BÜYÜ
13. Bölüm: Anahtarın Uyandırdığı
Zeynep, avucunun içinde tuttuğu eski anahtara bakarken evin içindeki sessizlik giderek ağırlaşıyordu. Anahtarın üzerindeki ince işlemeler, mum ışığında belli belirsiz parlıyordu. Daha önce fark etmediği küçük bir işaret vardı üzerinde: İç içe geçmiş üç halka ve tam ortasında çizilmiş bir göz.
Bu işareti daha önce görmüştü.
Elif’in çocukken boynunda taşıdığı küçük kesenin üzerinde de aynı sembol vardı.
Zeynep’in boğazı düğümlendi.
“Bu mümkün değil,” diye fısıldadı.
Anahtarı masanın üzerine bıraktı. Parmaklarının ucunda tuhaf bir karıncalanma hissediyordu. Sanki demir, soğukluğunu tenine değil, doğrudan kemiklerine bırakmıştı.
Dışarıdan Karadeniz’in dalgaları duyuluyordu. Rüzgâr, eski evin çatısında dolaşıyor; gevşemiş tahtaları birbirine sürtüyordu. Fakat Zeynep’i asıl rahatsız eden ses bunlar değildi.
Üst kattan gelen üç hafif vuruştu.
Tak.
Tak.
Tak.
Başını kaldırdı.
Üst katta kimse olmaması gerekiyordu. Evi öğleden sonra baştan sona dolaşmış, kilitli odanın dışında bütün kapıları kontrol etmişti. Yine de merdivenlerin karanlığından birinin kendisini izlediğine dair kurtulamadığı bir his vardı.
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Zeynep telefonunun fenerini açıp merdivenlere yöneldi. Her basamakta tahta gıcırdıyor, duvarlardaki gölgeler ışıkla birlikte uzayıp kısalıyordu. Üst kata ulaştığında koridorun sonunda duran kapıyı gördü.
Kilitli oda.
Kapının altından ince bir ışık sızıyordu.
Zeynep olduğu yerde kaldı.
O odanın penceresi yoktu. İçeride ışık yanmasını sağlayacak elektrik bağlantısı da bulunmuyordu. En azından kendisinin gördüğü kadarıyla.
Elindeki anahtarı çıkardı. Dişleri, kapının kilidine şaşırtıcı biçimde uyuyordu.
Tam anahtarı çevirecekken arkasından bir kadın sesi duyuldu.
“Onu açarsan artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Zeynep hızla arkasını döndü.
Koridor boştu.
“Kim konuştu?”
Sesini yükseltmeye çalışmıştı ama son kelime dudaklarından titreyerek çıkmıştı.
Ardından aşağıdan bir kapının çarpma sesi geldi.
Zeynep merdivenlere koştu. Giriş kapısı aralıktı. Rüzgâr içeri doluyor, kapıyı ağır ağır ileri geri sallıyordu. Dışarı çıktığında bahçe kapısının yanında bir siluet gördü.
Bir erkek.
Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, yüzünü karanlığa saklamıştı.
“Hey! Sen kimsin?”
Adam cevap vermedi. Başını hafifçe yana eğdi, ardından bahçenin sonundaki ağaçların arasına karıştı.
Zeynep peşinden gitmek istedi ama telefonuna bir mesaj geldi.
Bilinmeyen numara.
Mesajı açtı.
“ELİF'İ ARIYORSAN ANAHTARI KULLAN. AMA KAPIYI GECE YARISINDAN ÖNCE AÇMA.”
Zeynep'in kalbi hızlandı. Mesajın altında ikinci bir satır belirdi.
“VE SAKIN İÇERİDE DUYDUĞUN İLK SESİN PEŞİNDEN GİTME.”
Başını kaldırıp karanlık bahçeye baktı. Adam ortadan kaybolmuştu.
Bu köyde herkes bir şey biliyordu. Fakat herkes bildiğini saklamakta anlaşmış gibiydi.
***
Ertesi sabah Zeynep, köyün eski kıyı kahvesine gitti. Gece boyunca gözünü kırpmamıştı. Anahtarı çantasının en dibine koymuş, gelen mesajın ekran görüntüsünü almıştı. Gönderen numaraya cevap yazdığında mesaj iletilememişti.
Kahvenin içi balıkçıların sesleriyle doluydu. Pencerelerden görünen deniz kurşuni bir renge bürünmüştü. Masaların birinde oturan yaşlı adam, Zeynep'i görür görmez elindeki çay bardağını masaya bıraktı.
Adamı tanıyordu.
Bir önceki gün köy meydanında kendisine Elif hakkında soru sormamasını söyleyen kişiydi.
Zeynep doğrudan karşısına oturdu.
“Bana doğruyu anlatacaksınız.”
Yaşlı adam gözlerini kıstı.
“Ne hakkında?”
“Elif. Kayıp olduğu gece ne oldu? Bu köyde neden herkes onun adını duyunca susuyor?”
Adam çevresine baktı. Yan masadaki balıkçılar konuşmaya devam ediyordu ama yaşlı adam yine de sesini alçalttı.
“Bazı şeyleri bilmemek, insanı hayatta tutar kızım.”
“Ben on beş yıldır bilmeden yaşıyorum. Kardeşimin başına ne geldiğini öğrenmeden buradan gitmeyeceğim.”
Adamın yüzündeki ifade değişti. Elif'in adını duyunca gözlerinde beliren korku, Zeynep'in dikkatinden kaçmadı.
“Dün gece eve gittin mi?” diye sordu.
Zeynep cevap vermeden önce duraksadı.
“Evet.”
“Peki anahtarı buldun mu?”
Zeynep'in eli çantasının fermuarında kaldı.
“Ne anahtarı?”
Yaşlı adam acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Yalan söylemeyi hiç öğrenememişsin. Tıpkı kardeşin gibi.”
Zeynep masaya doğru eğildi.
“Bu anahtar neyin anahtarı?”
Adam cevap vermedi. Ayağa kalktı, cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı ve Zeynep'in önüne bıraktı.
“Bunu yalnızken oku. Sonra da deniz fenerine git. Gün batmadan orada ol.”
“Orada ne var?”
Yaşlı adam yürümeye başladı. Kapıya ulaştığında durdu ve arkasına dönmeden konuştu.
“Elif'in son görüldüğü yer.”
Zeynep yerinden fırladı.
“Bir dakika! Onu kim gördü? Siz mi?”
Adam kapıyı açtı.
“Ben onu gördüğümde artık aynı çocuk değildi.”
Sonra dışarı çıktı.
Zeynep bir süre arkasından baktı. Ardından kâğıdı açtı. İçinde tek bir cümle yazıyordu:
“Üç halka, bir kapı, iki kardeş. Biri içeri girecek, diğeri dışarı çıkacak.”
Kâğıdın arkasında deniz fenerinin çizilmiş küçük bir resmi vardı. Resmin altına kırmızı kalemle bir saat yazılmıştı: 18.40.
***
Akşamüstü Zeynep, deniz fenerine giden patikaya ulaştığında gökyüzü kararmaya başlamıştı. Dalgalar kayalara çarpıyor, köpükler rüzgârla kıyıya savruluyordu. Deniz feneri yıllardır kullanılmıyor gibi görünüyordu. Kapısının önündeki paslı zincir yere düşmüş, pencerelerinin çoğu kırılmıştı.
İçeri girdiğinde tuz, nem ve küf kokusu yüzüne çarptı.
“Kimse var mı?”
Sesi boş duvarlarda yankılandı.
Cevap gelmedi.
Telefonunun fenerini açıp dar merdivenlerden yukarı çıktı. İlk katta eski sandıklar, kırık bir masa ve duvara çivilenmiş sararmış fotoğraflar vardı. Fotoğrafların birinde, henüz çocuk olan Elif görünüyordu.
Yanında tanımadığı üç kişi vardı.
Zeynep fotoğrafı yerinden çıkardı. Arkasına bir tarih yazılmıştı. Elif'in kaybolduğu geceden iki gün öncesine aitti.
Fotoğraftaki kişileri dikkatle inceledi. Birinin yüzü siyah mürekkeple karalanmıştı. Diğer ikisinden biri yaşlı adamdı.
Üçüncü kişi ise...
Zeynep'in nefesi kesildi.
Kendisiydi.
Ama fotoğraf çekildiğinde Zeynep'in şehirde, annesiyle birlikte olması gerekiyordu. O günün anıları zihninde bulanık olsa da Karadere'ye gelmediğini hatırlıyordu.
“Bu fotoğraf nasıl çekildi?”
Arkasından bir çıtırtı duyuldu.
Zeynep döndü. Merdivenlerin başında küçük bir gölge belirmişti. Bir çocuk siluetine benziyordu. Başını hafifçe eğmiş, yüzünü karanlıkta saklamıştı.
“Elif?”
Gölge kıpırdamadı.
Zeynep bir adım attı.
“Ben geldim. Seni bulmaya geldim.”
Çocuk yavaşça elini kaldırıp üst katı işaret etti.
Ardından kayboldu.
Zeynep merdivenleri çıkarken telefonunun ışığı iki kez titredi. Üst katta duvarın dibinde küçük, ahşap bir kutu duruyordu. Kutunun kapağında anahtarın üzerindeki üç halka işlenmişti.
Zeynep anahtarı çıkardı.
Bu kez kilit açıldığında içeriden hafif bir tıkırtı geldi.
Kutunun içinde sararmış bir defter, paslı bir yüzük ve Elif'in çocukken kullandığı kırmızı saç tokası vardı.
Zeynep tokayı eline aldı. Gözleri doldu.
“Bunu neden burada bıraktın, Elif?”
Defteri açtı. İlk sayfada tanıdığı bir el yazısı vardı. Harfler titrek ama okunaklıydı.
“Elif'i korumak için gerçeği sakladık. Fakat mühür kırılırsa, saklanan her şey geri dönecek.”
Sonraki sayfaların çoğu koparılmıştı. Kalan son sayfada ise bir isim yazıyordu.
Zeynep ismi okuduğunda kanı çekildi.
Çünkü o isim, yıllar önce öldüğü söylenen annesinin adıydı.
Tam o sırada deniz fenerinin alt katından ağır bir kapı sesi geldi.
Ardından bir kadın konuştu.
“Zeynep...”
Bu sesi unutması mümkün değildi.
Annesinin sesiydi.
“Beni bulduysan, artık saklanmanın anlamı kalmadı.”
Zeynep merdivenlerin başına koştu. Aşağı baktığında kimseyi göremedi. Yalnızca giriş kapısının önünde, deniz suyuyla ıslanmış bir çift ayak izi vardı.
İzler kapıdan içeri giriyor, merdivenlerin dibinde bitiyordu.
Telefonu yeniden titredi.
Bilinmeyen numaradan yeni bir mesaj gelmişti.
“ANAHTARI KULLANDIN. ARTIK O DA SENİ BULABİLİR.”
Zeynep mesajı okurken deniz fenerinin ışığı, yıllardır çalışmamasına rağmen bir anda yandı.
Işık denizin üzerine vurdu.
Uzakta, dalgaların arasında bir insan başı belirdi.
Sonra ikinci bir baş.
Ve üçüncü.
Zeynep geriye çekildi. Denizin içindeki siluetler kıyıya doğru ilerlemiyordu. Hepsi aynı noktaya bakıyordu.
Deniz fenerine.
Zeynep'in arkasından annesinin sesi yeniden duyuldu.
“Kapıyı açtın, kızım. Şimdi Elif'i geri getirmek istiyorsan, önce kimi kaybettiğini hatırlamalısın.”
Zeynep gözlerini kapattı.
Çocukluğundan bir anı zihninde aniden canlandı: Karanlık bir oda, annesinin ağlaması ve küçük Elif'in kulağına fısıldadığı son sözler.
“Abla, ne olursa olsun, benim adımı duyarsan sakın cevap verme.”
Zeynep gözlerini açtığında denizdeki siluetler kaybolmuştu.
Ama merdivenlerin dibinde biri duruyordu.
Yüzü karanlıkta seçilmiyordu.
Elinde ise Zeynep'in az önce kutudan çıkardığı paslı yüzüğün aynısı vardı.
Yabancı başını kaldırdı.
“Geç kaldın, Zeynep.”
Ve ilk kez, Zeynep'in kendi sesiyle konuştu.
```