Kesinlikle artık daha dikkatli olacaktım. Tekrar koca ihtişamlı salona girmek yerine merdivenlerden hızla çıkarak odama girdim. Odamın pencereleri ön bahçeye baktığı için hızla odamdaki küçük balkona çıktım. Alparslan malikanenin büyük çift kanatlı ahşap kapısının girişinde omuzları dik bir şekilde arabalardan inan siyah takımlı adamları dikkatle izliyordu.
Bahçeye giriş yapan araçlardan inen ve aralarında tanıdığım yeraltı dünyasının zengin mafyaları birer birer malikaneye doğru ilerlerken aynı zamanda bahçeye giriş yapmaya devam eden ve kuyrukta bekleyen onlarca siyah cipler duruyordu.
En önde yeraltının liderlerinden olan, Ediz Karahun ilerlerken etrafındaki kormalar etten duvar örmüştü.
Ediz Karahun. Altmış yaşında, Rusya'ya uyuşturucu ticareti yapan en büyük uyuşturucu mafyasıydı. Aynı zamanda bir dönem milletvekili olmuştu. Siyasetten her ne kadar uzaklaşmış gibi görünse bile siyasetin en kirli işleri hala ondan soruluyordu. İstanbul'da yaşıyor olsa bile sürekli seyehat halinde ve neredeyse Türkiye'nin her şehrinde kurduğu tahtını asla başkalarına bırakmaz, kendisi her şeye yetişiyordu. Oğluna bile güvenmiyordu.
Malikanenin geniş beş basamaklı merdivenlerinden ilerleyerek Alparslan Âgah'ın karşısında durdu. Ediz, Alparslan'ın uzattığı elini tutmak yerine, elini uzatarak Alparslan'ın öpüp alnına dayamasını istedi. Bu hareketi karşısında bahçeye giriş yapan arabaları izlemeyi bırakarak dikkatle Alparslan Âgah'ın tepkisini izlemeye koyuldum.
Tam da beklediğim gibi zaten çatık olan kaşlarını daha bi çatarak Ediz'in havadaki elini tutup yere endirerek sertçe yüzüne baktı. Dudakları konuşmak için kıpırdandığında sesini duymadığım için merakla dudaklarını okumaya çalıştım ama ne yazık ki hiçbir şey anlamamıştım.
Ediz, az önceki özgüveni yerine öfkeyle Yağız'a baktığında yağız elini aynı Alparslan Âgah gibi sıkarak içeriye davet etti. Korumaları geri çekilirken, Ediz tek başına içeriye girdi.
Ediz'in arkasından merdivenlere ilerleyen adam, Cevahir Hancı'ydı. Elli yaşlarda olan adam, yeraltının Azrail'iydi. Ona yanlış yapan karısını hiç düşünmeden öldürmüş, beş yıl hapishanede kaldıktan sonra çıkar çıkmaz tekrar yeraltına geri dönmüştü. Kaçak silah üreticisiydi. Rusya ve Afrika'ya sürekli düzenli bir şekilde silah kaçakçılığı yapıyordu.
Alparslan Âgah ile selamlaştıktan sonra içeriye giren adamın arkasından eve giren diğer davetliler birer birer Alparslan ile selamlaşarak Yağız'ın yönlendirmesiyle içeriye giriyorlardı. Bahçedeki arabalar her ne kadar geri çekilse bile bahçe korumalarla doluydu. Yağız tekrar Alparslan'ın yanında durduğunda kulağına birkaç saniye fısıldayarak Alparslan'ın kafasını sallamasıyla tekrar içeriye girdi.
Yusuf Ali ile Hamza bahçedeki güvenliği sağlarken diğer korumalar tetikteydi. Evin dört yanı sıkı bir güvenlikle sarılmıştı. Alparslan Âgah sabırsızca kol saatine bakarak son defa bahçenin kapısına baktığında yüzündeki sıkılmış ifadeyi çok net bir şekilde görüyordum.
Arkasını dönerek tam eve girecekken bahçeye yaklaşan arabayla tekrar eski yerine geçti. Hâlâ beni fark etmediği için rahattım.
Bu seferki arabaya eskortluk yapan fazlasıyla araba ve korumalar vardı. Korumalar önce arabadan inerek etten duvar ördüler. Ardından koca arabanın kapısı açılarak dışarıya tam da tahmin ettiğim kişi çıktı.
Yıldırım Yılmaz'dı. Altmış yaşında olmasına rağmen oldukça uzun boylu ve yapılıydı. Onu gören bir daha ne sdını ne de camdan gözlerini unuturdu. Yer altının en zehirli adamıydı. Ona bulaşmak eceline susamak demektir. Yeraltı dünyasının ağları Yıldırım'ın zehirli ellerinin arasındaydı. Alparslan bu dünyaya göre oldukça genç olsa bile zekasından dolayı hızla en üst mertebeye ulaşmıştı. Çünkü herkes Alparslan'a muhtaçtı. Her ne kadar şu an en zayıfı gibi görünse bile elindeki koz bütün herkesin sonu olacağı için kimse Alparslan'a karşı gelemiyordu.
Yıldırım Yılmaz Arabanın karşısında ceketini düzeltirken arabadan yirmili yaşlardaki kızı da indi. Afra Yılmaz, babasının prensesi ve tek mirasçısıydı. Alparslan Âgah ile defalarca yan yana isimleri çıkmış olsa bile Alparslan bunu her defasında reddetmişti.
Afra Yılmaz, babasının koluna girerek malikaneye doğru ilerlerken arzu dolu bakışları Alparslan'ın üzerinde bir saniye bile ayrılmıyordu. Uzun boylu olmasına rağmen giydiği on santimlik ince topuklu ayyakkabısı onu daha uzun ve zarif göstermişti. Giydiği mini siyah elbise neredeyse kalçasında bitmiş ve uzun sarı saçlarını ensesinde toplayarak elbisenin cürretkar sırt dekortesini ön plana çıkartmıştı.
Birinci basamağa basar basmaz kafasını kaldırarak sanki varlığımı hissetmiş gibi direkt gözlerime bakana Afra'yla göz göze geldik. Bana oldukça sahte bir gülümseme bahşederek karşısındaki Alparslan'a baktığında az önceki bakışı onu zehşrleme isteğimi tetiklemişti. Yıldırım Yılmaz ile Alparslan Âgah oldukça samimi bir şekilde birbirine sarıldıklarında Afra Alparslan'ı alıcı gözüyle süzmeye devam ediyordu.
Yıldırım Yılmaz ile Sancar selamlaştığında, Afra Alparslan'ın üzerine atlayarak kollarını ensesine sardı. Alparslan kollarını kaldırma gereği duymamış gibi rahatsız bir şekilde boynuna dolanan elleri çözdü. Afra umursamadan bu sefer kulağına fısıldadığında Alparslan Âgah ile göz göze geldik. Zaten çatık kaşları daha bi çatılırken ona sevimlice gülümseyerek sağ elimi hafifçe salladım.
Sanırım benim burada olduğumu ispiyonlamıştı Afra cadısı! Yıldırım'ın konuşmasıyla Afra Alparslan Âgah'tan ayrılarak tekrar babasının koluna girerek içeriye girdiler. Alparslan, Sancar'la birkaç saniye konuşarak tekrar yukarıya baktığında gözlerimi kısarak oldukça sahte bir şekilde güldüm.
Bana uslu dur demişti ve gayet uslu durmuştum bence. Sadece gelen katilleri izlemiştim.
Sabır dilercesine kafasını iki yana sallayarak eve girdiğinde Sancar'ın huysuz bakışları birkaç saniye üzerimde dolanarak bahçeye giriş yapan araca baktı tekrar. Bu seferki araba diğerlerine göre oldukça havalıydı. Beyaz ve üstü açık klasik bir arabaydı. Siyah kıvırcık saçlı adam havalı bir şekilde gözlüğünü çıkarttığında ağzım açık bir şekilde etrafa yaydığı enerjiden nasipleniyordum.
"Vay canına çok havalı," kendi kendime mırıldandığımda odamın kapısı açıldı.
"Yakışıklı olsa bari." Kolumun aniden çekilmesiyle siyah güneş gözlüğünü çıkarmak üzere olan havalı adamın yakışıklı yüzünü göremeden sertçe içeriye çekiştirildim.
"Sana uslu dur demiştim!" Alparslan öfkeyle soluyarak balkonun cam kapısını kapattı. Kapı ile koca bedeni arasında sıkışmış bir şekilde kafamı kaldırmış öfkeden deliren gözlerine bakıyordum.
"Ya neden izin vermedin? O yakışıklı adamı görmek istiyordum ben!" Her iki elini cam kapıya yasladığında öfkeyle yüzüme eğildi. "O siktiğim adam yakışıklı değil!" Kelimeleri oldukça keskindi. Tıpkı öldürücü bakışları gibi.
"Nereden biliyorsun? Ben gördüm. Yakışıklı, havalı ve-"
"Ala!" Her iki kolunun arasında mahsur kaldığım yetmezmiş gibi bir de sert bakışlarına maruz kalmıştım.
"O adam yakışıklı ve havalı değil! Adam sapığın önünde gideni." Öfkesi yavaş yavaş durulmaya başlamıştı. Kahverengi gözlerinin içindeki yeşile çalan irisleri öfkeden arınırken gözlerimi kırpıştırarak güzel yüzünü inceledim. Bu adam güzeldi. Ama düşmanımdı değil mi? Üstelik havalı ve yakışıklı da değildi.
Bakışları usulca yüzümde gezinirken az önceki hırıltılı nefesleri dinmiş yerine sakin nefes alışverişleri almıştı. Ilık nefesi alnımda dalgalanarak bütün yüzümde geziniyordu. Bu hise henüz alışamamıştım. Midem kasılıp gevşiyordu. Sanki her an kusacakmışım gibi ama sanki kusmak değil de midemde tuhaf yaratıklar oluşmaya başlamış gibiydi. Bu his cezbediciydi.
Rahatsızca yerimde kıpırdanarak şişip inen göğsü ile cam arasından çıkmaya çalıştım. Debelendikçe beni daha sıkıştırıyor, kedinin fareyle oynadığı gibi benimle oynuyordu. Alçak adam!
"Hoşuna gidiyor değil mi?" En sonunda pes ederek öfkeyle yüzüne baktım. "Beni böyle sıkıştırmak, kendi çöplüğünün olduğunu her seferinde hatırlatman hoşuna gidiyor."
"İnan bana daha önce hiçbir şey, hiç kimse bu kadar hoşuma gitmemişti." Sağ elini camdan ayırdığında açtığı boşluktan çıkmak için hareketlendim ama ne yazık ki belimi saran sağ kolu yüzünden hiçbir yere kaçmadan sertçe bedenine yapıştım. Göğsüne yapışan alnımı kaldırarak ona allat alttan öfkeyle baktım.
"Üç saniye içinde beni bırakmazsan seni boğarım." Sol elimi belimi saran eline götürerek beni bırakması için elini zorladım.
"Uslu dur Ala... Bu sana son uyarım. Sakın aşağıya inme ve beni sinirlendirecek herhangi bir şey yapma."
"Neden aşağıya inmemem için ısrar ediyorsun? O adamlar da kim? Beni dövdürten adam da burada mı?" Belimi bırakarak bir adım gerilediğinde beni dikkatle süzdü.
"O adamların kim olduğunu çok iyi biliyorsun? Sakın beni kandırmaya çalışma."
"Tabi ki de aralarından bazılarını tanıyorum. O kadar aptal değilim ama gerçekten o havalı adamı tanımıyorum." Sabırla soluyarak odadan çıkmak için hareketlenecekken hızla elini tutarak Alparslan Âgah'ı durdurdum.
"Ben de salona gelebilir miyim? Lütfen. İnan bana çıtımı çıkartmam, bir köşede kıvrılırım." Sol omzunun üzerinden bana bakarak sabırla soludu. Bu adamın sabrını çok zorladığımın farkındaydım ama ne konuştuklarını öğrenmem gerekiyordu. Bu yüzden ya yanlarında olmalıydım ya da başka bir şey bulmalıydım.
"Ala, bak gerçekten sana olan sabrımın sınırlarındayım," Birleşmiş ellerimize bakarak tamamen bana döndü. Bu sırada ellerimizi ayırmadı ve elimi avucunun arasına aldı.
"Kim olduğunu hâlâ çözemedim ve bu davranışların senin hakkındaki düşüncelerimi doğruluyor."
"Düşündüğün gibi bir ajan ya da piyon değilim. Sana yine söylüyorum ben de herkes gibi sıradan biriyim," Elimi usulca okşayarak bıraktığında onu ikna etmek için yine konuştum.
"Her ne kadar senin yüzünden kaçırılıp, darp edilmiş olsam bile bana yardım ettiğinin farkındayım. Bana güvenmeseydin değil bu eve almak, bu şehirde barınmama izin vermezdin. Bu yüzden düşündüğün gibi bir şey yapmayacağım. Sana ihanet etmem merak etme." Sert bakışları bir an bile değişmeden dudaklarında, sadece silik bir tebessüm belirdi.
"Sana güvenmiyorum." Arkasını dönecekken tekrar ksalı koluna tutundum.
"Tamam... Madem güvenmiyorsun o zaman bugün dışarıya çıkmama izin ver. Siz aşağıda çok önemli pis işlerinizi konuşurken en azından ben de biraz hava almış olurum." Kolunu tutunan elime birkaç saniye bakarak tekrar gözlerime baktığında kafasını salayarak sıkıntıyla iç çekti.
"Yusuf Ali ve Hamza da yanında olacak." Sonunda zafere ulaştığım için hızla sol kolumu kaldırarak ensesine tutundum. Parmak uçlarıma yükselerek boynunu sıkarken aynı anda sağ elimde tuttuğum küçük ses kayıt cihazını ceketinin iç astarına takmaya çalıştım. Bunun farkına varmaması için onu oldukça sarsmaya dikkat ediyordum.
Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, geri çekildiğimde üzerine abandığım için huysuzca bana bakan bir çift gözle karşılaşmam bile beni ürkütmemişti.
"Tamam. Onlar da yanımda olsun. Söz yanlarından bir an bile ayrılmayacağım," heyecanla konuşurken aynı anda arkamda sakladığım sol elimin orta parmağını işaret parmağıma dolamıştım.
"Hatta istersen koca bir ordu adam dikebilirsin başıma. Yeter ki bugün bu katil dolu evden ayrılayım."
"Hazırlan haydi." Bezmiş bir şekilde odadan çıkarken arkasında zaferle gülümsedim. Babam buna çok sevinecekti. Bu güzel haberi hemen Bahadır'a söylemeliydim.