6. Sahne

1370 Words
Saatlerce gezindiğim Nevşehir sokakları kendisini bana sevdirmişti. O kadar çok gezmiştim ki, uzun zaman sonra hiçbir şey düşünmeden sadece kendime vakit ayırmam çok güzel hissettirmişti. Özgürlüğüm çok güzel geçecekti. Buna inancım artmıştı. Hava neredeyse kararmak üzereydi. Adımlarımı artık alıştığım mahallenin girişine yönelirken zihnimde Alparslan Agâh'ın tehtid dolu sözleri yer ediniyordu. Yarına kadar gitmemi istemişti. Eğer gitmiş olsaydım her şeyi kabul etmiş olurdum. Yani bir piyon olduğumu ve biri için çalıştığıma inanırdı. Bu yüzden elimden geldiğince sıradan biri gibi davranacaktım. Hatta gün içerisinde birkaç yere iş başvurusu yapmıştım. Çünkü benden daha fazla şüphelenmemesi için bunu yapmalıydım. Babamın bundan haberi yoktu akşam Bahadır'a söylerdim nasıl olsa. Nasıl planlarını değiştirdiklerinde bana haber vermiyorlarsa ben de öyle yapacaktım. Bu bir nevi göz dağı vermekti. Mahalleye giriş yapar yapmaz evime doğru koşan kalabalık dikkatimi çekerken evimin yanıyor olması ile bir an olduğum yere mıhlandım. "Su getirin!" "İtfaiyeyi aradınız mı?" "Evet, evet!" Telaşla etrafa koşan insanlara doğru ilerleyecekken arkamda bedenime sarılan kol tarafından sıkıca tutularak geriye doğru sürüklenemeye başladım. Debelenmeme bile fırsat vermeden beni karanlık izbe bir yere çektiğinde yüzünü karanlıkta göremediğim adam tarafından sertçe arabaya bindirildim. Arabadan çıkmak için hareketlendiğimde boynuma batırılan iğnenin sızısıyla bir an bedenimdeki bütün kan çekildi. Her ne kadar bilincimi açık tutmak için çabalasam bile daha fazla dayanamayıp göz kapaklarımı kapattım. * Başımdaki inanılmaz ağrıyla aralamak üzere olduğum gözlerimi sıkıca kapatarak acıyla inledim. Bedenimdeki karıncalanma hissi yavaş yavaş kaybolurken bir süre derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. Hareket yetimi tekrar kazanırken arkadan birbirine bağlanan bileklerimdeki acı canımı yakmıştı. Karanlık bir odada, sandalyeye bağlı bir şekilde ne zamandan beri böyle kadığımı bilmiyordum. Ayak bileklerim sandalyeye bağlanmıştı. Oynatamıyordum. Karnım kalın halatlarla sandalyenin sırt kısmına sıkıca bağlanmıştı. Bu nefes almamı zorlaştırıyordu. Gözlerim karanlığa alışmaya başladığında, yoğun rutubet kokusu ve düzenli aralıklarla bir yereden sızan su sesini işittim. İçimdeki korkan kız çocuğu bağırıp çağırmam gerektiğini söylerken damarlarımda gezen korkusuz duygularım durmam gerektiğini söylemişti. Olduğum yerde sessizce beklemeye başladım. Beni kaçıran kişiyi biliyordum çünkü. Alparslan Agâh Cihangir... Bu sabah beni açık açık tehdit etmişti. Akşam ise kaçırılmıştım. Eğer gerçekten beni kaçıran kişi oysa bu sefer gerçekten hiçbir şeye tahammül etmeyecektim. Onu ilk fırsatta dizlerinin üzerine çöktürüp zaferimi ilan edecektim! Geçen dakikalar sonra nihayet kapı açılma sesini işittim. Adım sesleri yaklaşırken aniden açılan ışıkla gözlerimi sıkıca kapattım. Karanlığa alışan gözlerim acımıştı. "Alparslan Agâh Cihangir'in kadını!" Alayla konuşan adamın iğrenç kalın ses tonu kulak zarımı patlatacak cinstendi. Birkaç saniye geçerken adım sesleri tam dibimde durdu. Adamın gölgesi yüzüme yayılmıştı. Gözlerimi açtığımda İğrenç görünümlü adamın yüzüne tükürdüm. İçim soğumamıştı. Onu burada gebertmek istiyordum. Anında çenemi bulan eliyle tüm gücüyle çenemi sıkmaya başladı. Bir an çenemin ezildiğini hissetmiştim. Acısı o kadar fazlaydı ki acıdan yüzümü eşkitmiştim. "Seni orospu!" Yüzüme kükrercesine bağırdığında elini çektiği gibi sol