13. Sahne

1660 Words
Odanın kapısı kapanır kapanmaz hızla makyaj masasına ilerleyerek dağılan saçımı düzelterek çantamı hazırladım. Neyse ki kaçırıldığımda çantamı tekrar benimle birlikte arabadan atmışlardı. Neva çantamı güvenle bana iletmişti. Nüfus cüzdanım, kredi kartlarım bendeydi ama telefonum kırıldığı için yenisini almalıydım. Bahadır'ın verdiği telefonu açarak ona bir saat sonra buluşacağımız güvenli yeri ayarlaması için mesaj attım. Bugün eve ses kayıt cihazlarını yerleştiremeyecektim ama iç sesim daha önemli bilgiler öğreneceğimi fısıldıyordu. Neva'nın odaya girmesiyle oturduğum yataktan kalkarak Telefonu sessize alıp çantama koydum. "Dışarı mı çıkıyorsunuz?" Elinde tuttuğu ilaçları bana uzattı. Teşekkür ederek ilaçlarımı aldığımda kafamı salladım. "Evet... Babamla görüşmem için güzel bir zamanlama." "Ama içerideki konu daha önemli değil mi sizce?" "Onu merak etme. Her şey kontrolüm altında." Neva, derin bir nefes alarak elini kalbine götürdüğünde korkuyla bana baktı. "Çok rahatsınız gerçekten. Yakalanırsak boğazımızı keserler." Elini boğazına götürdüğünde oldukça tatlı görünmüştü gözüme. Gülerek sağ kolumdaki sakıyı çıkarttım. Kol askısı hareketlerimi kısıtlıyordu ve bu hoşuma gitmiyordu. "Hiç merak etme biz direkt fişlerini çekeceğiz." Öyl bir havayla konuşmuştum ki, gören de dünyayı uzaylılardan kurtaracağımı sanırdı. "Umarım öyle olur." "Öyle olacak tatlım." Göz kırparak odadan çıktığımda Neva kol askısını çıkarttığım için rkamda homurdanarak beni tekip ediyordu. Merdivenlarden ilerleyerek merdivenlerin başına benim için diktiği koca korumların yanından geçecekken ismini bilmediğim korkuma sağ koluyla bariyer yaparak beni son basamakta durdurdu. "Yenge, aşağıya inemezsin." Hangi kelimesi için şaşıracağımı şaşırmıştım. Birincisi bana yenge demişti. İkincisi ise aşağıya inemezsin demişti. Kaşlarım çatılırken bir basamak geriye giderek ona üstten baktım. "Pardon? Bana Âgah'ı çağırın!" Sesim sinirden dolayı yüksek çıkmıştı. İçerideki adamları umursamadan tekrar bağırdım. "Bana Âgah'ı çağırın dedim size!" Her iki koruma birbirine kısa bir bakış attıktan sonra iri yarı bana yenge diyen koruma içeriye ilerlerken diğer koruma bir yere gitmemem için önüme bedeninden duvar ördü. Sinirle boynuma taktığım çantamı düzelterek sağ bacağımı sallamaya başladım. Az önce bana izin vermişti ama şimdi bu yaptığı oldukça sinir bozucuydu! Birkaç saniye sonra bana doğru ilerleyen Alparslan Âgah'a öfkeyle baktım. "Dışarıya çıkabileceğimi söylemiştin! Gerçekten kendini ne zannediyorsun?!" Arkasında gelen korumayı parmağımla göstererek sesimi yükselttim. "Ayrıca şu aptal korumaların da bana yenge deyip durmasın! Yengeleri değilim!" Omzunun üzerinden arkasındaki adama bakarak karşımda durduğunda, parmağımla işaret ettiğim koruması bakışlarını yere indirmişti. "Birincisi... O ses tonuna dikkat et! Karşında herhangi biri yok!" Öfkeli nefes alışverişleri beni bi tık ürkütmüştü. "İkincisi... Korumalarıma aptal dediğini bir daha duymayacağım!" Etrafındaki korumalarına baktığında, "Yusuf Ali ile Hamza arabayı hazırlasınlar." Diye emir verdi. Her iki koruma ceketinin önünü ilikleyerek dışarıya çıktılar. Ses kayıt cihazını