Gökçe gözlerini birkaç saniye yere dikti. İçinde büyüyen o öfke boğazına kadar çıkmıştı. Annesini elinden aldığını düşündüğü adam için şimdi gecenin bir yarısı hastaneye koşacaktı. Üstelik bunu Hazar istediği için yapıyordu belki de... Bu düşünce canını daha çok sıkıyordu.
Derin bir nefes aldı.
"Gitmem lazım..." dedi kısık bir sesle.
Su sinirle ellerini iki yana açtı.
"Ya kızım adam senin annenin hayatını mahvetmiş olabilir!" dedi yüksek sesle.
Gökçe gözlerini kapattı.
"Biliyorum..." diye mırıldandı. "Ama ya değilse?"
Su bir an sustu. Gökçe'nin gözlerindeki karmaşayı görünce sesi yumuşadı.
"Tek başına gidemezsin bu halde."
"Su gerek yok gerçekten ben iyiyim."
Su kaşlarını kaldırdı.
"Şu an yüzün bembeyaz olmuş hâlâ iyiyim diyorsun." dedi. Sonra elindeki bardağı masaya bıraktı. "Bekle. Giyinip geliyorum. Seni yalnız bırakamam."
Gökçe bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. İçten içe Su'yun yanında olmasına ihtiyacı vardı zaten.
Su hızlı adımlarla odasına gitti. Dolabını açıp aceleyle bir eşofman takımı çıkardı. Gökçe salonda ayakta durmuş düşünceli şekilde boşluğa bakıyordu. Kafasının içi uğulduyordu resmen.
Bir kaç dakika sonra Su saçlarını toparlayarak odadan çıktı. Masanın üzerinden araba anahtarını aldı.
"Hadi."
İkisi birlikte evden çıktılar.
Gece ayazı yüzlerine çarpıyordu. Su arabaya binip direksiyonun başına geçti. Gökçe de yan koltuğa oturduğunda başını koltuğa yasladı. Gözlerini birkaç saniye kapattı.
Su arabayı çalıştırırken göz ucuyla ona baktı.
"Korkuyorsun değil mi?" diye sordu sessizce.
Gökçe acı bir şekilde gülümsedi.
"Neden korktuğumu bile bilmiyorum."
Su yavaşça yola çıktı.
Yol boyunca arabada sadece navigasyon sesi vardı. Gökçe camdan dışarı bakıyordu. Şehir ışıkları gözlerinin önünden akıp gidiyordu ama hiçbirini gerçekten görmüyordu.
Su bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar konuştu.
"Bak... Ne olursa olsun yalnız değilsin tamam mı?"
Gökçe'nin gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece başını salladı.
Hastanenin önüne geldiklerinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Acilin önü kalabalıktı. Ambulans ışıkları geceyi bölüyor, insanların telaşlı sesleri birbirine karışıyordu.
Su arabayı park eder etmez ikisi birlikte hızlı adımlarla içeri girdiler.
Daha içeri girer girmez koridorun sonunda Hazar'ı gördü.
Ayakta durmuş telefonla konuşuyordu. Üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yüzü gergindi. Saçları dağılmıştı.
Hazar göz ucuyla Gökçe'yi gördüğü an telefonu kapattı. Hızlı adımlarla ona doğru geldi.
"Geldiğin için teşekkür ederim..." dedi gerçekten rahatlamış gibi.
Gökçe sadece başını salladı.
"Durumu nasıl?" diye sordu.
Hazar çenesini sıktı.
"Pek iyi değil. İç kanama varmış."
Gökçe'nin içi istemsizce sıkıştı. Bu adamdan nefret etmesi gerekiyordu. Ama ölüm kelimesi geçince içinde tuhaf bir ağırlık oluşuyordu.
Hazar eliyle kan alma bölümünü işaret etti.
"Bizi aşağıda bekliyorlar."
Gökçe tam yürümeye başlayacaktı ki birkaç metre ilerideki bankta oturan kişiyi fark etti.
O kızdı.
Hazar'ın nişanlısı.
Başını ellerinin arasına almış ağlıyordu. Yanında orta yaşlı şık giyimli bir kadın vardı. Sürekli kızın saçını okşuyordu.
Gökçe'nin adımları yavaşladı. İstemsizce o kıza baktı. Kız da başını kaldırıp onu gördü.
Bir an göz göze geldiler.
Bu sefer kızın bakışlarında imalı gülümsemeler yoktu. Sadece korku vardı. Gerçek bir korku.
Hazar hafifçe öksürdü.
"Gökçe..."
Gökçe gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
"Annesi mi?"
Hazar başını salladı.
"Evet."
Gökçe'nin boğazı düğümlendi. O kadın gerçekten Celal Ağa'nın karısı mıydı? Belli ki yeniden evlenmişti. Gökçe' de muhtemelen bu kadından olma kızıydı. Peki ama neden adını Gökçe koymuştu?
Tam o sırada nişanlısı ayağa kalktı. Gözleri kıpkırmızı olmuştu. Birkaç saniye Gökçe'ye baktıktan sonra yavaşça yanlarına geldi.
Bakışları doğrudan Gökçe'nin üzerindeydi.
"Hazar kan bulduğunu söyledi..." dedi sessizce.
Gökçe kısa bir şekilde başını salladı.
"Evet."
Kız dudaklarını birbirine bastırdı. Sanki gururu izin vermiyordu ama yine de konuştu.
"Teşekkür ederim."
Gökçe ne diyeceğini bilemedi. Çünkü karşısındaki kız düşman gibi görünmüyordu artık. Sadece babasını kaybetmekten korkan bir kızdı.
Ve bu durum her şeyi daha karmaşık hale getiriyordu.
Tam o sırada hemşire yaklaştı.
"AB negatif hasta yakını siz misiniz?"
Hazar hemen döndü.
"Evet."
Hemşire Gökçe'ye baktı.
"Bizimle gelir misiniz?"
Gökçe derin bir nefes aldı.
Su elini hafifçe sıktı.
"Ben buradayım." diye fısıldadı.
Gökçe başını salladı.
Sonra hemşirenin arkasından yürümeye başladı.
Her adımında kalbi daha hızlı atıyordu. Çünkü ilk defa içinde korkutucu bir düşünce büyüyordu. Leyla Demirhan'ın yazdığı notta "Babası onu öldürecek..." yazıyordu. Ödürmek istediği kızının adını neden sonraki çocuğuna vermek istemişti ki? Yoksa gerçekte öldürmek istememiş miydi?
Gökçe düşüncelerinin içinde kaybolmuş halde yürürken hemşirenin sesiyle irkildi.
“Buraya geçebilirsiniz.”
Küçük bir kan alma odasına girmişlerdi. Beyaz ışık insanın gözünü alıyordu. İçeride genç bir hemşire daha vardı. Gökçe’ye gülümsemeye çalıştı.
“Birazdan işlem bitecek merak etmeyin.”
Gökçe sadece başını salladı.
Hemşire oturmasını işaret ettiğinde yavaşça koltuğa oturdu. Elleri buz gibiydi.
“İlk defa mı kan veriyorsunuz?” diye sordu genç hemşire.
Gökçe dalgın şekilde başını kaldırdı.
“Evet...”
Hemşire kolunu uzatmasını istedi. Gökçe sweatshirtünün kolunu sıyırırken istemsizce yutkundu.
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı. Hazar içeri baktı.
“Bir sorun var mı?” diye sordu gergin bir sesle.
Hemşire başını iki yana salladı.
“Yok sadece hazırlık yapıyoruz.”
Hazar’ın gözleri direkt Gökçe’ye kaydı. Yüzündeki solgunluğu fark etmişti.
"Tekrar teşekkür ederiz." dedi ve odadan çıktı.
Tüm kan alma işlemleri bittiğinde Gökçe toparlandı. Su arkadaşının elini tuttu. "Hadi gidelim." dedi.
Gökçe ve Su odadan çıktıklarında Hazar kapıda bekliyordu.
"İyi misin?" diye sordu elini eline yaklaştırarak.
Gökçe bu teması hiç beklemiyordu. Kalbi hızla atmaya başlamıştı. Yavaşça elini çekerek "İyiyim teşekkürler... Size geçmiş olsun umarım Nişanlınınızın babası iyileşir." dedi. İstemsizce nişanlınız kelimesini vurgulamıştı.
Hazar yutkundu. "Sizi evinize bırakayım. " dedi.
Gökçe Su'yu göstererek "Arabayla geldik. Teşekkür ederiz. " dedi.
Hazar "Arabaya kadar eşlik edeyim o zaman." dedi ve Gökçe'nin yanında yürümeye başladı. Sessizce ilerliyorlardı ama sanki görünmez bir bağ vardı aralarında. İkiside bu duruma anlam veremiyorlardı.
Arabanın yanına geldiklerinde
"Yarın işe geç gel. Zaten gece yarısı yorduk seni. Biraz dinlenmiş olursun." dedi Hazar Gökçe'nin oturacağı koltuğun kapısını açarken.
Gökçe sessizce "Tamam." dedi ve yerine geçti kapıyı kapatırken "Görüşürüz." dedi.
Su arabayı çalıştırdı ve hastane otoparkından çıkmaya başladıklarında bile Gökçe'nin aynadan Hazar'a bakıyordu. Araba iyice uzaklaşana kadar aynı yerde kalmış arkalarından onlara bakmıştı.
Bir kaç dakika sessizlikten sonra Gökçe sessizliği bozdu. "Gördün mü? Kızın annesi varmış." dedi.
Su hafifçe başını salladı. "Gördüm ama hala ilginç geliyor bu durum bana Gökçe. Yakında öğreniriz bence.."
******
Kan vermenin üzerinden bir kaç gün geçmişti. Gökçe kendini işine vererek bir süre kafasındaki sorulardan uzaklaşmıştı. Masanın üzerindeki dosyayı incelerken kapısı tıklatıldı. Gökçe başını dosyadan kaldırmadan "Gel.." dedi.
Hazar dikkatle ona bakıyordu. "Baya yoğunsunuz avukat hanım." dedi hafifçe gülümseyerek.
Gökçe başını kaldırdığında Hazar'la göz göze geldi. "Aaa.. Siz miydiniz dosyayı inceliyordum... Siz olduğunu farketmedim kusura bakmayın." dedi şaşkınlıkla. Hazar'ı görmeyi beklemiyordu çünkü kaç gündür şirkete gelmiyordu.
Hazar masanın önündeki sandalyeye oturarak "Önemli değil. Nasılsın görüşmeyeli?"
"İyiyim teşekkür ederim. Hastanız nasıl oldu?" diye sordu merakla. Aslında içten içe merak ediyordu durumunu. Hiç birşey hissetmese de ne olursa olsun biyolojik babasıydı. Gerçekleri öğrenmeden ölmesini istemezdi.
Hazar Gökçe'nin gözlerine bakarak "Hastamız iyi odaya aldık onu... Ve hayatını kurtaran kişiyle tanışmak istiyor seni almaya geldim." dedi.
Gökçe birden heyecanlandı. Sonunda Celal Ağa'yla tanışacaktı demek. Ona bu kadar yaklaşmak ne kadar doğruydu kestiremiyordu ama gerçekleri öğrenmeninde en kestirme yolu buydu.
Gökçe yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi. "Tabii tanışalım. " dedi ayağa kalktı masanın arkasında askılıkta duran çantasını aldı.
Hazar da ayağa kalkıp Gökçe'nin önüne geçmesini bekledi. Birlikte şirketten çıktılar.
Şirketin önüne geldiklerinde Hazar'ın arabası çalışır vaziyette kapının önündeydi. Yol boyunca sessiz kalmışlardı. Sessizliği sadece radyoda çalan müzik bölüyordu. Hastaneye yaklaştıkça Gökçe'nin kalbi daha da hızlanıyordu. Avuç içleri bile terlemişti.
Hastanenin önüne geldiklerinde Hazar arabayı park etti ve hastaneye doğru yürümeye başladılar. Asansöre binip beşinci kata çıktılar. Koridorun sonundaki odanın önünde durduklarında Gökçe'nin nefesi istemsizce yavaşladı.
Hazar kapıyı tıklattıktan sonra içeri girdi. Gökçe birkaç saniye kapının önünde kaldı. Sonra kendini toparlayıp içeri adım attı.
Oda geniş ve lükstü. Cam kenarında büyük bir koltuk, yanında çiçekler...
Yatakta yatan adamı gördüğü an Gökçe'nin adımları yavaşladı. Celal Demirhan düşündüğünden daha yaşlı görünüyordu. Yüzü solgundu. Saçlarının arasına bolca beyazlar düşmüştü. Kolunda serum vardı ama buna rağmen bakışları hâlâ sertti.
Gökçe bir an donup kaldı.
Çünkü adamın yüzüne baktığında içinden beklediği nefret yükselmemişti. Sadece tuhaf bir tanıdıklık hissi vardı.
Celal Demirhan gözlerini ona çevirdiğinde oda birkaç saniyeliğine sessizleşti.
Adam dikkatle Gökçe'ye baktı.
Biraz fazla dikkatli...
Öyle ki Gökçe rahatsız olmaya başladı.
“Leyla sen misin?” dedi çok kısık bir sesle.
Gökçe’nin kalbi bir an duracak gibi oldu. Celal Ağa gözlerini ayırmadan Gökçe’ye baktı. Sanki odada Hazar yokmuş gibi.
Nefesi hızlandı.
“Leyla…” dedi tekrar, bu kez daha net ama kırık bir sesle.
Odanın içi buz kesti. Gökçe olduğu yerde dondu kaldı. Su gibi çekilmişti yüzü. Aklı bir anda boşaldı. Ne diyeceğini bilemedi.
Hazar şaşkınlıkla bir Celal Ağa'ya bir Gökçe’ye baktı.
“Celal Ağa, bu Leyla değil. Bu Gökçe, bahsettiğim avukat sana kan veren...”
Ama Celal onu duymadı bile. Gözleri bir anda boşluğa kaydı.
Dudakları aralandı, sanki söylemek istediği başka şeyler de vardı ama çıkmadı. Sonra bedeninde bir titreme oldu.
“Leyla…” diye fısıldadı son kez.
Ve başı yavaşça yana düştü.