yanağıma sertçe vurdu. "Küçük kaltak! O altına girdiğin adama mı güveniyorsun?! Bak bakalım seni elimden alabilecek mi?!" Sızlayan yanağımdan tüm bedenime akın eden acı beni kıvrandırmakla kararlıydı. Tekrar yanağımda hissettiğim sızıyla bu sefer gözlerimi sıkıca kapattım. Bedenim art arda aldığı darelerle sarsılırken sandalye sertçe sağ tarafa düştü. Bedenim cenin pozisyonda yerdeyken karnıma ve bedenimin çeşitli yerlerine aldığım darbelere karşı artık dayanamıyordum. Güçsüz düşen bedenim daha fazla dayanamazken karnıma aldığım son darbeyle dudaklarım acıyla aralanarak ağzımda biriken kan zemine aktı. Son gücüm de yavaşça çekilmeye başlamıştı ve saniyeler sonra tamamen karanlığa hapsoldum. Önce evim ateşe verilmişti. Sonra kim olduğunu bilmediğim kişiler tarafından kaçırıldığım yetmemiş gibi bir de üstüne ölesiye darp edilmiştim. Ve galiba beni kurtaracak kimsem de yoktu. Böyle yalnız başıma ölüp gidecektim. * Akşam aldığı haber genç adamı öfkeden deliye döndürmüştü. Arabası istediği yerde durduğunda korumaların kapısını açmasını beklemeden arabadan inerek öfkeyle karşısında gördüğü alevlere doğru ilerledi. Dünden beri başına bela olan o kıza bu sabah gitmesi gerektiğini söylemişti. Ama aptal inadı yüzünden başına bunlar gelmişti! "Alparslan Bey, içeride kimse yok. Mahalleye kadar girdiğini gördüm ama sonra etraf birden kalabalıklaştı onu kaybettim." Masal Âla'yı takip eden adam Alparslan'a detayları vermeye devam ederken Alparslan Agâh, adamın dikkatsizliği yüzünden öfkesiyle hareket ederek yumruğunu adamın yüzüne geçirdi. "Sana onu koru demiştim! Boşuna mı beline silahı takıp seni adam ettim! Siktir gözümün önünden! Dua et o kız iyidir! Dua et iyidir! Yoksa mezarını şimdiden kazımaya başla!" Adam korkuyla yüzünü eğdiğinde Alparslan Agâh adımlarını alevlerden kül olan eve yaklaştırdı. Mahalle sakinleri ahlayıp vahlarken Alparslan Agâh'ın gelişiyle tüm olan bitenleri anlatmışlardı. Alparslan Agâh adamlarının yarısını evin etrafını aramaları için görevlendirirken diğer yarısını Şehri karış karış aramaları için göndermişti. Masal Âla'yı bu gece bulmadan durmayacaktı. Çünkü kızın düşmanları tarafından kaçırıldığını düşünüyordu. Alparslan Agâh, arabasına binerek mahalleden çıkış yaptığında telefonuna gelen bildirimle eline aldığı telefonu tüm gücüyle sıktı. Çünkü şu an görüntüdeki kişi neredeyse tanınmayacak hale gelen Masal Âla'ya aitti. "Aptal! Aptal kız! Sana git demiştim! Lanet olası o inadın!" Tekrar telefonuna gelen bildirimle bu sefer kaşları daha bi çatılırken öfkesi alevlendi. "Uzun zaman oldu... Dönüşümün hediyesi yolda... Evine gelecek birazdan. Seninle tekrar karşılaşmak güzel... Babana benden selam söyle." En son gördüğünden daha yaşlanan adamın ezbere bildiği iğrenç yüzüne dikkatle bakmıştı. Çünkü bu adam onun damarlarında akan nefretin temeliydi. Bu adam tek yeminiydi. Babasını ondan alan en büyük düşmanıydı. Savaş Akdemir... Babasının baş düşmanı, yıllarını ondan çalan en büyük düşmanı geri dönmüştü. Bu Alparslan Agâh için çok iyi olmuştu. Çünkü yıllardır ortalıktan kaybolan adam artık dibindeydi ve sonunu gertirecek güce sahipti Alparslan Agâh. Bu soğuk savaşta kazanmak için her şeyi göze almıştı. "Lan, lan, lan! Seni geberteceğim! Andım olsun ki ölümün elimden olacak!" Telefonunu öfkeyle koltuğa attığında, arabayı süren korumasına eve gitmelerini emir verdi. Bir yanı alacağı intikamdan dolayı mutluluktan haykırırken, bir yanı ise o hediyenin Masal Âla olmasından dolayı öfkeliydi. Onu düşmanlarından koruduğuna emindi, böyle bir hata yaptığı için en çok kendisine öfkeliydi. Eğer bugün ona tehlikeleri açık bir şekilde söyleyip, kendi koruması altında güvenli bir yere götürseydi böyle olmayacaktı. Ama küçük kız onun tüm sinirleriyle anında oynamış, onu olmayan bir adama dönüştürmüştü. Anlaşılan küçük kızla çok işi vardı. Alparslan Agâh, Masal'ın Savaş Akdemir tarafından tutulan bir piyon olduğunu düşünmüştü. Hatta düşünmekle kalmayıp buna emindi ama şimdi yanıldığını düşünüyordu. Belki böyle düşünmeseydi o kız şu an bu durumda olmayacaktı. Düşünceler zihninde yılan gibi dolanırken araba evlerinin bahçesine giriş yaptığında durdu. Alparslan Agâh arabadan iner inmez adamlarına tetikte kalmalarının emrini vererek öfkeyle bahçede gezinmeye başladı. Öfkesi o kadar ağır basıyordu ki, en son ne zaman bu kadar öfkelendiğini hatırlamıyordu bile. Birkaç dakikanın ardından gelen araba sesiyle hızla arkasını dönerek bahçenin büyük demir kapısından çıktı. Araba durur durmaz adamları tarafından müdahale edilecekti. Ama araba durmak yerine son sürat hızını biraz bile azaltmadan ilerleyip geçtiğinde hemen arabanın arkasında asfalta düşen küçük beden yuvarlanarak durdu. Alparslan Agâh'ın adamları arabanın peşine düşerken, Alparslan Agâh ilk kez bu kadar korkmuştu. Korkuyla adımlarını hızla atarak yerde cansız bir şekilde uzanan kızın küçük bedeninin başında durdu. Bu sabah gördüğü kızdan çok farklıydı. Yüzü neredeyse tanınmayacak haldeyken, giydiği siyah elbisesi tozdan ve kandan dolayı renk değiştirmişti adeta. Vücudunun çeşitli noktalarındaki kanlı yaralar Alparslan Agâh'ın yüreğinin sıkışmasına neden olmuştu. Adam babasından sonra ilk kez bu kadar korkmuş ve ne yapacağını bilemez bir haldeydi. "Ağabey! Ne oldu?" En güvendiği, tek dostu Yavuz aldığı haberle hızla helikopterle Ankara'dan Nevşehir'e gelmişti. Gelir gelmez ağabeyini böyle görmesiyle neye uğradığını şaşırmıştı. Yerde yatan kıza sarılan adamın omzuna dokunarak sıktı. "Yaşıyor mu?" Alparslan Agâh, transtan çıkmış gibi hızla kızın ince bileğini kontrol etti. Nabzı zayıf atıyordu ama yaşıyordu. Yaşadığını bilmek Alparslan Agâh'ın aklını başına getirmişti. Masal Âla'nın küçük bedenini sarsmadan kucakladığında emirler saymaya başlayan Yavuz'u es geçerek eve doğru ilerledi. "Yavuz! Doktor çağırın! Hatta biriniz gibip getirin! Çabuk olun!" Kucağındaki kızın yüzü cansız bir şekilde Alparslan Agâh'ın omzuna düştüğünde kızın kanlı yüzünü inceledi. Küçük dolgun dudakları patlamış, çekik gözlerinin altları aldığı darbeden dolayı morararak şişmişti. "Andım olsun sana bunu yapan adamın eceli olacağım! Sana dokunan parmaklarını teker teker kıracağım! Sana bunu yapanları diri diri gömeceğim." Bu nasıl bir histi? Bu sabah öfkeden deliren adam şimdi bu kıza karşı neden bu kadar korku doluydu? Alparslan Agâh deli gibi korkuyordu. Masal Âla bedenindeki acılardan dolayı acıyla inleyerek Alparslan Agâh'ın kucağında kıvrandığında, küçük kızı kendi odasına götürmüş, yatağa bırakmadan yatağın üzerinde oturarak kızın bedenini kucağına hapsetmişti. "Şhh küçük... İyi olacaksın. Bana güven, çok iyi olacaksın Âla." Masal Âla kulağına fısıldayan adamı duyduğunda tekrar karanlığa hapsoldu. Kader iki zehirli yılanı karşı karşıya getirmişti. Bu yılanlar birbirini zehirlemeden yaşayacaklar mıydı? Yoksa ilk fırsatta birbirini kendi zehirleriyle öldürecekler miydi? Bunu zaman gösterecekti. Zaman aktıkça kaderin yazılarını birer birer uygulayacaktı. Kader ise iki yılanın aklıyla oynayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD