletişim kurmam gerektiğini, kriz anlarını nasıl yönetebileceğimi öğreniyordum. Geleceğe dair endişelerim olsa da içimde güçlü bir inanç vardı. Bir gün, bir yerlerde hayallerime kavuşacağımı biliyordum. Bu inanç beni her sabah yedide çalan alarmımla yeni bir güne başlatıyor, umutlarımı taze tutuyordu. Ülkenin sayılı zengin ailelerinden birinin oğluyla evlenmek üzere olsam da çalışmayı önemsiyordum. Ekonomik bağımsızlık, hayatım boyunca hedeflediğim bir şeydi. Asla kendimi, kendi ayaklarımın üzerinde duramayan veya kendi geçimini sağlayamayan bir kadın olarak görmek istemedim. Her zaman kendine yetebilen, kendi çözümlerimi üretebilen biri olmayı tercih ettim. Hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını biliyordum, zenginlik de dahil. Bir kaç kere Kerem iş bulma girişimlerime engel olmaya çalışmıştı. Ancak beni kolay yıldıramayacağını bildiği için bu girişimlerden kendiliğinden vazgeçmişti. “Ben yeterince kazanıyorum zaten. Babamın kaç tane oteli olduğunu bazen unutuyorsun. Çık artık şu her şeyi kendim yaparım tribinden.” diye defalarca söylemişti. Annesi de oğluşunu destekliyordu ancak ben her şartta kendi paramı kazanmak istiyordum. O servetin içinde benim kazanacağım para devede kulak olsa da bütçeye katkım olduğunu düşünmenin bana iyi hissettireceğini biliyordum. Annemi küçük yaşta kaybettikten sonra, babam başka bir kadınla evlenmişti. Üvey anneciğim de sırtımdan sopayı eksik etmemişti sağolsun. Ben de liseyi bitirir bitirmez evi terk edip hem üniversite okuyup hem de çalışmıştım. Bütün bu derdimin arasında bir de dereceyle üniversiteye girip, fakülteden de dereceyle mezun olmuştum. Bunların hepsini çalışmak, kendi ayaklarımın üzerinde daha sağlam durmak için yapmıştım. Jet sosyetenin önde gelen ailelerinden Hanzade lerin gelini oluyorum diye bu kadar emeği çöpe atacak değildim. Aşktan gözüm kör olsa da, hala bu hayatta kimseye o kadar da güvenmemem gerektiğini görebilecek kadar gözüm görüyordu. Hem ben, onun alıştığı çevredeki kızlar gibi tek derdi saçının rengi, kimin hangi davete hangi modacıdan giydiği ya da tırnaklarının şekli olan türden bir kadın olamazdım. En yakın arkadaşım, Sedef, öyleydi. Sürekli kim ne giymiş onu eleştirir, sosyal medyanın altını üstüne getirir, sahte hesaplardan da nefret ettiği insanları takip ederdi. Eğer öyle bir eş istiyorsa, Sedef’le daha önceden tanışıyorlardı. Onunla olabilir, onun gibi birini bulabilirdi. Sedef daha yüksek zümreden bir ailenin kızıydı. Bakımlı ve güzeldi. Uzun boylu, uzun bacaklıydı. Fiziği, yürüyüşü, konuşması, tavırları her zaman kusursuzdu. Ben ise Sedef’in tam aksine kısa boylu, minyon yapılı ve içinden geldiği gibi patavatsız ve pervasızca hareket eden bir kızdım. Sedef’in at kuyruğunu bile kuaför yaparken benim saçıma kuaför eli yalnızca kesimden kesime değerdi. Ki, uzun saç sevdiğimden çok nadiren saçımı kestirirdim. Ne zaman Sedefe bu çocuk bende ne buluyor desem doğallıktan, güçlü kadın olmamdan, onun alıştığı kızlardan farklı olmamdan bahsederdi. Bu yüzden Kerem’in benden öyle bir eş olmamı beklemesini de anlamıyordum. Ama evlilik aşamasında benden bu değişimi beklemesi bana absürt gelmişti. İnsan olduğu gibi sevdiği insanın neden değişmesini ister ki? Hızla yataktan kalkıp banyoya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp aynadaki görüntüme baktım. Geç saatlere kadar çalışmaktan uykumu alamadığım için göz altlarım morarmıştı. Son müşteri gidene kadar açık duran restoranın müdürü sağolsun bir saniye bile restorandan ayrılmamıza izin yoktu. Göz altı morluklarımı incelemekten vazgeçip saçlarımı taradım ve tepemde hızlı bir ev topuzu yaptım. Herhangi bir iş görüşmem olmadığı ve izin günümde olduğum için uzun zaman sonra ilk defa bugün dinlenecek vaktim vardı. Bu vaktimi de halime hayıflanarak geçirmeyi planlamıyordum. Mutfağa geçip kendime bir kahve koydum. Her sabah kahvaltı öğününü bir kahve ile geçiştirmek gibi bir huyum vardı. Kerem görse suratını ekşiterek yüzüme bakardı. “Yine bir kahveyle sabah öğününü geçiştiriyorsun. Erken yaşlanacaksın.” derdi. Onun bunu söylerken ki halini düşünmek beni güldürmüştü. Suratını ekşittiği zaman çok komik görünüyordu. Kerem’i düşününce geceden beridir ona ulaşamadığımı hatırladım. Pek merak ettiğim söylenemezdi. Ancak son zamanlarda içimde gereksiz bir kıskançlık duygusu uyanmaya başlamıştı. Evlenecek olmanın verdiği stresi yaşadığımı düşünüp sürekli bu saçma ruh halinden kendimi uzak tutuyordum. Telefonumu alıp geceden beridir ulaşamadığım sevgilime uzunca bir mesaj yazdım. Sonra da göndermeden silmeye karar verdim. Zaten yazsam ne olacaktı ki? Gereksiz bir kavga edecektik. Düğün öncesinde gerginlik istemiyordum. Gerginlik çekecek mecalim de yoktu. Zaten çok sevgili müstakbel kayınvalidem sağolsun, sadece düğün detayları ile ilgili bana etmediği eziyet kalmadığı için yeterince gerginken bir de nişanlımla gerilmek istemiyordum. Zaman içinde kayınvalideme direnmekten de vazgeçmiştim. Son görüşmemizde her söylediği şeye “Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun.” diyerek savuşturmayı başarmıştım. Nitekim onun istediği de bunu duymaktı. O biricik oğlunu sosyetik bir güzelle evlenmeye ikna edemediğinden, oğluna bütün sosyetenin konuşacağı bir düğün yapmak istiyordu. Ben ise sevdiğim adamla sorunsuzca evlenip bu gereksiz düğün detayını bir an önce başımdan atmak ve hayatıma kaldığı yerden devam etmek istiyordum. Hem Kerem de zaten her zamanki Kerem işte. Yıllardır kafasına esince ortadan kaybolur, sonra geri çıkardı. Muhtemelen arkadaşlarından biriyle bir barda sabahlamıştı. Şimdi de aygır gibi uyuyordur diye düşündüm. Aklımdan geçenleri yazsam ya da bunun bana nasıl hissettirdiğini anlatsam diyeceği cümle net biçimde belliydi. “4 yıldır birlikteyiz ve bana hala güvenmiyor musun Nehir? Madem öyle neden evlenme teklifime evet dedin ki?” diyecekti. Hayatımda her şey öngörülebilir düzeyde monoton olduğu için bir kere daha şükrederek telefonumu kenara koydum. Bu sayede tüm tartışmaların önüne geçiyor, mental sağlığımı koruyarak hayatıma devam ediyordum. Kerem’in duygularıma önem verip vermediğini sorguladığım zamanlar da oluyordu elbet. Ama sonra aklıma, bunca zaman bana bir kere bile elini sürmediği, evlenmeden bana dokunmaya kalkmadığı ve bu konudaki hassasiyetime saygı duyduğu gelince bu düşüncemden vazgeçiyordum. Sonuçta bir erkek olarak onun da ihtiyaçları ve istekleri vardı, ama bunları geri plana benim için atabiliyordu öyle değil mi? Zaten annesi