yerleştirdiğim ceketine kısa bir bakış atarak yüzüne baktım. "Ses tonuma dikkat etmemi istiyorsan beni delirtme sen de! Ayrıca korumların gerçekten aptal!" Huysuzca bir basamak aşağıya inerek meydan okurcasına ona bakmayı sürdürdüm. Az önce onun öfkesinden korktuğumu belli etmeyecektim. "O küçük gözlerine bana öyle bakma. Hiç korkutucu olmuyorsun." Bakışları yumuşamak istiyor gibiydi ama bunu kontrol etmeyi çok iyi biliyordu. Bakışlarımı ondan çekmek yerine kafamı kaldırarak yüzümü yüzüne daha çok yaklaştırdım. Kahretsin bu adam inanılmaz derecede uzun ve şerefsizdi. Üstelik birazcık yakışıklıydı da. "Amacım seni korkutmak değil zaten kibir yumağı." Kahverengi hareleri az önceki siniri unutarak parıldadığında yüzü gevşeyerek dudağının her iki yanı yukarı kıvrıldı. Yüzünü bi tık eğerken bir basamak yukarı çıktı. Uzun boyu daha uzarken dövmeli koca eli örgü saçımın arasından firar eden bir tutam saçıma gitti. Saç tutamını usulca iki parmağı arasına alarak kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Seni küçük cadı. Amacının dışına saptığından haberin bile yok." Yanağımdaki elini usulca yüzümde gezdirerek yüzüme daha bi yaklaştı. "Sakın amacının dışına sapma. Kendi yolunda ilerle, benim yolum sana zindan olur. Yoluma sakın girme." Eli usulca sağ kolumda gezindiğinde kendini geri çekerek aramızdaki o güzel mesafeyi arttırdı. Az önceki yakınlığı, tenime değen ılık nefesi, kokusu ve tenimde naifçe gezinen sert elinin etkisiyle şaşkınca yüzüne baktığımın farkındaydım. Mal gibi göründüğümün de farkındaydım. Kendini toparlayarak az önceki sert kişiliğine büründü. "Hava kararmadan önce burada ol. Sakın ama sakın yanlış bir şey yapayım deme. Yusuf Ali Ve Hamza'nın yanından bir saniye bile ayrılırsan vay haline!" Oldukça sert bir şekilde beni uyardığında uysal bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. "Anladın mı beni?" Üstelemeden, "Anladım." Dediğimde sert ifadesi kırılacak gibi oldu. Yanından geçtiğimde sol kolumu tutarak yüzüme baktı. "Kol askını da tak. Arabada." "Tamam." Bu sefer sert ifadesi kırılmasa bile gözlerinde küçük bir parıltı belirdi. Buradan bir an önce gitmem gerekiyordu. Kolumu ondan kurtardığımda kapıya yöneldim. Koca çift kapılı ahşap kapının her iki kanadı da ardına kadar açık bırakılmıştı. Siyah giyinimli korumlar kat be kat artmış, her yerde sert bakışlı, iri yarı ve oldukça ürkütücü bir şekilde etrafına bakınan adamlar bahçeyi istila etmişti. İri karınca sürüsü gibiydiler. Adadayken bu kadarını tahmin etmemiştim. Şu an burada neden olduğumu sorguluyordum. Bu adamlar gerçekten ama gerçekten çok tehlikelilerdi. Katillerle çevrili bir ağın ortasına düştüğüm yetmezmiş gibi bir de o ağa yapışıp kalmıştım. Yanı başımda en büyük nefretim dediğim adam durmuş beni yapıştığım ağdan kurtarmak yerine, ağa yapışan diğer yırtıcılardan koruyordu. Ona karşı olan nefretim ise günlerdir köşeye sinmiş bir şekilde huzurla uyuyordu. Birkaç gün önceki asiliğini yitirmişti nefretim. Oldukça hissizdim. Amacım ve eski tutkulu intikam yeminlerim bile etkisini yitirmeye başlamıştı. Amacımdan sapmak üzereydim. Bunun farkındaydım. Her şeyi sorgulamaya başlamıştım. Babam beni bu yırtıcıların arasına gönderdiğinde bile beni koruyacağını söylemişti ama ilk anda beni savunmasız bir şekilde tek başıma bırakmıştı. Ona olan güvenim sarsılmıştı. Henüz oyunu başlatalı çok erkendi ama şimdiden bu oyundaki hilekar hamleler beni yıpratmaya başlamıştı. Araba mahalleye giriş yaptığında dışarıdaki insanların oldukça sıradan bakışları üzerimizdeydi. Sanki bu görüntüye alışmış gibilerdi. Oysa ben daha alışamamıştım. Beni koruyan korumalar ve araba sayıları gereksiz bir şekilde fazlaydı. Üç araba ve on beş koruma bize eskortluk yapıyordu. Bu kadar sıkı güvenlik önlemleri henüz yeni tanıştığı biri için fazla abartıydı. Sanırım Alparslan Âgah aklımı çelmeye çalışıyordu. Bundan başka mantıklı bir düşüncesi yoktu çünkü. Kim bir haftadır tanıdığı biri için bu kadar önlem alır ki? Arabanın kapısı açıldığında beni karşılayan Yufus Ali Ve Hamza'nın sıkı güvenliğiyle dışarıya çıktım. Bu adamlar gerçekten robot gibi görünüyorlardı. Hamza biraz daha yumuşak görünüyordu. Yusuf Ali yaralı kurt gibiydi. Bakışları hırs, intikam ve öfke doluydu. Her ne kadar belli etmemeye çalışsa bile içindeki derin yarasını görmüştüm. Hamza, sol tarafıma geçerken, Yusuf Ali sağ tarafıma geçmişti. Diğer korumalar mahalleye dağılmış beni korumak için tetikte bekliyorlardı. Yeni tanıdığım ama isimlerini anımsamadığım yüzler bana doğru ilerlerken hemen karşımda küle dönen eve baktım. Gerçekten de günler önceki halinden eser kalmayan ev ve bahçesi oldukça kötü durumdaydı. Yusuf Ali'nin sert bakışları daha ürkütücü bir hal alırken sinirle evi incelemeye başlamıştı. İse bulanan bahçe kapısını parmaklarımla iterek açtığımda parmaklarıma bulanan isi umursamadan bahçeye girdim. Burayı yakan kişiyi biliyordum. Bunu bilmek canımı yakmıştı. Babam bile olsa böyle yapması içimde garip bir his uyandırmıştı. Acımasız olduğunu biliyordum ama daha önce hiç acımasızlığına şahit olmamıştım. "Yusuf Ali! Oğlum!" Arkamı döndüğümde bize doğru gelen Aynur Hanım, özlem ve mutlulukla Yusuf Ali'ye sarıldı. "Oğlum... Nasılsın?" Kısa boylu olmasına rağmen uzanıp oğlunun yüzünü avuçlarının arasına aldı. "Yüzün kaşık kadar olmuş!" "Anne! İş başındayım şu an." Etrafına bakınarak annesinden ayrılan Yusuf Ali öfkeyle soludu. Aynur Hanım, üzüntülü bakışlarını bana çektiğinde gülümsemeye çalıştı. Ama gözlerindeki burukluk apaçık bir şekilde belli oluyordu. "Hoş geldin Masal kızım," yana eve bakarak tekrar bana baktı. "Geçmiş olsun. Başına gelenleri duyduk. Sana bunları yapan cezasını Allah'tan bulur inşallah!" Arabada Yusuf Ali'nin zoruyla taktığım kol askıma bakarak acıyarak vahladı. "Allah'ından bulsunlar! Nasılsın şimdi?" "Sağ olun. İyiyim." Dediğimde bir an önce buradan gitmeyi isitoyordum. Çünkü mahallenin diğar kadınları toplanmış bana doğru geliyorlardı. "Oğlum ile tanışıyor musunuz?" Yusuf Ali'ye bakarak kafamı salladım. "Evet." Keyifli bir şekilde gülümsediğinde bakışları ikimizin üzerinde sinsice gezindi. "Birlikte bir yemeğe çıkın da kaynaş-" "Anne!" Yusuf Ali sertçe annesini uyardığında, annesi umursamazca omuzlarını silkti. "Ne var? Anneyim ben! Oğlum için gelin aramak suç mu?" Yusuf Ali konuşmak içn dudaklarını aralayacakken Hamza konuştu. "Alparsla Ağabey'in sevdiği kadın. Ağabey'im bunu duymasın Aynur Teyze." Aynur Hanım'ın az önceki alıcı bakışları anında kaybolurken üzülerek bana baktı. "Doğru mu haberler? Yusuf Ali'me alacaktım ben seni." "Anne! Bana kimseyi arama! Bulma! Birazcık beni seviyorsan bırak yakamı artık!" Öfkeyle konuşarak yanımızdan ayrılan Yusuf Ali bahçeye giren kalabalığın arasından sıyrılarak uzaklaştı. Aynur Hanım hüzünle oğlunun ardından bakarken mırıldandı. "Sana yar değil, yara olacağını söylemiştim." Yusuf Ali'nin gönül yarası vardı sanırım. Yusuf Ali'nin yerine bahçeye giren beş koruma bana yaklaşan insanları durdurduğunda Hamza hemen yanımda durmuştu. "Masal Hanım'a daha fazla yaklaşamazsınız!" Korumalar onları tutarken sinirle korumalara baktım. "Bırakın! Bu yaptığınız çok saygısızca! Beni yanlış kişilerden koruyorsunuz!" "Masal Hanım Hain de olabilirler. Alparslan Ağabey'in talimatı. Size beş adımdan fazla yaklaşamazlar." Hamza'ya alayla bakarak kalabalığa doğru ilerledim. "Bırakın dedim size!" "Ay Masal kızım, nasılsın geçmiş olsun?" "Geçmiş olsun Masal?" "Geçmiş olsun. Olanları duyduk. Vah vah sana neler yapmışlar." "Verilecek sadakan varmış." Korumları es geçerek birkaç gün önce tanıştığım insanlara sıcak bir gülümseme bahşettim. "Teşekkür ederim." "Evini tamir etmene yardım ederiz. Mahalleli olarak aramızda para topladık. Eğer istersen evini bir haftaya yeniden yaparız." İsmini hatırladığım Ayla Hanım'a minnetle baktım. "Çok teşekkür ederim. Ama bir süre burada kalmayacağım." Korumalar geri çekilirken Yusuf Ali hepsine talimatlar vererek tekrar sağ tarafıma geçti. Az önceki öfkeli ve hüzünlü halinden eser kalmamıştı. Oldukça sert duruyordu. "Yusuf Ali, sana da geçmiş olsun oğlum." Yusuf Ali sadece kafasını sallamakla yetinirken merakla Yusuf Ali'ye baktım. "Ne oldu?" Sorumu yanıtlayan onunla tanışmama rağmen ismini unuttuğum kadın cevapladı. "Yusuf Ali'nin eviydi burası." Yeni öğrendiğim bilgiyle Yusuf Ali'ye baktım. "Kiracımın siz olduğunu önceden bilmiyordum." Yusuf Ali bir an duraksarken hızla kulağındaki ten rengi kulaklığı dinledi. Aynı zamanda Hamza da kulaklığını dinleyerek hızla bedenini önüme siper etti. Yusuf Ali elini sırtıma yerleştirerek hızla beni ilerletirken kulaklığını aktif hale getirerek konuştu. "Hemen duvar örün! Turuncu alarm! Arabayı çalıştırın." Arkamızda bıraktığımız kalabalık tedirgin ve korkuyla fısıldarken arkama bakmama bile izin vermeyen Hamza ve Yusuf Ali beni soğukkanlılıkla çalışır vaziyette olan arabaya bindirerek her iki yanıma geçip oturdular. "Ne oluyor?" Dağılan saçımı düzeltirken Hamza'ya baktım. "Yen- Etrafta şüpheli birileri göründü. Sizi güvenli alana götürüyoruz. Burada daha fazla kalamazsınız." Yusuf Ali diğer korumalara emirler yağdırırken araba mahalleden çıkış yaptı. Önümüzde, sağımızda, solumuzda ve arkamızda bizi koruyan dört tane aracın ortasındaydık. Babam bile beni böyle korumamıştı. Sanırım durum sandığımdan da vahimdi. Alparslan Âgah'ın düşmanı gerçekten güçlü görünüyordu. Bu gizli düşmanı bir an önce öğrenmeliydim. Bahadır'la bugün görüşmem için çok önemli bir sebebim daha olmuştu. Önce korumaları Bahadır'ın yolladığı adrese götürmeliydim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD