Duyulan sesten sonra Yağız Ali ranzasından aşağıya inmiş ve hıza demir kapıya yürümüştü,
“Tahliye mi?” Gardiyan kafasını salladı ve genç adamın tahliye olduğuna inanabilmesini sağlamak adına sözlerini bir kez daha tekrarladı,
“Yağız Ali Karabağlı Tahliye!.. Gözün aydın. Eşyalarını topla yarım saate çıkış işlemlerini tamamlamak için almaya geleceğim seni.” Yağız Ali ne olduğunu anlayamıyordu. Henüz mahkemeye üç gün vardı, mahkeme günü gelmeden çıkış yapması nasıl sağlanmıştı? Demir kapı kapanmış, genç adam yerinden kıpırdamadan düşünceleri içinde kapıya dalgın dalgın bakmaya devam etmişti. O anda arkasından sırtına iki kez vurulan iri el ile kendine gelip arkasını döndüğünde buradayken ona ağabey, baba, arkadaş, yoldaş olan adamı gördü. Adam ışıldayan gözlerle gülümsüyor ve tahliyesini kutluyordu,
“Hayırlı olsun evlat… Sonunda suçsuzluğun ispatlandı.” Yağız Ali hala yaşadığı şaşkınlıkla yaşlı adamı cevaplamıştı,
“Rıza baba… Nasıl oldu, inan bilmiyorum.” Yaşlı adam karşısındaki gencin şaşkınlığına babacan bir tavırla gülüp dosta sarıldı,
“Nasılını, nedenini bırak şimdi Yağız Ali. Tahliye oldun mu? Oldun. Bundan ilerisi şu an düşünülecek mevzular değil.” Duydukları Yağız Aliye iyi gelmiş olacak ki yaşlı adama sarılıp sakince ayrıldı,
“Haklısın baba… Burada bana yaptığın iyiliklerin, dostluğun, sırdaşlığın, arkadaşlığın, babalığın hakkını ödeyemem. Hakkını helal et… Bil ki şu saaten sonra dışarıda Yağız Ali adında bir oğlun var düştüğün anda kaldırır, sendelediğin anda tutarım. Tek söylemen gereken bir alo.” Yaşlı adam gencin omzuna bir kaç kez vurup cevap verdi,
“Gün gelir elbet senin bana, benim sana ihtiyacım olur evlat. Benim senden beklediğim, birbirimize işlerimiz düşmeden hal hatır sorabilmektir.” Genç adam kararlı bir şekilde başını salladı,
“Ziyaretine elbette geleceğim. Ben seni unutmam… Sen de beni unutma.” Daha sonrası çok hızlı gelişmişti. Genç adam eşyalarını toplamış, ne olduğunu anlayamadan herkes tarafından tebrik edilmiş, gardiyanın yönlendirmesi ve eline tutuşturulan kalem yardımıyla söylenilen yerlere bir kaç imza atmış. Daha sonra kendini ceza evinin kapısında bulmuştu.
Hapishaneden çıkarken eline ona ait eşyaları barındıran şeffaf bir poşet tutuşturulmuştu. Elindeki şeffaf poşeti kaldırdı. Poşetteki antika saati çıkarıp bir kaç saniye inceledi. Rıza babası çıkmadan kendisi için oldukça değerli olan bu saati eline tutuşturmuş ve baktıkça kendisini hatırlamasını istemişti.
Bakır renkli saati koluna takıp şeffaf poşeti çantaya attı. O sırada karşıdan gelen kalabalık ile kendisinin haberi olmasa da evdeki çalışanların çıkacağından haberi olduğunu anlamıştı.
“Yağız Ali bey!” Yağız Ali olgunlaşmış yüzüyle istemsiz bir şekilde hafifçe gülümsedi,
“Samet.” Hızla yaklaşan adam arkasındaki beş kişiyle önünde durup başını eğdi,
“Yağız Ali bey, hayırlı olsun. İnanın şu an mutluluğumu kelimelerle tarif edemem.” Yağız Ali hayatı boyunca ikinci kez karşısındaki adamı çekip sarıldı,
“Sizin sayenizde koçum.” Sırtına bir kaç kez vurup devam etti, karşısındakilerde de gözlerini gezdirmeyi ihmal etmiyordu. Çünkü sözleri hepsini kapsıyordu,
“Eyvallah.” Yağız Aliden ayrılan genç adam eliyle arabayı gösterdi,
“Buyrun efendim. Konaktakilerin henüz haberi yok, gidince onlara da sürpriz olacak.” Kaşlarını kaldırdı genç adam, evdekilerin haberi yok muydu?
“Gidelim o zaman…” adam gösterilen yoldan ilerleyip çalışanlar eşliğinde arabaya bindi ve iki yıldır görmediği memleketini hasretle izledi.
Aynı saatler içinde konakta olaylar akışında ilerliyordu. Her gün yapılan rutin işler yapılmış sıra akşam yemeğine gelmişti. Sultan mutfak masasında oturmuş fasülye ayıklarken karşısında oturmuş televizyondaki programı izleyen kıza baktı ve kararsızlıkla sordu,
“Leyla, fasülye ayıklıyorum da ne yapsak acaba bunun yanına?” Programdan gözünü çeken kız kendine soru yönelten ablasına dönmüştü. Ne yapılırdı ki? Günlük en büyük sıkıntıları hangi yemeği yapacaklarını düşünmekti,
“Bilmem ki abla.” Ne yemek yapabileceklerini düşünürken gün içinde belki de defalarca kez aklına düşen surat tekrar canladı gözlerinin önünde. Elini çenesine, dirseğini masaya yaslayıp uzaklara daldı genç kız. Yağız Ali zeytinyağlı yaprak sarmasını çok beğenirdi. Her sarma sardığı gün yemekten kalktığında sarma için Sultan ablasına özellikle teşekkür eder ve öyle geçerdi salona. Genç kıza ise sarmasının beğenilmesi yeterdi. Çıkıp ben yaptım demez, Sultan ablasına edilen teşekkür kendisine edilmiş gibi mutlu olur, belki de önündeki bir hafta boyunca bunu düşünür moralini düzeltirdi. Aklına düşen Yağız Alinin sarmasını yediği anlarla farketmeden gülümsedi. Ne çok özlemişti genç adamı görmeyi… Sesini duymayı…
Genç kız hülyalı hülyalı uzaklara dalmıştı fakat her zaman olduğu gibi Yağız Ali hayali yine bölündü. Gözünün önünde sallanan elle kendine gelip, kafasını sağa sola salladı,
“Kız! Yine başladı senin uzaklara dalma hallerin. Leyla mısın diyeceğim de Leylasın zaten.” Genç kız şüpheyle kendini süzen kadının şüphesini yok etmek istercesine manipülatif bir şekilde masadan kalktı,
“Ay abla başlama yine! Ne Leylası ya, çıktığım mı var evden?” Erzak dolabını açıp pirinç kutusunu çıkarırken konuşmasına devam etti,
“Ne yemek yapsak diye düşünüyordum. Aklıma ne zamandır zeytinyağlı yaprak sarması yapmadığımız geldi. Yaprak var mıydı evde, onu düşünüyordum.” Şişman kadın fasülyeleri ayıklamayı bitirmiş ve ayağa kalmıştı. Elindeki fasülye kabıyla Leylanın yanına gidip inanmadığını belli eden bir bakış takınmış ve cevap vermişti,
“Sen onu benim külahıma anlat kız! Uzun zamandır yoktu bu hallerin, ne olduysa yine hülyalı hülyalı dalıyorsun etrafa. Var sende bir haller var, benim adım da Sultansa ben bu işi çözerim.” Streslenen genç kız terleyen alnını koluyla silip, kalçasıyla yanındaki ablasını itti,
“Çöz anacım çöz! Varsa bir halim çöz. Gayet normal olduğum için hiç bir şey çözemezsin de, neyse demiyorum bir şey.” Pirinçler süzgeçe döküp, bu ortamdan kurtulmak istercesinde lavabonun önünde duran Sultanı daha da sert itip lavabonun önüne geçti.
“Ay abla dikildin başımda zebani gibi! Çık da sarmanın içini hazırlayayım.” Orta yaşlı kadın kendini iten bedeni inceleyip, gözlerini stresten kızarmış suratta bir kaç tur gezdirdi, şüpheyle konuştu. Konuşurken tek kaşıda istemsiz bir şekilde havalanmıştı,
“Yağız Ali beyin de en sevdiği yemek zeytinyağlı yaprak sarma. Olsaydı da yeseydi…” konuşması bittikten sonra genç kızı göz hapsine almıştı. Genç kız duyduğu isimle bir kaç saniye hareketsiz kalırken belli etmemek için pirinçleri yıkamaya devam etti. Fakat istemsiz şekilde kızarmaya devam ediyordu,
“Yağız Ali bey ne alaka şu an abla!?Çıkınca yaparız ona, o da yer.” Hızla pirinçleri kenara koyup Sultanın görüş açısından çıktı ve soğanların bulunduğu bölgeye doğru yürüdü, bir şeyleri sezmiş olan Sultan hayretle ağzını açıp açılan ağzına ellerini kapatmış ve kendini tutamamış ağzından bir hah sesi kaçırmıştı. Arkasına dönen kızı inceledi ve kendini tutamadan elleri ardından konuştu,
“Kız!.. Kız Leyla!.. Sen yoksa Yağız Ali…” Genç kız arkasındaki kadının söyledikleriyle daha çok strese girmiş ve elini kolunu nereye koyacağını bilmez bir vaziyette vereceği cevabı düşünüyordu ki ortama bomba gibi düşen kurtarıcı bir çığlık sesiyle Sultanın sözü kesildi. Gülfidan hanım sevinçle çığlık atmıştı ancak ne dediği mutfaktan duyulmamıştı. Merakla birbirlerine dönen ikili ne oldu der gibisinden başlarını sallamış daha sonra aynı anda bilmiyorum demek için dudaklarını sarkıtmışlardı. Sultanın dedikoducu kişiliği rahat durmamış ve eliyle gel işareti yaparak genç kızı da kendiyle birlikte kapıya çağırmıştı. Genç kız Sultan ablasına normalde uymazken, bugün merakına yenik düşmüş ve çağrısını kabul etmişti. İkili attıkları sakin adımlarla mutfak kapısına yaklaştıklarında duydukları erkek sesiyle oldukları yerde kaldılar ve hızla birbirlerine döndüler, Sultan inanmayan bir sesle fısıldadı,
“Benim duyduğumu sen de duydun mu?” Genç kız heyecanla saniyede defalarca kez kırpıştırdığı gözlerini engelleyemeden cevapladı,
“Benim duyduğumu sen duydun mu asıl?” Sultan anlamamış şekilde fısıldadı,
“Sen ne duydun ki?” Kız da aynı şekilde cevapladı,
“Sen ne duydun?” Aynı anda şoktan çıkıp birbirlerini cevaplamışlardı,
“Yağız Ali Bey?”
“Yağız Ali Bey mi gelmiş?” İkisinden de ağızları açılmış birbirlerine baka kalmışlardı. Şaşkınlıkları tiz bir bağırışın duyulması ile rahatsızlığa döndü. Yüzlerini buruşturup dinlediler sesleri,
“Oğlum! Geldin sonunda. Bitanem, çok üzüldüm. Günlerce yataklara düştüm.” Son cümle ikilinin tekrar birbirine bakmasına neden olmuştu. Sultan dayanamayıp fısıldadı,
“Yok bir de üzüntüden öldüm ama yine dirildim de de tam olsun.” Genç kız sessizce kıkırdayıp işaret parmağını dudaklarına koyup karşısındaki kadına susmasını işaret etti. İçeride konuşulanlara kulak kesilmişlerdi ki Gülfidan hanımın tiz bağırışıyla yerlerinden sıçrayıp hızla salona yöneldiler,
“Sultan, Leyla! Salona gelin derhal!” Sultan önde genç kız arkasında salona geldiklerinde oldukları şekilde durdular. Genç kız kafasını kaldırıp gelen adamın yüzüne bakamıyor, kalbi stresle hızlı hızlı atarken yavaşlaması için her hangi bir harekette bulunamıyordu. Gülfidan hanımın Sultan ablasına hitaben konuşmasından sonra başını kaldırmadan öylece durmaya devam etti,
“Sultan, bugün masayı Yağız Alimin sevdiği yemeklerle donat.” Sultan gördüğü yüzle mutlulukla gülümsemiş ve Gülfidan hanıma cevap vermeden karşısında iki sene içinde oldukça olgunlaşmış duran yüze bakarak konuşmuştu,
“Hoş geldiniz Yağız Ali bey.” Yağız Ali geldiğinden beri arkada duran kızdan kızgın gözlerini çekip Sultana dönmüştü,
“Hoş buldum Sultan abla.” Tekrar genç kız gözleri değince sinirle soludu, ailesine haber göndermesine rağmen ailesi bu küçük kıza kötü mü davranmıştı da bu kız o nedenle mi kafasını kaldırmıyordu? Sultan aldığı cevaptan sonra Gülfidana dönüp cevap verdi,
“Emredersiniz hanımım. Sofrayı istediğiniz gibi hazırlayacağız.”Gülfidan başını tamam anlamında sallayıp tekrar oğluna dönmüştü. Annesi kendine dönen Yağız Ali ise genç kızdan bakışlarını alıp annesinin kendine dönem suratına karşılık yönünü annesine çevirmişti.
Konuşmanın bittiğini anlayan Leyla, Sultan ablası önünden çekilince bakışlarını kaldırmak gibi bir gaflette bulundu. Bakışları, aylardır görmediği adamda takılı kalınca hızla atan kalbi daha da hızlanarak Leylayı zorlayan bir kıvama getirmişti. Genç kız karşısındaki adamı aylardır görmemenin hasretiyle bir süre süzdü. Zayıflamış mıydı sanki… Saçlarını da kısaltmıştı… Yüzü zayıflamış ve olgunlaşmıştı… Ama bakışları hala aynıydı. Duruşu… Oturuşu… Etrafında konuşan insanları dinleyişi…
Oldukça uzun bir zaman gibi gelen bu zaman dilimi Leylanın düşündüğünün aksine bir kaç saniye sürmüştü. Dila,Sultan çekilince arkasında gördüğü yüzle isteğini bildirmek için genç kıza seslenmiş ve Leylanın daldığı hayallerin bu seferki katili olmuştu.
“Leyla.” Genç kız kendine seslenen ince sesle daldığı yerden ayrıldı ve kendine yönelen bakışlara döndü,
“Buyrun Dila hanım.”
“Üzüm var mı? Varsa getirebilir misin?” Leyla gözlerimi bir kaç kez kırpıştırıp Yağız Alide kalan aklını toparlayarak cevapladı,
“Var, getiriyorum hemen.” Dila memnuniyetle başını sallayıp telefonuna döndüğünde, Dilanın konuşması ile kendine dönen bakışların da birer birer yüzünden ayrıldığını hissetmişti. Son kez Yağız Aliye değen bakışları, beklemediği bir anda onun bakışlarıyla çakışınca elini, kolunu zor zapt etmiş. Zar zor bulduğu sesiyle ayıp olmaması maksadıyla konuşmuştu.
“Yağız Ali bey…” Genç adam gözlerini kısıp karşısındaki kızın söyleyeceklerini bekledi,
“Hoş geldiniz. Akşam yemeğinde özellikle istediğiniz bir şey var mı?” Genç adam başını sallayıp cevap verdi. Ve uzun zamandır aklına olan o yemeği söyledi,
“Hoş buldum. Sultan ablanın yaprak sarmasını çok özledim. İletirsen memnun olurum.” Genç kız duydukları ile kıvrılacak dudağını zor zapt edip başını salladı,
“Emredersiniz efendim. Sultan ablaya ileteceğim.” Arkasını dönüp mutfağa ilerlerken istemeden de olsa yüzü aydınlanmış dudakları kıvrılmıştı. Yaprak sarmasını mı özlemişti?
Sevinçle mutfağa giren genç kızı gören Sultan bilmişçe sordu,
“Ne oldu kız? Yıllardır görmediğin yavuklunu görmüşsün gibi mutlusun?” Leyla gözlerini devirip hiç bir şey belli etmemeye çalışarak cevap verdi,
“Abla saçma saçma konuşma. Adam, bir nevi benim yüzümden girdi hapse. Ona karşı bir minnet borcum var. Doğal olarak çıkınca da sevindim.” Sultan yine inanmamıştı,sen onu benim külahıma anlat dermiş gibi gözlerini kısıp başını salladı,
“Neyse… O durumu sonra konuşacağız. Şimdi daha önemli bir mevzu var.Ne yemek yapalım?” Leyla konun kapanması ile gülümseyerek cevapladı,
“Ne yemek yapalım bilmiyorum ama Yağız Ali bey sana iletmemi istedi.” Merakla sordu Sultan,
“Neyi?” Bilmiş bir şekilde gülen kız soğanların yanına yürürken cevaplamıştı,
“Senin sarmanı çok özlemiş ondan istiyormuş…”