düğünden önce yeterince hepimizi yorarken ben neden sevdiğim adamı biraz daha yoracağım ki? Mutfak tezgahına yaslanmış tüm bunları düşünürken telefonum çaldı. Arayanın en yakın arkadaşım Sedef olduğunu görünce gülümsedim. “Günaydın şekerim!” dedi. Sesi her zamanki gibi bir hayli neşeliydi. Sedef uzun boyu ve uzun bacaklarıyla mankenleri kıskandıracak bir fiziğe sahipti. Ben ise onun aksine kısa boylu ve minyon yapılıydım. Boyalı sarı saçları ve botokslu dudakları bile yüzüne harika biçimde otururdu. Her zaman cıvıl cıvıl ve cilveli bir kızdı Sedef. Her zaman ikimiz arasında erkeklerin gözü onun üzerinde olurdu. Benim hiçbir zaman beğenilme gibi bir derdim olmamıştı. Zaten ben de beni ilk beğenen adamla, ilk sevgilimle evleniyordum. “Günaydın balım.” dedim. Sesimin neşeli çıkmasını istemiştim, ama bir hayli bıkkın çıkmıştı. “Ne oldu sana gelin kız? Sesin niye böyle geliyor?” dedi. “Nagehan hanım düğün için her türlü detayla beni yoruyor. Bu sırada Kerem ortadan kayboluyor ve hala iş bulamıyorum.” diye bir çırpıda tüm sorunlarımı sayıverdim. Sanki görüyormuş gibi gözlerimi devirmiştim. Boşuna saydığımı da biliyordum. Sedef her zamanki gibi çok da umursamayacaktı. “Ha. Ay aman takma canım hepsi hallolur.” derken ilk defa sesi tedirgin geliyordu. Sedef bir hayli özgüvenli bir kız olduğundan yaptığı hiçbir şeyden kolay kolay tedirgin olmazdı. Sesinin tedirgin gelmesi beni şaşırtmış olsa da biraz bencilce bir hisle bunu önemsememeye karar vermiştim. Derin bir nefes verdim. “Haklısın güzelim.” dedim. “Bugünkü planın ne ? İzinli olduğuna göre biraz gezeriz belki?” dedi. “Aslında hava almaya ihtiyacım var ama öte yandan da hiç evden çıkasım yok. Dinlenmek ve biraz iş ilanı bakmak istiyorum.” dediğimde kıkırdadı. “Ayol ülkenin sayılı zenginlerinden biriyle evleniyorsun hala çalışma peşindesin.” dedi. Sedef yanımda olmadığı için rahatlıkla göz devirmiştim. Bu tavrı ikinci kere gözlerimi devirmeme neden olmuştu ve ben bir konuşmada iki kere göz deviriyorsam o konuşmayı sonlandırma vakti gelmiş demekti. “Bu konudaki düşüncemi biliyorsun aşkım. Ocağın altı açık bak hadi. İşlerimi halledeyim konuşuruz. Öpüyoruuum.” dedim ve hızlıca telefonu kapattım. İlk tanıştığımız zamanlarda çalışma konusundaki bu düşünce şekli için Sedef’e kızıyordum. Ama ailesini tanıdıkça, Sedef’in bu konuda benden farklı düşünmesinin çok normal olduğunu anladım. Kerem kadar olmasa da onun ailesi de varlıklıydı. Çocukluğundan beridir Sedef’in tek derdi, özel üretim çantalardan en pahalı olanını alabilen tek isim olmak olmuştu. Arkasında güçlü bir aile olan bir insanın ekonomik özgürlük konusunda hassas olmasını bekleyemezdim zaten. Ancak, bir noktada en yakın arkadaşımın, haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. İzin günümü sadece kendime ayırarak geçirebilirdim. Zaten müstakbel eşim de ortada yoktu. Delirip ona sarma tehlikesiyle başa çıkmak için, kendi iç huzurumu bulmak ve kendimle ilgilenmek önemliydi. Kahvemi yudumladıktan sonra fincanı sehpaya koyup salona doğru ilerledim. Koltuğa uzanıp biraz dizi izlemeye karar verdim. Ancak, ne kadar kafamı dağıtmaya çalışsam da düşüncelerim hala Kerem’in kayboluşu etrafında dönüyordu. Beynim sürekli bu konu üzerinde dönüp duruyordu ve içimde bir huzursuzluk hissi oluşturuyordu. Biraz dizi izleyip bakım yapmakta karar kılmıştım. Dizi izlerken kafamın dağılacağını düşünmüş olsam da hiç başarılı olamamıştım. Aklım hala Kerem’deydi. Düğün öncesi ortadan kaybolması beni çok rahatsız ediyordu. Beynim sürekli benimle konuşuyordu. Evlenince de mi böyle olacak? Kafasına esince ortadan kaybolup, canı istediğinde mi ortaya çıkacak? Bunu bir şekilde, Kerem’i de kırmadan konuşmam gerektiğine karar verdim. Zaten izleyemiyor olduğun diziyi kapatıp, kendimle ilgilenmek üzere odama geçtim. Şifonyerin karşısına oturduğumda, odanın her bir köşesine dikkatlice bakındım. İçimdeki hüzün, sadece birkaç gün sonra bu evde olmayacak olmanın verdiği duygusal bir kaostandı belki de. Kerem'e defalarca büyük bir evde yaşamak istemediğimi dile getirmiştim. Diğer insanlar belki o lüks evden, profesyonel dekorasyon ekiplerinin yarattığı görkemli atmosferden keyif alabilirlerdi, ancak benim için durum tamamen farklıydı. O ev, bana nedense hep soğuk ve samimiyetsiz gelmişti. Belki de bu hissiyatın kaynağı, evin büyüklüğüydü, ya da içinde yuva hissi uyandıran detayların eksikliğiydi. Küçük evim, şu anda bulunduğum yer gibi, her zaman benim için özel olmuştu. Kirada bile olsa, bu ev bana aitti. İçindeki her detayı, biblolarından perdelerine kadar kendi ellerimle düzenlemiştim ve bu yaşam alanı, benim için bir yuvadan fazlasıydı. Belki de diğer ev, bu şekilde kişiselleştiremediğim için, içimde bir boşluk hissi yaratıyordu. Kafamın içindekileri duysalar, Sedef de Kerem de bu halime bir hayli gülerlerdi. Aynanın karşısında biraz vakit geçirip, içine gireceğim zümrenin yanına bile yanaşamayacak kadar minik bakımımı yapıyordum. Nagehan Hanım olsa kesin kremlerime bakıp, estetikli burnunu kırıştırırdı. Sonra da yüzüme bakar, küçümsercesine gözleriyle beni süzer, oğluna dönüp tiksinir bir ses tonuyla: “Yarın gidin de adam gibi kremler alın. Cildi kauçuğa dönecek bu dandik şeylerle.” derdi. Yavaşça uzaklaşırken de kesin kendi kendine “Bu kız yüzünden ayda bir botoksa gitmem gerekecek.” diye söylenirdi. O hali gözümün önüne gelince kıkırdamaya başladım. İyice delirmiştim. Kendi kendime gülüyordum. Telefonumun çaldığını duymamla neşem kaçtı. Arayan Keremse çenemi tutup ses tonumu kontrol altına almam gerekecekti ki bu o an için bir hayli zordu. Mutfağa koşup telefonun ekranına bakınca, restoran müdürünün aradığını gördüm. Bir anlığına Kerem olmamasına sevinmiş olsam da müdürün neden aradığını merak ediyordum. Bu merakla kaşlarım istemsizce çatıldı. Derin bir nefes alıp telefonu açtım. Açmazsam işimi kaybetme riskiyle burun buruna gelirdim ve bunu yaşamak da istemiyordum. “Nehir akşama çok önemli misafirlerimiz var. Bugün izinli olduğunu biliyorum, ama acilen restorana gelmen lazım. Düğün iznine eklerim bu izni.” deyip, cevap vermemi bile beklemeden telefonu yüzüme kapatmıştı. Bir kaç dakika önce hayatımın öngörülebilir düzeyde monoton olduğunu söyleyip kendi kendimi lanetlediğim için kendime ve şansıma söverek hazırlanmak üzere odaya ilerledim. Dolabımdan hızla iş yerinde giyinmeye uygun siyah, düz, dizimden bir kaç parmak yukarıda bir elbise seçtim. Son zamanlarda yaşadığım stresle o kadar kilo vermiştim ki bu elbisemin de bir tadilata ihtiyacı olduğunu biliyordum. Bu kadar dar kesimi olan bir elbise ve askıları bile bol gelmeye başlamıştı. Neyse ki omzumdan düşmüyordu da bütün gece elim omzumda gezmeyecektim. Elbisemin düzgün olduğundan emin olduktan sonra saçlarımı yapmaya başladım. Saçlarımı sıkı bir at kuyruğu haline getirip, özellikle göz altlarımı kapatacak şekilde hafif bir fondöten sürdüm. Biraz maskara ve biraz da dudak parlatıcısıyla doğal ve hafif bir makyaj yaparak işimi bitirdim. En sevdiğim parfümümü de sıkıp çantamı kaparak restorana doğru ilerlemeye başladım. Gideceğim mesafe yakın olduğu için yürümeyi tercih etmiştim. Çantamdan kulaklığımı çıkarıp müzik dinleyerek yürümeye başladım. Restorana varır varmaz personel odasına geçip ceketimi ve çantamı bıraktım. Yürüyüş için giydiğin spor ayakkabılarımı topuklu ayakkabılarımla değiştirip, detayları almak için müdürün odasına doğru ilerledim. Kapısını tıkladıktan sonra biraz bekledim. “Gel.” dediğinde içeri girdim. Müdür genelde gıcık bir adamdı. Bana da olabildiğince nazik davranıyor olsa da gıcıklığını yer yer hissettiriyordu. Onun bu hallerine alışmıştım. “Detayları almaya geldim müdürüm.” dedim. “Gel Nehir gel.” dedi ve derin bir nefes verdi. “Bugün çok önemli bir misafirimiz var. Pars Çetinkaya bir iş görüşmesine gelecek. Belki de burayı satın alacak bile olabilir bilmiyorum.” dedi. Bu soyismi bir yerden tanıyordum. Ama nereden olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. “Benim yapmam gereken tam olarak nedir?” dedim. Kaşlarımın hafifçe çatıldığının farkındaydım ama buna engel olmadım. Konu iş olunca gereksiz detayları dinlemekten ve uğraşmaktan hazzetmiyordum. Müdür eliyle alnını ovuşturdu. “Pars bey gelene kadar kapıda beklemen lazım. Gelir gelmez arabasından önce adamlarından biri inip rezervasyonu doğrulayacak. Üst katı komple kapattılar. Üst kata sadece sen ve dört garson çıkacaksınız.” dedi. Başımla onu onayladım. Anladığımdan emin olmak için yüzüme baktı. Normalde bunu yapmazdı. Bu hareketiyle önemliden daha fazlasını ağırladığımızı anlamıştım. “Devam edin lütfen.” dedim. “Dört garson sürekli olarak çalışacak. Ancak senden başka kimsenin konuşmasını istemiyorum. Masalarından uzakta dur. Konuşulanları duymayacağın mesafede kal. Ama bir bakışta da seni görsünler. Pars bey birden fazla kişiyle muhatap olmaktan hoşlanmıyor. Fazla net bir adam. İstekleri her ne ise yanında bir garson götür onlar yazsın. Sadece diyaloğu sen kur.” dedi. “Anladım müdürüm. Bilmem gereken başka bir şey var mı?” dedim. Müdür yüzüme dikkatlice baktı. “Kendine çok ama çok dikkat et Nehir.” dedi. Bunu derken ne demek istediğini anlamamıştım. Ama önemi yoktu. Her zamanki gibi bir tamam müdürüm lafıyla geçiştirecektim zaten. Ve nitekim öyle yaparak odasından ayrıldım. Personel odasına geçip saçımı ve makyajımı kontrol ettikten sonra kırmızı bir ruj sürdüm. Saçlarımın tamamen mükemmel göründüğünden emin olduktan sonra saati kontrol ettim. Rezervasyonlarına yaklaşık yarım saat vardı. Ama bu adam, bu restoranın üst katını komple kapatacak paraya sahip bir adamsa büyük bir iş yapıyor olmalıydı ve bu durumda bana onun geç kalacak türden bir adam olmadığını düşündürmüştü. Kalkıp kapıya geçerek beklemeye başladım. Bir yandan da restoranın içini izliyordum. Akşam yemeği servisi başlamıştı ve restoranın içinde yoğun bir koşuşturma vardı. Garsonlar, masalar arasında hızlı adımlarla dolaşıyor, müşterilerin siparişlerini alıyordu. Mutfaktan gelen yemek kokuları, restorana gelenleri cezbediyordu. Yaklaşık on dakika kadar zaman geçtikten sonra kapıda bir araç durdu. Aracın şoför koltuğundan bir adam indi. Bana doğru yanaştı. “Pars Çetinkaya” dedi. Adamı başımla onayladım. “Yeri istediği şekilde hazır. Kendisine bu akşam ben eşlik edeceğim.” dedim. Adam beni kısa ve hızlı bir biçimde süzdükten sonra arabaya geri döndü. Arka koltuğun kapısını açarak kenara çekildi. Arabadan inen adam, benim bile, gözü nişanlısından başka kimseyi görmeyen benim bile dikkatimi çekmişti. Kendisine özel alan istemesine şaşırmamıştım. Uzun boylu, geniş omuzlu, karizmatik ve etrafına güçlü bir hava yayan biriydi. Siyah takım elbisesinin içine sığmayan kolları ve hareket ettikçe gerilen gömleğinin düğmeleri onu bir hayli seksi kılıyordu. Biraz daha incelesem, ağzımın suyu akacaktı. Keskin bakışlarıyla etrafa bir göz attıktan sonra, bana doğru ilerledi. Böyle biriyle karşılaşmayı beklemiyordum. Adamın enerjisi beni bile korkutmaya yetiyordu. Etrafını karanlık sarmış gibiydi. Derin bir nefes aldım ve profesyonel bir tavırla adama doğru ilerledim. "İyi akşamlar, hoş geldiniz. " dediğimde nazik olmaya dikkat ediyordum. Ancak bir şekilde adamla konuşurken korksam da gerilmemiştim. En sıcak gülümsememle adamın gözlerinin içine baktığımda adamın beni süzen bakışlarıyla karşılaştım. Gözleri zar zor gözlerimi bulduğunda cevap verdi. "Merhaba," dedi sakin ve derin bir sesle. “Buradan buyrun lütfen. Bu akşam sizlere ben eşlik edeceğim.” dedim yeniden kocaman gülümseyerek. Elime gideceğimiz yönü işaret ettim. Ancak beklenmedik bir flörtözlükle bana baktı. “Hanımlar önden. Lütfen önden gidip yolu gösterin.” dedi. Gülümserken gamzeleri çıkıyordu. Hiç de yapmacık görünmüyordu. Bu kadar büyük bir iş adamı nasıl olur da yapay olmazdı ki? Bazen gerçekten kendi kendimi çok salak bulabiliyordum. Aceleci olmayan adımlarla üst kata doğru ilerledim. Basamakları bitirir bitirmez, onlara ayrılan salona doğru sağa döndüm. Kapının önünde durarak içeriyi işaret ettim. “Buradan buyrun lütfen. Size ayrılan özel salon burası. Ayrıca tam istediğiniz gibi diğer salonlarda boş.” dedim. Pars adamlarına bir baş işareti verdi. Adamları tüm diğer salonları gezmeye dağılmışlardı. Bana dönüp kocaman gülümsedi. “Yardımlarınız için teşekkürler…” dedi ve durakladı. “Nehir.” dedim gülümseyerek. “Teşekkür ederim Nehir Hanım”. dedi hafif boğuklaşan bir sesle. Gözleri vücudumda gezindikçe tüylerimin ürperdiğini hissediyordum. Kerem bana bakınca böyle olmadığım aklıma geldi. İkisini kıyasladığımda belki de adamdan rahatsız olmuşumdur diye düşünerek işime devam ettim. Pars denen adam önden giderken, ben de bir adım arkasından ilerledim. Adam masaya otururken garsonlardan birine elimle işaret vererek yanıma çağırdım. Bir adım arkamda durup beklemesi için elimi yeniden kaldırdım. En iyi garsonlarımızı katta görünce işin ciddiyetini tam kavramıştım. “Sipariş için misafirlerinizi bekleyeceğinizi tahmin ediyorum. Yine de önden içecek bir şeyler ister misiniz?” diyeb sordum. Gülümseyerek bana baktı. Kafasını kaldırırken gözü bir an ellerimde oyalandığında kaşları hafif çatılır gibi olsa da hızla kendini toparladı. “Evet Nehir hanım, bana lütfen bir şişe viski gönderin. Yalnız viskiyi sizin tavsiye etmenizi istiyorum.” dedi. İçki türleri hakkında detaylı bir eğitimi neden verdiklerini şimdi anlıyordum. “Fiyat skalanız nedir?” diye kibarca sorduğumda kahkaha attı. “Sonsuz.” dedi. Gülümseyerek cevap verdim. “O halde size Macallan Lalique Collection’dan bir viski önermek isterim.” dediğimde memnuniyetle gülümsedi. “Hmmm, severim. Güzel seçim. Devam et lütfen.” dedi. “50-Year-Old adıyla geçen bir viski önereceğim.” dedim. “Neden 50 year old peki?” dediğinde bir kaşı havaya kalktı. “Damıtma yılı 1946 olan bu viski tam 50 yıl fıçıda bekletilmiştir. 65-Year-Old da var elimde. Ancak fazla keskin tatlar yemeğin tadını kaçıracağı için ben tavsiye etmiyorum. Yine de siz bilirsiniz.” dedim profesyonelce. Başıyla beni onaylayarak kıkırdadı. “Zevkli bir kızsın Nehir. Eşin çok şanslı.” dedi. Eşim kısmını düzeltme ihtiyacı hissetmemiştim. “Çok naziksiniz teşekkür ederim. Başka bir arzunuz var mı?” dediğimde kaşları çatıldı. “Hayır teşekkür ederim.” dediğinde kibar bir işaretle garsonu gönderdim. “Bana ihtiyacınız olursa barın arkasında olacağım.” dedim barı işaret ederek. “Elinizi kaldırmanıza gerek pek olmaz ancak olur da kaçırırsam elinizi kaldırmanız yeterli olacaktır. Afiyet olsun.” dedim ve bara doğru yürümeye başladım. Derin bir nefesi yavaşça vererek en zor kısmı atlattığımı düşünüyordum. Yemek faslının bundan daha zor olma ihtimali yoktu diye düşünmüştüm. Gecenin çoğu sorunsuz geçiyordu. Pars’la arada göz göze geliyorduk ya da ben öyle sanıyordum. Ama bunların hiç biri masaya beni çağırmak için değildi. Bu yüzden ben göz göze geldiğimizi düşünüyor da olabilirdim. Bir an nedense bu adama evli olmadığımı anlatma isteğiyle dolmuştum. Ancak bunu yapmanın manası yoktu. Aklıma aniden Kerem geldi. Bana hiç ulaşmayı denememişti. Personel odasındayken hızla ona işe gelmek zorunda kaldığımı yazmıştım ama onu da görmemişti. Acaba aramış mıdır diye içim içimi yerken çalışmakta zorlanacağımı fark edip hızla işime odaklanmaya çalıştım. Bir an Pars’ın elinin hafifçe kalktığını fark ettim. Elini tamamen kaldırmadan başımla hızla onaylayıp masaya doğru ilerledim. “Size nasıl yardımcı olabilirim?” dedim. “Tatlılar lütfen.” dedi. Sesi o kadar soğuk ve acımasız geliyordu ki, gecenin başında karşıladığım adamla konuşmuyor da başkasıyla konuşuyor gibi hissediyordum. Yine de bana karşı nazik olmayı ihmal etmemişti. Ayrıca garsonlara bütün gece kibar davranmış olması da dikkatimden kaçmamıştı. Gidip garsonlardan tatlıları getirmelerini, öncesinde boşları toplamalarını rica ettikten sonra tuvalete doğru ilerledim. Hızlıca makyajımı kontrol etmem gerekiyordu. Tuvaletin aynasında makyajımı kontrol ettikten sonra Kerem’e hala ulaşamadığımı fark edince iyiden iyiye gerilmiştim. Derin bir nefes verip kapıdan çıkar çıkmaz sert bir gövdeye çarptım. “Ay!” diye biraz korkuyla biraz acıyla inleyerek sendeleyip geri çekilmeye çalışırken, ince topuğum fayansın arasına takıldı ve sendeledim. Çarptığım gövdenin sahibinin güçlü kolları beni yakaladı. “Dikkatli ol.” diye fısıldadı. Duyduğum ses Pars’a aitti. Derin bir nefes verip bir adım geri çekildim. Fazla heyecanlanmış ve utanmıştım. Başımı öne eğip gözlerimi yerden kaldırmadan konuştum. “Şey.. Ben özür dilerim Pars Bey. Fark etmedim kusura bakmayın.” dedim. İşaret parmağını çenemin altına koyarak kafamı yukarı kaldırdı. O kadar utanmıştım ki gözlerine bakamıyordum. “Sorun değil. Bu kadar güzel olmasaydın sorun olabilirdi ama.” dedi ve göz kırptı. Bu hareketiyle ağzım şaşkınlıkla aralandı. Aniden beni bırakıp tuvalete doğru yöneldi. Bense az önceki anın heyecanıyla bir yandan titriyor bir yandan da heyecanlandığım için kendime kızıyordum. Gecenin kalanı sorunsuz geçmişti. Bana fazla ihtiyaçları olmamıştı. Kalkmaya hazırlandıkları zaman uğurlamak için ben de hareketlendim. Adamlar el sıkışıp gittikten sonra Pars da kapıya doğru hareketlenince hızla yanına doğru gitmeye başladım. Yetişemeyeceğimi anlayınca arkasından seslendim. “Pars bey!” dedim. Aniden durup topuklarının üzerine bana döndü. Yüzünde çapkın bir gülümseme vardı. “Pars bey, bu saatte ana giriş misliyle kalabalık olur. İzin verirseniz sizi doğrudan kapının önüne açılan diğer çıkıştan çıkarayım.” dedim. Yüzündeki o gülüş silinmişti. “Hay hay, buyrun bakalım çıkarın.” dedi. Hızlıca yolu gösterip adamdan uzaklaşmam gerektiğini hissediyordum. Garip bir biçimde gözleri beni süzen bir erkekten rahatsız olmuyordum. Çoğu zaman Kerem’in bile beni süzmesinden rahatsız olurdum. Kafamda saçma düşünceler evrilmeden bu geceyi bitirip eve gidip uyumak istiyordum. Tam çıkışa geldiğimizde restoran müdürü arkamızdan geldi. “Efendim. Pars bey her şey yolunda mıydı?” dedi. Pars gülümsedi. “Her şey mükemmeldi. Bundan sonra iş görüşmelerimi burada yapacağım. Yalnız bir şartla.” dedi. Müdür bütün yavşaklığı ile gülümsüyordu. “Oldu bilin.” dedi. Pars’ın kaşları çatıldı. “Ben bu geceki gibi her gelişimde benimle yalnızca Nehir ilgilensin istiyorum. Ama görüyorum ki sen bir kadının fikirlerini bile sormuyorsun.” dedi. Müdür afallamıştı. Tam özür dilemek üzere ağzını açıyordu ki, Pars yeniden konuştu. “Ziyanı yok. Ben gerektiği zaman kendim sorarım. Sen kızdan özür dile. Bir dahaki gelişimde özür dileyip dilemediğini öğrenirim.” dedi ve sanki çocuk sever gibi koca adamın yanağına üç defa vurdu. “Bu arada, patronuna selamımı söyle. Satarsa burayı alabilirim bile.” dedi. Müdür zar zor yutkundu. “Emriniz olur Pars bey. Tekrar iyi akşamlar.” dedi. Pars onu başıyla selamladıktan sonra dönüp bana baktı. “İyi akşamlar Nehir. Yine görüşeceğiz.” dedi. Sesi fazlasıyla otoriter ve özgüvenliydi. Bu özgüveni beni fazlasıyla ürkütmüştü. “İyi akşamlar Pars bey.” diyerek, en içten gülümsememle adamı uğurladım. Adamın arabası hareket edince derin bir nefes verdim. Verdiğim bu nefesle nefesimi tuttuğumu fark ettim. Müdür bana bakarak konuşmaya başladı. “Eline sağlık Nehir. Sana taksi çağırdım ödemesini biz yapacağız. Yarın da geç gel bir iki saat dinlen.” dedi. Deliydi manyaktı ama, müdür izin konusunda hassas bir adamdı. Teşekkür ederek yanından ayrıldım. Tek dileğim, bir an önce evime gidip yüzümdeki makyaj dahil her şeyden kurtulup güzelce uyumaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD