Bölüm 2 :İlk Karşılaşma

1124 Words
Gökçe son sınavını da başarılı bir şekilde vermenin mutluluğuyla birlikte valizini hazırlamaya başlamıştı. Annesi odaya girip huzursuz bir ses tonuyla "Saat kaçtaydı uçak?" diye sordu. Gökçe her gün için ayrı bir elbise hazırlamıştı. Valize seçtiği elbiselerini yerleştirirken "Saat 15:00' de." dedi. Zeynep, Gökçe'nin yatağının kenarına oturdu. Eline yatağın üzerinde duran kıyafetlerden bir t-shirti alıp katlayıp valize yerleştirdi. "Çok dikkatli ol tamam mı?" dedi. Gökçe annesinin neden bu kadar tedirgin olduğunu hala çözememişti. Elindeki elbiseyi yatağın üzerine bırakıp annesinin yanına oturdu. Annesinin yanaklarından öpüp "Seni ilk defa bu kadar tedirgin görüyorum. İlk kez şehir dışına gezi yapmıyorum ki anne. Neden böylesin?" diye sordu merakla gözlerine bakarak. Zeynep eline bir elbise daha alıp katlamaya başladı. "Yok annecim doğu olunca biraz tedirgin oldum galiba. Haklısın biraz fazla abarttım ama sen yine de beni merakta bırakma olur mu?" dedi. Gökçe gülümseyerek "Merak etme saat başı sana rapor vereceğim. Her adımımdan haberin olacak... " dedi. Anne kız iki elden bütün kıyafetleri valize yerleştirmişlerdi. Gökçe hızlıca banyoya geçip bir duş aldı. Banyodan çıktığında kumral saçlarını kuruladı. Hafif dalgalı saçları bembeyaz omzundan aşağı süzülüyordu. Üzerine açık mavi bir kot ve beyaz bir crop giydi. Aynada kendine baktığında orası için fazla açık olabileceğini düşündü ve bir blazer ceket giydi. Aynada kendisini süzerken içinden "İşte şimdi oldu." diye geçirdi. Artık gitmek için hazırdı. Arkadaşları Su, Eda ve Beliz'le hava alanında buluşacaklardı. Annesiyle vedaşladı ve küçük valizini aldı evden çıktı. Önceden çağırdığı taksi apartmanın önünde bekliyordu. Valizini bagaja koydu ve arka koltuğa oturdu. Taksi bir süre sonra hava alanının önündeydi. Kapıda bekleyen arkadaşlarını gördü. Valizini sürükleye sürükleye yanlarına gitti. Su saçlarını düzeltirken "Nerde kaldın kızım? Az daha geciksen geç kalacaktık." dedi sitemle. Gökçe mahcup bir ifadeyle "Trafiğe takıldık yaa şu İstanbul trafiği beni tüketti. Günün her saati bu kadar yoğunda olmaz ki.. " dedi. Beliz telaşla "Hadi... Hadi oyalanmayın içeri girelim Allah'tan check-inlerimizi yapmıştık. Bagaja verilecek valizimiz de yok direk uçak giriş kapısına gidebiliriz." dedi. Eda başıyla onayladı. "Hadi gidelim." dedi. Uçağa binmeleriyle tatilin ilk günü başlamış oldu. İki saatlik yolculuğun ardından Mardin Prof. Dr. Aziz Sancar havalimanınındaydılar. Havalimanından çıktıklarında Eda " Umarım hemen taksi bulabiliriz." dedi. Su gülümseyerek "Taksiye gerek yok." dedi. Kızlar hep birlikte Su'ya bakarak hep bir ağızdan "Ne demek taksiye gerek yok? Yürüyerek gitmeyeceğiz değil mi?" dediler. Su ileride duran arabayı işaret etti. "Arabamız var çünkü... Araba kiraladım." dedi. Hep birlikte şaşkınlıkla bir arabaya baktılar bir de Su'ya. Hepsi birden kahkaha attılar. Gökçe "Su herkesin senin gibi bir arkadaşa ihtiyacı var biliyorsun değil mi?" dedi. Su'yun yüzündeki gülümseme hiç silinmeden "Biliyorum. Tabii ki... Çok şanslısınız... Çok..." dedi. Eda gülümseyerek "Çokta mütevazisin." dedi. Hep birlikte arabaya bindiler. Yolculuk sırasında Gökçe camdan Mardin'in taş evlerini izliyor içini garip bir huzur kaplıyordu. Mardin'le sanki hiç bilmediği bir bağı vardı. Aslında şimdiye kadar hiç doğuya geçmemişti ama kalbindeki his garip hissetmesine yol açmıştı. Duygularına anlam vermekte zorlanıyordu. Kısa bir yolculuktan sonra Su kalacakları konak görünümlü otelin önünde durdu. Herkes odalarına yerleştikten sonra otelin önünde buluşmak için sözleştiler. Gökçe elindeki valiziyle kalacağı odaya girdi. Odanın içi çok sadeydi. Bembeyaz nevresimli bir yatak , hemen girişte banyo... Valizini yatağın üzerine bırakıp balkona çıktı. Manzara büyüleyiciydi. Karşısındaki taş evler bir masal dünyasıdan çıkmış gibiydi. Mimarisine resmen hayran kalmıştı. Dışardaki temiz havayı içine çekti. Sanki bu şehrin kokusu ona çok tanıdıktı. Yıllarca burada yaşamış da burası onun eviymiş ama uzak kalmak zorunda kalmış gibi bir duygu vardı içinde. İçeri geçip yatağın üzerine bıraktığı valizi açıp eşyalarını yerleştirmeye başladı. Kızlarla sözleştikleri saate az kalmıştı hızlı olması gerekiyordu. Hızlıca işlerini bitirip çantasını aldı ve otelin kapısının önüne çıktı. Bir iki dakika sonra tüm kızlar toplanmıştı. Eda küçük çantasından çıkardığı ruju dudaklarına sürerken "Şimdi plan ne?" diye sordu. Beliz elini karnına götürerek "Acıkmadınız mı?" dedi. Gökçe, Beliz'e hak vererek "Yemek yemeğe gidelim artık lütfen." dedi. Su gururlu bir tavırla "Tabii bu arkadaşınız bunuda düşündü ve bir restorantta yer ayırttı." dedi gülümseyerek. Kızlar hep bir ağızdan "Helal be sana.." dediler. Hep birlikte arabaya binip yemek yiyecekleri restoranta gittiler. Mekandan içeri girdiklerinde fazla kalabalık bir yer olduğunu gördüler. Taş duvarlarla döşenmiş restoran loş sarı ışıklarla aydınlatılmıştı. Ortamdan yayılan baharat ve köz kokusu insanın iştahını açıyordu. Bir tarafta hafif bir müzik çalıyor, insanlar kendi aralarında sohbet ediyordu. Su etrafına bakınıp gülümseyerek "İyi ki rezervasyon yaptırmışım yoksa burada yer bulamazdık." dedi. Tam o sırada yanlarına takım elbiseli genç bir çalışan yaklaştı. "Hoş geldiniz. Rezervasyonunuz vardı sanırım?" diye sordu kibarca. Su başını salladı. "Evet. Su Yıldırım adına." Adam kısa bir kontrol yaptıktan sonra gülümseyerek "Buyurun beni takip edin." dedi. Kızlar adamın arkasından ilerlerken Gökçe etrafı incelemeye devam ediyordu. Taş işlemeler, avizeler, eski motifler... Her detay büyüleyiciydi. İçinde tuhaf bir his vardı. Sanki bu şehir ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Masalarına oturduklarında Beliz hemen menüyü eline aldı. "Ben açlıktan ölmek üzereyim. Ne yiyeceğiz?" dedi. Eda kahkaha attı. "Senin tek derdin yemek zaten." Tam o sırada restorandaki uğultu yavaş yavaş azalmaya başladı. Önce birkaç kişi aceleyle ayağa kalktı. Ardından başka masalar boşalmaya başladı. Garsonların yüzündeki gerginlik bile hissediliyordu. Gökçe kaşlarını çattı. "Bir şey mi oldu?" diye sordu. Kızlar garipliği anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Restoranın sahibi olduğu belli olan ellili yaşlarda bir adam telaşlı adımlarla onların masasına yaklaştı. Yüzünde zoraki bir gülümseme vardı. "Kusura bakmayın hanımefendiler..." dedi huzursuz bir sesle. "Restoranı kapatıyoruz." Kızlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Beliz elindeki menüyü indirip "Nasıl yani?" dedi. Gökçe kaşlarını çatarak adama baktı. "Ne demek kapatıyoruz? Daha yeni geldik." Adam gözlerini kaçırdı. "Özel misafirlerimiz gelecek." Gökçe sinirlenmeye başlamıştı. "Ee?" dedi sertçe. "Biz kalkmak zorunda mıyız şimdi?" Adamın alnında boncuk boncuk terler oluşmuştu. "Anlayış gösterirseniz çok sevinirim." Gökçe sandalyeye yaslandı. "Açıkçası göstermiyorum." Su hafifçe Gökçe'nin koluna dokundu. "Gökçe boş ver başka yere geçeriz." Ama Gökçe'nin siniri bozulmuştu. "Hayır mesele başka yere geçmek değil." dedi. "İnsanları parasını verdiği mekandan kovamazsınız." Tam o sırada restoranın giriş kapısı açıldı. İçeri önce siyah giyimli birkaç adam girdi. Mekandaki hava bir anda değişmişti. Ardından uzun boylu bir adam ağır adımlarla içeriye girdi. Kimse konuşmuyordu. Garsonlar başlarını öne eğmişti. Adam lacivert gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sert yüz hatları vardı. Bakışları insanın içine işliyordu adeta. Gökçe istemsizce gözlerini ona çevirdi. Adam birkaç adım attıktan sonra duran kalabalığa kısa bir bakış attı. Ardından gözleri doğrudan Gökçe'ye kaydı. Çünkü mekanda hâlâ oturan tek masa oydu. Restoran sahibi hemen adamın yanına gidip telaşla "Efendim hemen çıkıyorlar zaten..." dedi. Gökçe duyduğu şeyle iyice sinirlendi. Sandalyeden kalkıp adama döndü. "Gerçekten merak ediyorum..." dedi alaycı bir sesle. "Başbakan falan mısınız siz?" Mekandaki herkes donup kaldı. Su'yun gözleri korkuyla büyüdü. "Sus artık! Başımızı belaya sokacaksın..." diye fısıldadı. Ama Gökçe gözlerini adamdan ayırmıyordu. Adam ise tek kelime etmeden ona bakıyordu. Bakışları sakindi ama insanı huzursuz edecek kadar sertti. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra ağır bir ses tonuyla konuştu. "İnsanlar bazen kendi istekleriyle gider." Gökçe kısa bir kahkaha attı. "Pek gönüllü görünmüyorlardı." Adamın bakışları bir an bile değişmedi. İlk kez biri ona meydan okuyordu. Ve ilk kez bir kadın gözlerinin içine korkmadan bakıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD