15. Sahne

1323 Words
Araba dakikalar sonra koca malikanenin bahçesine giriş yaptığında az önceki sinirim dinmiş ve oldukça uysallaşmıştım. Kendimi mamasını yedikten sonra uysallaşan bir kedi gibi hissediyordum. Sanki Bahadır kalbimi hiç kırmamış gibi, sanki birazdan Alparslan Âgah'ın öfkesine maruzkalmayacakmışım gibiydi. Üstüme oldukça umursamaz bir hava sinmişti. Dünya yansa umurumda olmazdı. Çünkü zihnim şu an babamı sorgulamakla oldukça meşguldü. Bir an önce babamla yüz yüze görüşmem gerekiyordu. Hamza'nın benim için açtığı kapıdan dışarı çıkar çıkmaz bakışlarım bir adet sinirli Alparslan Âgah'ı aradı. Onu bahçe kapısında bekliyordum ama garip bir şekilde beni şaşırtarak aksine değil bahçede evin koca ihtişamlı kapısında bile görünmüyordu. "Masal Hanım..." Hamza usulca sol tarafıma geçtiğinde bakışlarının odağı olan odamın balkonuna baktım. "Size bir tavsiyem olacak... Bu gece en tatlı halinize bürünün. Ağabey'in bu hali hal değil diyeyim size." Resmen korkuyla kulağıma fısıldayan Hamza bana oldukça acıyarak bakmıştı. "Şimdiden geçmiş olsun." Söyledikleri beni bi tık ürkütmüşken, az önceki uysal kedi halimden eser kalmamıştı. Direkt odamın camına yansıyan sarı sokak lambasının ışığı Alparslan Âgah'ın güzel korkunç yüzünü açık bir şekilde belli ediyordu. Yüzündeki korkunç gülümseme büyürken gözlerini dikkatle yüzümde gezdiriyordu. Sağ elindeki bardağı hafifçe kaldırarak başıyla selamladığında bir adım geriye gittim. Şu an ayaklarımı kıçıma vura vura buradan kaçmak istiyordum. Şıçmıştım! Gerçekten çok büyük sıçmıştım! Bu adam beni havada yerdi. Bir kaşık suda boğardı. Güzel boynumu tek eliyle kırardı. Ah zavallı ben. "Bitki çayı içtiğine göre sakinleşmeye çalışıyordur. Size bir şey yapmaz, korkmayın." Hamza'ya kınayıcı bir bakış attığımda Yusuf Ali ile göz göze geldik. "Çok sağ ol Hamza'cığım. Çok yardımcı oldun." Düşen omuzlarımı dikleştirerek malikanenin açılan kapısına ilerledim. Eceline susamış gibi Azrail'ime doğru oldukça küçük ve yavaş adımlarla ilerliyordum. Malikanenin merdivenlerinden ağır ağır ilerlerken dönüp beni sabırsızca izleyen korumalara baktım. "Bana bir şey yapar ve beni korumazsanız hepinizi boğarım!" "Sizin için şans diledim Masal Hanım! Bence yapabilirsiniz! Yarına sağ çıkarsanız birlikte kutlarız!" Hamza'ya çok küçük bir tebessüm bahşettiğimde derin bir nefes alarak içeriye girdim. Arkamda kapıyı kapatan Neva'nın bakışları bile oldukça ürkütücüydü. "Yine ne yaptığınızı bilmiyorum ama oldukça öfkeli. Saatlerdir evdeki bütün bitki çaylarını içti," asansörü çok sevmeme rağmen yavaşlamak niyetine merdivenlere ilerledim. "Odanızda sizi bekliyor. Zaten gün içerisinde de misafirleri onu çok sinirlendirmişti." Adımlarım durarduğunda henüz birkaç basamak ilerlemiştim. Bugün misafirleri gelmişti ve ceketinin cebinde ses kayıt cihazı vardı. Kahretsin! Adımlarım hızlanırken ikinci kata gelmiştim bile. Tırabzanlara neredeyse asılmış bir şekilde merdivenleri hızla ilerlerken Neva beni takip etmeyi bırakmıştı. Az önceki öfkesinin sebebi eğer ses kayıt cihazıysa gerçekten bu gece ölecektim. Benim için odasının hemen karşısındaki odayı hazırlatmıştı. Karşımdaki şifreli kapıya sahip olan odasına kısa bir bakış attığımda içimde bildiğim bütün duaları fısıldayarak odamın kapısını usulca açtım. Oldukça uysal ve sevimli görünmeliydim. Nefes nefese kalmı bir şekilde karanlık odaya bakınarak içeriye girdiğimde