Bakkaldan alınacakları alıp eve geri döndüğümde resmen burnumdan soluyordum. Sezer bir kez daha günümü mahvetmeyi başarmıştı. Bunun için çok uğraşmasına da gerek yoktu üstelik. Onu görmek bile günümün kötü geçmesi için yeterli bir sebepti.
"Yine ne diye burnundan soluyorsun deli kız," dedi annem elimdeki poşetleri alırken.
"Bu gün de Sezer uyuzuna tosladım da."
Annem sinirli olmama aldırmadan bir kahkaha koyverdi. "Mecnun ettin çocuğu ama bir türlü yaranamadı sana."
"Olmasaydı! Ben ona, onu istemediğimi defalarca söyledim."
"Aşk laftan anlar mı hiç a benim taş kalpli kızım?"
Ailemin gözünde gerçekten de acımasız ve taş kalplinin tekiydim. Onlara göre yıllardır Sezer'e cehennem azabı çektiriyordum. Oysa bilmiyorlardı... Geçmişte Sezer bana çok daha beterini yapmıştı. Ona olan güvenimi yerle bir etmiş ve ona karşı beslediğim güzel duyguları öldürmüştü. Bu saatten sonra onu tekrar sevip, ona en baştan güvenemezdim. Sezer meselesi benim için sonsuza dek kapanmıştı, ama bunu bir türlü ona anlatamıyordum. Onun kadar yüzsüz birine daha rastlamamıştım. Üstelik aradan bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ suçsuz olduğunu iddia edebilecek kadar da pişkindi.
"Naz, yine nerelere daldın?" diyen annemin sesiyle kendime geldim. Bir kez daha geçmişin karanlık sayfalarını aralamadan edememiştim. Bu yüzden kendime ne kadar kızsam azdı.
"Anne, Fadik teyzeyle konuşsan da, oğlunu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışsa, olmaz mı?" dedim son bir umut.
"Kızım, kaç kere denedi kadıncağız, ama sen inatsan, Sezer senden de inat. biliyorsun."
Canım daha da sıkılmış bir şekilde odama geçtim. Elime telefonumu aldığımda, sayısız cevapsız arama olduğunu gördüm. Hepsi de Sezer'e aitti. Numarasını engellemenin bir çözüm olmadığını öğreneli çok olmuştu. Çünkü her seferinde gidip kendine yeni bir hat alıyor ve beni rahatsız etmeye kaldığı yerden devam ediyordu.
Arama listesini temizledikten sonra rehbere girip Demet'in numarasını tuşladım.
"Alo Naz?"
"Selam Demoş, ne yapıyorsun?"
"Hiç, dizi bakıyordum. Sen ne yapıyorsun?"
"Ben de evdeyim şimdi. Sana anlatmam gerekenler var. Onun için aradım."
Hiçbir ayrıntıyı atlamadan Demet'e olan biten her şeyi anlattım. Başta beni sessizce dinlerken, sonlara doğru hayret nidaları atmadan duramamıştı.
"Vay canına! Bizim Ufuk'a da bak sen. Sana ilgisi olduğunu hiç çaktırmamıştı bana."
"Ben de hiç beklemiyordum böyle bir şeyi."
"Naz, eğer seninde gönlün varsa ben konuşurum onunla. Durumu anlatır, Sezer'le hiçbir ilginin olmadığını söylerim."
Kısa bir an durup Ufuk'un ilgimi çekip çekmediğini düşündüm. Yakışıklı bir çocuktu ama nedense kalbimi çaptırmayı başaramıyordu. Birine bir şey hissetmezken de onunla bir şeylere başlamayı düşünecek tipte bir insan değildim ben. Bu yüzden hemen, "Hayır, Demet. Ufuk'a arkadaşlıktan öte hisler beslemiyorum. Bu yüzden konuşmana gerek yok." dedim.
"Sen bilirsin canım. Yalnız, Sezer hiç vazgeçeceğe benzemiyor. Bu çocuk seni kendine takıntı yapmış bence."
"Evet, takıntılının teki. Bir de beni sinir etmeye bayılıyor."
"Bak Naz," dedi Demet ciddiyetini takınarak. "Ona karşı gerçekten hiçbir ilgin yoksa, bir an önce onun bu takıntısından kurtulmasına yardım etmen lazım. Bu daha ne kadar böyle devam edebilir ki?"
Sıkkın bir şekilde nefes alıp verdim. "Ne yapabilirim, bilmiyorum artık. Kaç kere konuştum, olmaz dedim ama anlamıyor beni."
"Terslemeden konuşmayı dene. Güzel dille."
"Bu dediğin öyle kolay bir şey değil. Sezer'in karşımda oturması bile benim sinirlerimin tepeme çıkması için yeterli bir sebep."
"İşte ben de onu söylüyorum. Öncelikle senin bu öfkenden kurtulman lazım."
"O nasıl mümkün olur, hiç bilmiyorum," dedim çaresizlikle. Yıllardır Sezer'e öfkeden başka bir şey hissettiğimi hatırlamıyordum.
"Oturup konuşun. Ama kavga etmeden."
"Doğru söylüyorsun. Terslemek bu zamana kadar bir işe yaramadı. Belki sakince oturup anlatırsam bu işin olmayacağını, o zaman o da mantıklı davranmaya karar verebilir."
***
Pazartesi sabahı fırından taze çıkmış ekmeği alma görevi yine bana verilmişti. Bazen tek çocuk olduğum için kadere isyan edesim geliyordu bu yüzden. Çünkü genelde bakkala gönderilen de, fırına gönderilen de ben oluyordum. Yine de şikayet etmeye hakkım yoktu. Bence ben dünyanın en iyi anne babasına sahiptim.
Apartmanın kapısını açıp uykulu gözlerimle birlikte direkt merdivenlere doğru yöneldim. Bazen 5 katlı bir apartmanda ne diye asansör olmadığını sorgulayıp duruyordum. Ya da neden hâlâ burada oturduğumuzu. Ben daha doğmadan önce bu mahalleye taşınmış bizimkiler. Burada kendilerine bir çevre edinmişler. Babam matematik öğretmeniymiş o zamanlar. Annemle ilk evlendiği zamanlar tayini İstanbul'a çıkınca, okuluna yakın olduğu için bu mahalleyi tercih etmiş. O gün bugündür de buradan kopamamışlar.
Gözlerim yarı kapalı çıkarken merdivenleri, 2. kata geldiğimde gördüğüm kişiyle birlikte duraksadım. Sezer eğilmiş ayakkabılarının bağcıklarını bağlıyordu. Birden varlığımı fark etmiş gibi başını kaldırıp bakışlarımızı buluşturdu. Ardından gülümseyerek doğruldu. Jölelediği saçları ve üstüne geçirdiği siyah takım elbisesiyle yine her genç kızın kalbini hoplatabilirdi -tabii ben hariç-.
Kendisi bir devlet bankasında müşteri temsilcisi olarak çalışıyordu. Zaten bu mahallede okuyup adam olan kişilerin en başında geliyordu Sezer. Ben liseden sonra üniversite sınavında istediğim gibi bir sonuç alamamıştım, ama o hemen istediği bölüme girebilmişti. Sanırım biraz da bu yüzden gıcıktım ona. Her şeyiyle mükemmel biriydi çünkü. Tabii ahlak yoksunluğunu saymazsak.
"Günaydın Nazende'm," deyip sırıttığında gözlerimi devirmekten kendimi alıkoyamamıştım.
"Seni gördükten sonra nasıl günüm aydın olabilir ki?" dedim alayla.
"Benim gibi bir yakışıklı gününü güzelleştiremiyorsa, belki sorun bende değil de sendedir. Ha, ne dersin?"
İçten içe sakin olmam gerektiğini kendime öğütlerken, "Seninle kavga edecek havada değilim Sezer, o nedenle hadi yoluna git," dedim.
"Aslında biraz daha zamanım var. Birlikte kahvaltı edelim mi?" diye sordu.
Önce anlamadığım bir dilde konuşuyormuş gibi yüzüne bakakaldım. O ise umutla gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. "Yok, teşekkür ederim. Ailemle kahvaltı etmeyi tercih ediyorum ben."
Sezer'in yüzü düşecek gibi olduysa da çabuk toparladı kendini. "Pekii sen bilirsin, güzellik. Sonra görüşürüz."
Sezer yanımdan geçip merdivenleri inerken bana gelen bir deli cesaretiyle, "Sezer," diye seslendim arkasından.
Adımlarını durdurarak tekrar benden tarafa döndü. "Efendim?"
"Şey..." dedim mahçup bir şekilde saçlarımı karıştırırken. Bu da bir ilkti sanırım. Yani lise dönemini saymazsak. O zamanlar Sezer'in yanında hep pembe yanaklarımla geziyordum çünkü. "akşam üstü birlikte birer çay içebiliriz. Seninle konuşmam gerekenler var."
Sezer'in yüzü birden aydınlandı ve yüzünde mutlu bir tebessüm oluştu. Sanırım hiç istemeden de olsa onu umutlandırmıştım. Bu yüzden hemen, "Ama sakın yanlış anlama! Fikrim hala değişmedi!" dedim ellerimi kaldırarak.
Yüzündeki tebessüm solacak gibi olduysa da, "Merak etme Nazende, yanlış anlamam. O zaman akşam görüşürüz," dedi ve gitti.
Ben de kafam karışmış bir şekilde eve doğru merdivenleri çıkmaya devam ettim.
***
Akşama kadar kafamda Sezer'e söyleyeceklerimin provasını yapıp durdum. Ama nedense bir türlü tam olarak tatmin olamıyordum. Ona derdimi en güzel hangi dille anlatabileceğimi hâlâ bilmiyordum.
Sonunda mesaj yoluyla sözleştiğimiz saat yaklaştığında, üstüme siyah bir kot pantolonla krem renginde bir kazak geçirdim. Uzun siyah saçlarımı da açık bırakıp, biraz da makyaj yaptım. Aslında kendime niye böylesi özen gösterdiğimi de bilmiyordum. Bu düşünceyle elimdeki fırçayla aynanın karşısında kalakaldım. Sonra kendime kızarak yüzümdeki makyajı sildim ve saçımı da gelişigüzel tepemde topladım. Böylesi çok daha iyiydi.
Ceketimi ve çantamı da alarak kapıya yöneldiğimde birden annemi karşımda buluverdim. "Nereye böyle?"
"Sezer'le buluşacağım," dedim önemsiz bir şeymiş gibi.
Annem ise benim aksime heyecanla, "Yoksa fikrini mi değiştirdin?" diye sordu.
"Elbetteki hayır, anne," dedim iç çerek. "Sadece yüzüne karşı sakince bu işin olmayacağını söylemek istiyorum. Belki o zaman bana hak verir."
Annem başını sallayarak, "Bence boşa uğraşırsın," dedi.
"Umarım boşa olmaz. Sezer az biraz mantıklı biriyse beni eninde sonunda anlayacaktır."
"Bence sen yine de çok umutlanma."
"Tamam anneciğim, ben çıkıyorum şimdi. Çok geç kalmam."
"Tamam güzel kızım."
***
Sezer'le eskiden çok geldiğimiz cafede buluşmayı kararlaştırmıştık. Lisedeyken bazı zamanlar okulu asar ve buraya gelip birlikte vakit geçirirdik. Bu en çok hoşumuza giden şeydi. Hiçbir şeyi umursamadan birlikte olmak... Şimdi düşününce gerçekten çocukmuşuz o zamanlar. İlk aşkını yaşayan her genç kız gibi gözüm resmen kör olmuş gibiydi. Sezer'den başkasını görmüyordum. Ondan başkasının dediklerini umursamıyordum. Benim için her şey Sezer demekti.
O anları hatırladığımda dudağımın kenarına hüzünlü bir tebessüm peyda oldu. "Aptal," diye mırıldandım kendi kendime. Aptaldım o zamanlar. Sezer'in benim ilk ve son aşkım olduğunu düşünecek kadar da saftım ayrıca.
"Merhaba efendim, sipariş vermek ister misiniz?" diyen sesi duyduğumda irkildim. Bakışlarım genç garsonu buldu hemen ardından. "Yok, teşekkür ederim. Bir arkadaşımı bekliyorum. O gelince vereceğiz siparişi."
Garson yanımdan ayrılınca, hemen kolumdaki saate baktım. Sezer şimdiden yarım saat gecikmişti. Bu, hiç ona göre bir hareket değildi. Telefonumu çıkarıp, hemen mesaj yazdım.
"Nerede kaldın?"
Sonrası dakikalar boyu süren bir bekleyişti benim için. Acaba başına bir iş mi geldi diye düşündüğüm o anda, telefonumun ekranına Sezer'in, "Özür dilerim, önemli bir işim çıktı. Gelemeyeceğim," mesajı düştü.
Okuduğum satırlara bir an için inanamadım. Bu zamana kadar Sezer'in benimle olan bir buluşmasını kaçırdığında hiç şahit olmamışken, bu yazdığı beni gerçekten şaşırtmıştı. Ama ondan daha çok öfkelendirmişti de. Sinirle sandalyede duran çantamı alıp oturduğum yerden kalktım ve hızla cafeyi terk ettim.
Ama eve gidemeyecek kadar sinirliydim. Bu yüzden biraz sahilde yürümeye karar verdim.
"Nasıl olur ya?" diye söyleniyordum bir yandan da. "Nasıl gelmez? Benden daha önemli ne işi olabilir?"
Aklım gerçekten almıyordu bu durumu. Bu yüzden ağzımdan dökülen kelimlerin de pek farkında değildim açıkçası. Havanın soğuğu bile beni yatıştırma konusunda bir işe yaramıyordu.
O sinirle telefonumu çıkarıp yıllar sonra ilk kez Sezer'i aradım. Telefon uzun uzun çaldı ama açılmadı. Bu beni daha da öfkelendirdi. "İş üstündesin değil mi?" diye haykırdım telefona doğru. "Pis çapkın!"
Ben ona, "bir çay içelim," demişken, o nasıl beni ekebilirdi? Bunu yapmaya nasıl cüret edebilirdi? Cidden bir sinir krizinin eşiğindeydim. Ama bu duruma bir anlam veremiyordum.
Hani Sezer benim için yok hükmündeydi? Hani hiç umrumda değildi? Peki öyleyse, şimdi beni ekti diye niye bu kadar öfkeleniyordum?
"Saçmalama Naz, elbette onu önemsemiyorsun. Sadece gururun kırıldı. Ona haddini bildirdiğin an kendini çok daha iyi hissedeceksin," dedim kendi kendime. Bu düşünceyle adımlarımı bu sefer eve doğru yönlendirdim.
Bir süre sonra soğuk hava etkisini göstermeye başlamıştı. Apartmanın kapısına vardığımda artık kendimi daha sakin hissediyordum.
"Nazende?"
Kapıyı açıp içeri gireceğim anda Sezer'in sesini duymamla bedenim kaskatı kesildi.
Arkama doğru döndüğümde onu saçı başı karışmış bir halde karşımda buldum. Çok bitkin görünüyordu. Bu haline hiç ama hiç üzülmedim.
"Ne var?" dedim terslenerek.
"Bana kızgınsın?"
"Öyleysem ne olmuş? Yeni bir şey değil sonuçta." Kollarımı göğsümün üstünde kavuştururarak yüzüne dik dik bakmayı sürdürdüm.
"Özür dilerim, ama gerçekten araya önemli bir şey girdi. Gelemedim. Ama istersen şimdi birlikte bir şeyler içebiliriz."
İçime derin bir nefes çektim. "Artık bir önemi kalmadı." Arkamı dönüp içeri gireceğim sırada, kolumda elinin dokunuşunu hissettim. "Bırak beni," dedim dişlerimin arasından.
"Beni yok saymaktan vazgeç artık. Gel de konuşalım işte."
Ses tonundan anladığım kadarıyla o da en az benim kadar sinirliydi.
Tekrar yüzüne baktığımda alaycı gülüşümü takınmıştım. "Sana sadece güzel dille beni rahat bırakmanı söyleyecektim bu akşam. Başka bir şey değil. Bunun için bir yerlerde oturup çay içmemize gerek yok."
"Ben seni seviyorum," dedi hiç tereddüt etmeden.
"Ama ben seni sevmiyorum. Bizim en büyük sorunumuz da bu," diyerek kolumu elinden kurtardım.
"Bir zamanlar seviyordun, şimdi niye sevmiyorsun?"
"Sen sebebini çok iyi biliyorsun."
Gözlerini kapatıp dertli bir iç çekti. "Ben. seni. aldatmadım! O kız beni zorla öptü!"
"Film mi çekiyoruz burada? Buna inanacak kadar saf mı sandın sen beni?"
"Niye benden başka herkese inanmak konusunda bu kadar ısrarcısın peki sen? Niye hiçbir zaman benim sözüme başkalarının sözünden daha fazla önem vermedin?"
Sezer daha önce hiç görmediğim kadar öfkeliydi şimdi. Bir an için onun bu tavrı karşısında tırsmaya başladığımı söyleyebilirdim. "Evime gitmek istiyorum."
"Nazende..."
"Beni rahat bırak!" dedim kesin bir dille. "Seninle artık bir alakam olsun istemiyorum. Bak, ailelerimize de yazık. Bizim yüzümüzden bir gün araları bozulacak. Lütfen mantıklı ol artık. Zorla güzellik olmaz!"
Uzun bir süre yüzüme baktı. "Peki."
"Peki?" dedim anlamamışçasına. "Neye peki?"
"Seni rahat bırakacağım. Üstüne geldikçe benden daha çok kaçıyorsun. Bakalım seni rahat bırakınca ne olacak?"
"Nasıl yani?"
"Yanlış anlama Nazende, senden vazgeçtiğimi söylemiyorum," dedi yamuk bir sırıtışla. "Senden asla vazgeçmem, ama sana düşünmen için biraz zaman tanıyacağım. Beni sürekli etrafında görmezsen, belki fikrin değişebilir."
"Kaçan kovalanır mantığından mı bahsediyorsun sen?" diye sordum alayla. "O bizim bu ismi bile konamamış ilişkimizde bir işe yaramaz Sezer. Boşa ümitlenme."
"Göreceğiz," dedi gülümseyerek. Ardından beni geçerek apartmandan içeri girdi. "İyi geceler Nazende. Rüyanda bizi gör."
İnanamaz gözlerle arkasından bakakalmıştım. Bu adam kafayı yemişti.