Denizin geri getirdiği
BÜYÜ
1. BÖLÜM – DENİZİN GERİ GETİRDİĞİ
Karadeniz’in dalgaları o gece her zamankinden daha öfkeliydi.
Rüzgâr, kıyıya sıralanmış eski evlerin çatılarında uğulduyor, dar sokaklarda savrulan yağmur damlaları pencerelere sertçe çarpıyordu. Denizin karanlığında yükselen dalgalar, sanki yıllardır sakladıkları bir sırrı kıyıya vurmak istercesine kayalara çarpıp geri çekiliyordu.
Köyde yaşayan yaşlılar böyle gecelerde perdelerini kapatır, kapılarını kilitlerdi. Çünkü Karadeniz’de bazı gecelerin yalnızca fırtınayla açıklanamayacağını düşünenler vardı.
Onlara göre deniz, her şeyi unutmuyordu.
Bazı şeyleri yıllarca saklıyor, zamanı geldiğinde geri getiriyordu.
Zeynep, otobüsün buğulanmış camından dışarı bakarken çocukluğundan beri zihninde taşıdığı o cümleyi hatırladı.
“Denizden gelen hiçbir şey sebepsiz gelmez.”
Bu sözleri ona yıllar önce anneannesi söylemişti. O zamanlar Zeynep, yaşlı kadının denize bakarken neden dua ettiğini, geceleri kıyıdan gelen sesleri duyduğunda neden pencereleri kapattığını anlamazdı.
Şimdi ise o sözlerin anlamını öğrenmek için geri dönüyordu.
On beş yıl sonra.
On beş yıl boyunca bu köyün adını bile duymak istememişti. Telefonunda karşısına çıkan fotoğrafları silmiş, eski komşularından gelen mesajları cevapsız bırakmış, geçmişini geride bıraktığına kendini inandırmıştı.
Ama üç gün önce gelen mektup, bütün bunları değiştirmişti.
Mektup, annesinin ölümünden sonra kendisine kalan eski evin anahtarını içeriyordu. Sararmış kâğıdın üzerinde yalnızca birkaç cümle vardı.
“Zeynep, artık saklanacak bir şey kalmadı. Eve dön. Deniz yeniden konuşmaya başladı. Bu kez seni de bulacaklar.”
Mektubun altında imza yoktu.
Fakat kâğıdın köşesine çizilmiş küçük bir işaret vardı: İç içe geçmiş iki daire ve ortasında ince bir çizgi bulunan eski bir yüzük sembolü.
Zeynep bu işareti tanıyordu.
Çünkü aynı sembol, yıllar önce kaybolan kız kardeşi Elif’in odasında bulduğu eski bir yüzüğün üzerinde de vardı.
Elif kaybolduğunda Zeynep henüz on yedi yaşındaydı.
O geceyi hatırlamak istemiyordu.
Ama bazı anılar, unutulmak için değil, insanı bulmak için bekliyordu.
Otobüs yavaşladı.
Şoför aynadan Zeynep’e baktı.
Şoför: Son durak burası. Bundan sonra köye giden araç bulamazsın. Bu havada yola çıkmak da pek akıllıca değil.
Zeynep çantasını omzuna aldı.
Zeynep: Evime kadar yürüyebilirim.
Şoför: Sen buralı mısın?
Zeynep birkaç saniye sustu.
Zeynep: Eskiden.
Şoförün yüzündeki ifade değişti. Kadını daha dikkatli süzdü, sonra başını iki yana salladı.
Şoför: Demek geri dönenlerden birisin.
Zeynep: Ne demek istiyorsunuz?
Adam cevap vermek yerine ön camın ardından karanlık yola baktı.
Şoför: Bu köyden giden çok oldu. Ama dönen pek olmadı.
Zeynep: Neden?
Şoför: Çünkü bazıları buradan ayrıldığında her şeyin geride kaldığını sanır.
Adam kapıyı açtı.
Şoför: Oysa deniz, geride bırakılanları unutmaz.
Zeynep cevap vermedi. Otobüsten indiğinde yüzüne çarpan soğuk yağmur, düşüncelerini dağıttı. Araç birkaç saniye sonra hareket etti ve farları virajın ardında kayboldu.
Zeynep, elindeki valizin sapını sıkarak köye giden dar yola baktı.
Karşısında deniz vardı.
Karanlık, uçsuz bucaksız ve ürkütücü.
Dalgaların sesi, rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Yolun iki tarafındaki ağaçlar fırtınayla eğiliyor, dalları birbirine çarparken sanki birileri karanlığın içinde fısıldaşıyordu.
Zeynep yürümeye başladı.
Her adımda çocukluğundan bir görüntü zihnine hücum ediyordu. Taş duvarlı evler, yağmur kokan toprak, sabahları balıkçıların sesleriyle uyanan sokaklar…
Ve denizin kıyısında duran küçük kız.
Elif.
Kız kardeşi, denizi herkesten çok severdi. Saatlerce kayaların üzerine oturur, dalgaları izlerdi. Bazen Zeynep onu eve çağırmaya gittiğinde Elif cevap vermezdi. Sanki karşı kıyıda birini görüyor, onun kendisini çağırdığını duyuyordu.
Bir keresinde Zeynep, Elif'e neye baktığını sormuştu.
Elif yalnızca gülümsemişti.
Elif: Bir gün deniz bana gerçeği gösterecek.
O zamanlar bu sözleri çocukça bir hayal sanmıştı Zeynep.
Şimdi ise aynı cümle, zihninin içinde soğuk bir bıçak gibi dönüyordu.
Köyün ilk evleri göründüğünde yağmur biraz hafifledi. Sokak lambalarından yalnızca ikisi yanıyordu. Pencerelerin ardında ışıklar vardı ama sokakta tek bir insan bile görünmüyordu.
Zeynep, meydanın köşesini dönerken yaşlı bir kadınla karşılaştı.
Kadın, başına siyah bir örtü bağlamış, elindeki poşeti göğsüne bastırarak yürüyordu. Zeynep'i görünce olduğu yerde durdu.
Yaşlı kadın: Sen…
Zeynep de durdu.
Zeynep: Beni tanıyor musunuz?
Kadın, yüzüne uzun uzun baktı. Ardından gözleri Zeynep'in boynundaki kolyeye takıldı.
Kadın: Sen Nermin'in kızısın.
Zeynep'in boğazı düğümlendi.
Zeynep: Annemi tanıyor muydunuz?
Yaşlı kadın: Bu köyde anneni tanımayan yoktu.
Kadının sesi titredi. Sonra arkasına, denize doğru uzanan karanlık sokağa baktı.
Yaşlı kadın: Ama senin burada ne işin var? Sana dönmemen gerektiğini kimse söylemedi mi?
Zeynep: Annem öldü. Ev bana kaldı. Başka gidecek yerim yok.
Kadın başını salladı.
Yaşlı kadın: Mesele ev değil, kızım.
Zeynep: O zaman mesele ne?
Kadın cevap vermek üzere ağzını açtı. Tam o sırada uzaktan, denizin bulunduğu yönden uzun ve keskin bir ses yükseldi.
Sanki bir kadın çığlık atmıştı.
Zeynep irkilerek kıyıya döndü.
Yaşlı kadın elindeki poşeti düşürdü.
Yaşlı kadın: Yine başladı…
Zeynep: Ne başladı?
Kadın, Zeynep'in kolunu tuttu. Parmakları buz gibiydi.
Yaşlı kadın: Bu gece evinden çıkma. Kapıyı kilitle. Pencereleri de kapat. Dışarıdan ne duyarsan duy, sakın cevap verme.
Zeynep kolunu kurtardı.
Zeynep: Bana ne olduğunu anlatmadan hiçbir yere gitmeyeceğim.
Kadının gözleri doldu.
Yaşlı kadın: Elif de böyle söylemişti.
Zeynep'in yüzündeki kan çekildi.
Zeynep: Kardeşimi nereden tanıyorsunuz?
Kadın geri çekildi.
Yaşlı kadın: Çünkü o gece onu en son görenlerden biriydim.
Zeynep bir adım attı ama kadın arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Zeynep peşinden gitmek istediğinde yaşlı kadın çoktan karanlık sokağın köşesinde kaybolmuştu.
Geriye yalnızca yerdeki poşet kalmıştı.
Zeynep eğilip poşeti aldı. İçinde birkaç elma ve küçük, kapalı bir bez torba vardı. Torbanın ağzı gevşekçe bağlanmıştı. İçinden metalik bir parıltı görünüyordu.
Zeynep dokunmadan önce duraksadı.
Torbanın içindeki şey, çocukluğundan hatırladığı yüzüğe benziyordu.
Tam o sırada denizden bir dalga sesi yükseldi. Ardından rüzgâr aniden kesildi.
Köy sessizliğe gömüldü.
Zeynep başını kaldırdı.
Sokağın sonunda, denize inen taş merdivenlerin başında bir adam duruyordu.
Uzun boyluydu. Siyah bir palto giyiyordu. Yüzü karanlıkta seçilmiyordu ama Zeynep'in kendisine baktığından emindi.
Zeynep: Kimsiniz?
Adam cevap vermedi.
Zeynep birkaç adım ilerledi.
Zeynep: Size soruyorum. Kimsiniz?
Adam yavaşça başını kaldırdı.
O anda gökyüzünü aydınlatan şimşek, yüzünü bir anlığına ortaya çıkardı.
Zeynep nefes alamadı.
Bu yüzü tanıyordu.
Yıllar önce kaybolan kız kardeşinin eski fotoğraflarında gördüğü bir adamdı. Elif'in defterlerinin arasında bulunan, arkasına hiçbir açıklama yazılmamış tek fotoğraftaki adam.
Ama bu mümkün değildi.
Çünkü o fotoğrafın çekildiği gece, adamın öldüğü söylenmişti.
Zeynep'in elindeki poşet yere düştü.
Zeynep: Sen… öldün.
Adamın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
Adam: Bunu sana kim söyledi?
Zeynep konuşamadı.
Adam, denize doğru bir adım attı. Ardından yeniden Zeynep'e döndü.
Adam: Elif'i bulmak istiyorsan yarın gece yarısı kıyıya gel.
Zeynep: Elif nerede?
Adam: Denizden korkmayı öğrenmediğin sürece gerçeği anlayamayacaksın.
Zeynep: Sen kimsin? Elif'e ne yaptın?
Adam cevap vermedi. Taş merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
Zeynep arkasından koştu.
Zeynep: Dur!
Fakat merdivenlerin sonuna ulaştığında adam ortadan kaybolmuştu.
Kıyıda yalnızca köpüklerle kaplı ıslak taşlar vardı. Denizin yüzeyi, birkaç saniye önce orada biri bulunmamış gibi karanlık ve sakindi.
Zeynep çevresine baktı.
Ne ayak izi vardı ne de bir insanın geçebileceği başka bir yol.
Sonra ayağının dibinde bir şey gördü.
Küçük, eski bir kâğıt.
Eğilip aldı. Kâğıt nemlenmişti ama üzerindeki yazı okunabiliyordu.
Tek bir cümle yazılmıştı:
“ELİF KAYBOLMADI. ONU DENİZ ALDI.”
Zeynep'in elleri titremeye başladı.
Tam o sırada arkasından bir fısıltı duydu.
Kadın sesi: Zeynep…
Yavaşça döndü.
Kimse yoktu.
Sonra aynı ses yeniden duyuldu. Bu kez daha yakından, sanki hemen kulağının dibinden geliyordu.
Kadın sesi: Eve dönme…
Zeynep gözlerini kapattı. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu.
Bir dalga kıyıya vurdu.
Sular çekildiğinde taşların arasında bir yüzük kaldı.
Zeynep dizlerinin üzerine çöktü.
Yüzüğün üzerinde iki iç içe daire ve ortasında ince bir çizgi vardı.
Elif'in yüzüğü.
On beş yıldır kayıp olan yüzük, şimdi Karadeniz'in kıyısında, Zeynep'in ayaklarının dibinde duruyordu.
Ama asıl korkunç olan bu değildi.
Yüzüğün iç kısmına kazınmış küçük harfleri gördüğünde bütün bedeni buz kesti.
Orada kendi adı yazıyordu.
ZEYNEP.
Ve hemen altında, daha önce hiç görmediği ikinci bir tarih vardı.
Yarınki tarih.
Zeynep yüzüğü avucuna aldı. Denizden yükselen rüzgâr yeniden başladı. Uzakta, köyün ışıkları birer birer söndü.
Karanlığın içinden son bir ses yükseldi.
Bu kez ses, kız kardeşinin sesiydi.
Elif: Ablacığım… Artık eve dönebilirsin.
Zeynep başını kaldırdı.
Denizin üzerinde, dalgaların arasında beyaz bir siluet duruyordu.
Ve siluet, yavaşça ona doğru yürümeye başladı.
```