kapıyı kapatmadan odanın ortasına ilerledim. Alparslan Âgah elindeki siyah kupasıyla balkon kapısında göründüğünde odanın ışıklarını açtım. Bu adam ciddi anlamda manyaktı. Hastaydı. Korkunç bir yaratıktı. Zira bakışlarından bunları anlamam imkansızdı. Kahverengileri öfkeden parıl parıldı. Dudaklarında korkunç bir gülümseme ile tehlikeli bir şekilde beni inceledi. Üzerinde sabah giydiği siyah gömleği vardı. Kollarını dirseklerine kadar katlamış, siyah kumaş pantolonununa taktığı gümüş tokalı kemerinin arasında firara eden gömleğinin etekleri kırışmıştı. Saçı başı oldukça dağılmıştı. Gerçekten de çok ürkütücüydü bu hali. Koluma taktığım çantamı usulca yatağa bıraktığımda dikkatli bakışları üzerimdeydi. Yatağımın üzerine gelişigüzel fırlattığı siyah ceketine göz ucuyla baktım. Sanırım fark etmemişti. "Çok yorgunum. Bir an önce uyumak istiyorum." Her ne kadar cesaretli ve korkusuz görünsem bile kalbim kuş gibi çırpıyordı. Elinde tuttuğu kupayı bana uzatarak, "İster misin?" Odaya girerek balkonun kapısını kapattı. "Bitki çayı yorgunluğa ve sinire çok iyi geliyormuş." Bardağı yatağın sağ tarafında duran komodine bıraktı. Doğrularak tül perdeyi çektiği yetmezmiş gibi bir de bordo fon perdeyi çekerek bana döndü. Oldukça rahat görünüyordu. Sanırım birini öldürmek bu kadar rahattı. "Bu içtiğim on beşinci bardak ama bir türlü sinirimi almadı." Yatağın ayak ucuna gelerek bana yaklaşmaya başladı. Oldukça sinsi bir şekilde sırıtıyordu. Bu adam gerçekten beni öldürecekti. Görüyordum... Gözlerinde saf kan ve vahşeti görüyordum. Avına yaklaşan avci gibi sinsi ve yavaştı. Bir adım geriye giderek gayet uysal bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. "Masaja gitseydin," bir adım yaklaştı. Bir adım geriledim. "Bütün sinir ve sitresini alırlardı." Sahibinin gözüne girmeye çalışan Tom gibiydim. Gülüşü daha tehlikeli bir hal alırken bir adım daha ilerledi. Bir adım geriledim. Kafasını sallayarak cıkladığında oldukça seksi göründü. Bu adam! Ah bu adam bütün ayarlarımla oynuyordu! Korkunç seksi bir katildi. "Şu sinirimi ne alır biliyor musun?" Bir adım attı. Kafamı hızla iki yana sallayarak bir adım geriledim. "Bitki çayı, seks..." Bir adım attığında son adımımı atarak sırtım duvara değdi. Kapana kısılmıştım. Korkuyla gözlerim fal taşı gibi açılırken beni baştan aşağıya süzdü. Kafamda canlanan ahlaksız görüntüler nefesimi keserken bu düşüncelerin başrolünde ikimizin olması tenimin ale almasına neden olmuştu. Bu adam ne saçmalıyordu! Asıl ben ne saçmalıyordum! Kendime olan öfkem ve tenimin yanıyor olması bütün odak noktamı dağırtmıtşı. Adımları durduğunda aramızda sadece bir adımlık mesafe kalmıştı. Bakışları köprücük kemiğimden yüzüme tırmanırken olumsuzca kafasını iki yana salladı. "Ve ölüm. Bu üçü sinirimi anca alır." Bir adım attığında ayak ucumuz birbirine dokundu. Hafifçe eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdığında nefesimi tutarak kafamı duvara yasladım. "Bitki çayı işe yaramadı..." Gözlerime çapkınca baktı. "İlgimi çekmediğin için ikinci şıkı da eliyorum." Söyledikleriyle rahatlayarak tuttuğum nefesimi bıraktığımda nefesim Alaprslan Âgah'ın alnına düşen saç tutamlarını hareketlendirdi. Gözlerimiz birbirine tutundu. Bana rızam dışında dokunacak olması beni korkutmuştu. "Bu yüzden üçüncü şık öfkemi kessinlikle dindirecektir." Kurbanlık koyun gibi gözlerimi kırpıştırarak güzel kahverengi gözlerine melül melül baktım. Ne demişti Hamza? Oldukça tatlı olmalıydım. Tatlı, uysal ve sevimli. "Benim için elini kana bulamaya değer mi? Ne güzel boylu poslu ultra yakışıklı ve zenginsin. Beni öldürerek hapislerde çürümeye değer mi?" Dilimi damağıma yapıştırarak cıkladım. "Değmez ki. Hem ben küçücüğüm. Bir sıkımlık canım var. Başkasını öldür sen. Öfken benimle dinmez." Melül melül bakışlarımla gayet sevimli olduğumu düşünüyordum. Şu an sirkte oynayan kedi gibi hissediyordum. Bakışlarından gıram bir şey anlamazken dudakları düz çizgi halini almıştı. "Bütün bu öfken gerçekten telefonu yüzüne kapattığım için mi? Yoksa mahalleye gitmem, sonra çarşıya giderek alışveriş yaptıktan sonra kendim için yeni bir telefon alıp, işemek için ortadan kaybolduğum için mi? Öfken tam olarak neye ise aramızda konuşur çözeriz. Değil mi? Sonuçta hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa sinirlerini dindiriyorlarmış. Biz de gayet medeni bir şekilde konuşabilir ve aramızdaki bu huzursuz gerginliği dindiriz. Hiç bitki çayına, sekse ve ölüme güve-" Sözümü ağzıma dizdiği yetmezmiş gibi kursağıma da dizen hızlı hareketiyle bir an dünyam tepetakla oldu. Zihnim gibi bütün görüş açım da bulandı. Dudaklarımdaki sert baskısıyla sıkıca kapattığım gözlerimi ürkekçe açtım. "Sus artık... Çok konuşuyorsun." Yüzümü kaplayan iri elini çekmek yerine avucunu dudaklarıma bastırdı. "Seni öldürmem için beni kışkırtıyorsun." Gözlerimi kırpıştırarak alık alık yüzüne baktım. "Başka biri olsaydı bu kadar yaşamasına fırsat bile vermeden çoktan canını almıştım," yüzü asılırken avucunun ortasına mahsur kalan nemli dudaklarımı oynatmaya çalıştım. "Ama sende bir şey var cadı... Bir tek senin zehrine karşı gelemiyorum. Ölümcül olduğunu bilmeme rağmen bağımlın oluyorum." Küçük gözlerimi kırpıştırarak hareketlendiğimde ne ara belime doladığını bilmediğim kolunun baskısını sıkılaştırdı. "Kimse... Ama hiç kimse yüzüme telefonu kapatamaz. Bir daha yüzüme telefonu kapatırsan dudaklarının üzerinde olan avuç içim değil dudaklarım olur." Belimi okşayan parmakları durdu. Sertçe yutkundum. Elini dudaklarımdan çektiğinde belimi bıraktı. Bir an boşluğa düşeceğimi zannederek sol elimle sıkıca koluna tutundum. Aniden yaptığı hareketler gerçekten bedenime boşluğa düşüyormuşum hissini veriyordu. Farkında değildi belki ama o da ölümcül bir zehir taşıyordu ve onun zehri de bağımlılık yapıyordu. Elimi kolundan çekerek bıraktığı boşluktan sıyrılarak arksına geçtim. Aramızdaki yakınlık iç organlarıma birer düğüm atmış gibiydi. Çok garip hissediyordum. Girdiğim şavaşta yenik düşen savaşçı gibiydim şu an. Arkasını döndüğünde tekditkar bir şekilde bana baktı. "İnan bana bunu yaparım." "Çık odamdan!" Bunu yapardı. Yemin ederim bunu yaprdı. Dudaklarımı sömürürdü bu azgın adam. "Çık uyumak istiyorum." "Akşam yemeğine geç kalma." "Uyuyacağım." "Aşağıda bekliyorum." "Kibir yumağı!" "Huysuz cadı." Ona sadece tip tip bakmakla yetindim. Salak adam! O güzel yüzünü tırmalamak istiyordum. Son sözü söylemenin zaferiyle son kez baktı. Önce kısa bir bakış attı ardından arkasını dönerek odanın kapısına ilerledi. Onu takip ederek kapıdan çıkmasını bekledim. Odadan tamamen çıktığında kapının gri kulpunu tutarak bana olan sinsi bakışlarını kapıyı kapatarak engelledim. Ona inat olsun diye kapıyı kilitleyerek hızla tuttuğum nefesimi dışa vurdum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD