Gece yarısı üç vuruş

1041 Words
7. Bölüm – Gece Yarısı Üç Vuruş Karadeniz’in üzerine çöken gece, Karadere köyünü karanlığın içine hapsetmişti. Dalgalar kıyıya her vurduğunda, sanki denizin derinliklerinde saklanan bir şey uyanıyor, sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. Zeynep, Rıza’nın söylediklerinden sonra eve dönmek istememişti. Fakat Elif’in gönderdiği son mesaj zihninde durmadan yankılanıyordu. “Eve sakın dönme.” Bu dört kelime, on beş yıldır içinde taşıdığı korkudan daha ağırdı. Elif gerçekten yaşıyor muydu? Yaşıyorsa neden kendisini uyarmıştı? Ve denizin içinden duyduğunu sandığı o ses neydi? Zeynep avucunu açtı. Parmaklarının arasında duran eski yüzüğe baktı. Yüzüğün üzerindeki harfler, sokak lambasının solgun ışığında belli belirsiz parlıyordu. ELİ. Küçükken Elif’in bu yüzüğü hiç çıkarmadığını hatırlıyordu. Anneleri, yüzüğün ailelerinden kalan eski bir eşya olduğunu söylemişti. Ancak Zeynep yıllar boyunca yüzüğün nereden geldiğini öğrenememişti. Elif kaybolduktan sonra da yüzük ortadan kaybolmuştu. Şimdi aynı yüzük yeniden karşısındaydı. Üstelik denizden gelen bir sırla birlikte. Zeynep başını kaldırıp kıyıya baktı. Sis, suyun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Bir an için sisin içinde bir insan silueti gördüğünü sandı. Uzun saçları rüzgârda savrulan, beyaz giysili bir kadın… “Elif?” Sesi dalgaların uğultusunda kayboldu. Siluet kıpırdamadı. Zeynep birkaç adım attı. Ayakkabılarının altındaki ıslak kum yumuşakça ezildi. Tam yeniden sesleneceği sırada denizin üzerinden keskin bir rüzgâr esti. Sis dağıldığında sahilde kimse yoktu. Yalnızca kıyıya vurmuş siyah bir tahta parçası vardı. Zeynep eğilip tahtayı aldı. Üzerinde tırnakla kazınmış gibi duran üç çizgi bulunuyordu. Üç çizgi. Rıza’nın kendisine anlattığı eski hikâyeyi hatırladı. Karadere’de yıllar önce bazı evlerin kapılarına üç çizgi işaretlenirmiş. Köylüler, bunun denizden gelen felaketi haber verdiğine inanırmış. O zamanlar Zeynep bu hikâyelere gülerdi. Şimdi gülümseyemiyordu. Telefonu titredi. Bilinmeyen numaradan bir mesaj gelmişti. “Gece yarısından sonra kapıyı açma.” Zeynep’in kalbi hızlandı. Mesajı tekrar okudu. Ardından numarayı aramaya çalıştı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra kapandı. Tam o sırada uzaktan kilise çanına benzeyen boğuk bir ses duyuldu. Karadere’de kilise yoktu. En azından Zeynep’in bildiği kadarıyla yoktu. Saatine baktı. Gece yarısına on dakika vardı. Eve gitmek istemiyordu ama sokakta kalmak da giderek daha tehlikeli geliyordu. Rıza’nın evine dönmeyi düşündü. Ancak yaşlı adamın son sözleri aklına geldi. “Bazı kapılar bir kez açılır Zeynep. İçeride ne olduğunu öğrendiğinde artık eskisi gibi kalamazsın.” Rıza neyi biliyordu? Ve neden kendisine her şeyi bir anda anlatmıyordu? Zeynep kararını verdi. Eski aile evine gidecekti. Bu kez korkup kaçmayacak, geçmişin karşısında duracaktı. *** Köyün dar sokakları geceleri olduğundan daha uzun görünüyordu. Evlerin pencereleri karanlıktı. Bazı bahçelerde rüzgârın salladığı ağaç dalları duvarlara vuruyor, uzaktan gelen deniz sesi sokakların arasında dolaşıyordu. Zeynep, eski evlerinin bulunduğu yokuşa ulaştığında durdu. Çocukluğunun geçtiği ev, yılların yorgunluğunu taşıyordu. Dış cephesindeki boya dökülmüş, ahşap kepenklerden biri yerinden eğilmişti. Bahçenin demir kapısı aralıktı. Oysa Zeynep ayrılmadan önce kapının kilitli olduğundan emindi. İçeri girmeden önce çevresine baktı. Sokakta kimse yoktu. Kapıyı yavaşça itti. Demir menteşelerden uzun, rahatsız edici bir gıcırtı yükseldi. “Kimse var mı?” Kendi sesini duymak bile onu ürkütmüştü. Cevap gelmedi. Zeynep telefonunun ışığını açarak eve doğru yürüdü. Giriş kapısının önünde durduğunda, kapının altından içeriye ince bir su çizgisinin sızdığını fark etti. Deniz suyu gibi tuzlu kokuyordu. Elini kapı koluna uzattı ama mesajı hatırlayınca durdu. “Gece yarısından sonra kapıyı açma.” Saatine baktı. 00.01. Gece yarısı geçmişti. Tam geri çekilecekken içeriden üç kez vuruldu. Tak. Tak. Tak. Zeynep’in bütün bedeni kasıldı. Vuruşlar kapının hemen arkasından gelmişti. “Kim o?” Sessizlik. Sonra aynı ses yeniden duyuldu. Tak. Tak. Tak. Bu kez vuruşlar daha sertti. Zeynep kapı kolundan uzaklaştı. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu. İçeride birinin bulunması imkânsızdı. Ev aylardır boştu. Anahtarı kendisindeydi ve kimsenin içeri girdiğini görmemişti. Telefonunun ışığını kapıya çevirdiğinde ahşabın üzerinde yeni çizilmiş üç ince iz gördü. Sahildeki tahtanın üzerindeki işaretin aynısıydı. Ardından kapının arkasından bir fısıltı geldi. “Zeynep…” Dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. Bu sesi tanıyordu. On beş yıl boyunca rüyalarında duyduğu, bazen ağlayarak uyandığı gecelerde kendisini çağıran o sesi… “Elif?” Kapının arkasından hafif bir hıçkırık duyuldu. “Abla…” Zeynep gözlerini kapattı. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Yıllardır beklediği kelimeyi sonunda duymuştu. Elif ona abla demişti. Ama kapıyı açarsa ne olacağını bilmiyordu. “Elif, gerçekten sen misin? Bana bir şey söyle. Yalnızca ikimizin bildiği bir şeyi söyle!” Bir süre sessizlik oldu. Sonra kapının arkasındaki ses konuştu. “Çocukken annemin sandığından aldığın mavi kurdeleyi hâlâ saklıyorsun.” Zeynep’in nefesi kesildi. Bu sırrı kimse bilmiyordu. Elif dışında kimseye anlatmamıştı. İki kardeş küçükken annelerinin sandığından bir kurdele almış, sonra korkup geri koymuşlardı. Fakat Zeynep kurdeleyi saklamıştı. “Elif…” diye fısıldadı. Elini yeniden kapı koluna uzattı. Tam çevireceği sırada telefonuna yeni bir mesaj geldi. “Kapıyı açarsan içeri giren şey Elif olmayacak.” Zeynep donup kaldı. Mesajı gönderen numara aynıydı. Kapının arkasındaki ses bir anda değişti. Hıçkırık kesildi. Ardından ağır, boğuk bir nefes duyuldu. Sanki kapının öteki tarafındaki kişi burnunu ahşaba dayamış, onu dinliyordu. “Abla,” dedi ses yeniden. “Beni içeri al.” Bu kez kelimelerin arasında garip bir hırıltı vardı. Zeynep geri çekildi. “Sen kimsin?” Kapının arkasından bir tırmalama sesi yükseldi. Uzun tırnaklar ahşabın üzerinde yavaşça geziniyordu. “Beni neden bıraktın?” Zeynep başını iki yana salladı. “Ben seni bırakmadım!” “Beni denize sen gönderdin.” Bu sözlerle birlikte evin içinden bir şey devrildi. Ardından çocuk ağlamasına benzeyen bir ses duyuldu. Zeynep kulaklarını kapattı. “Hayır… Hayır!” Birden bütün sesler kesildi. Sokak yeniden sessizliğe gömüldü. Zeynep birkaç dakika boyunca hareket edemedi. Sonra telefonunun ekranı kendiliğinden aydınlandı. Yeni bir mesaj vardı. Bu kez mesajın altında isim yazıyordu. ELİF. “Abla, sakın eve girme. Ben kapının arkasında değilim.” Zeynep’in elindeki telefon neredeyse yere düşüyordu. Eğer Elif kapının arkasında değilse, az önce kendisiyle konuşan kimdi? Ve mesaj gerçekten Elif’ten geldiyse, kardeşi şu anda neredeydi? Yavaşça başını kaldırdı. Evin üst katındaki pencerede bir gölge belirmişti. Gölge hareketsiz duruyordu. Yüzü seçilmiyordu ama başı, Zeynep’in bulunduğu yere doğru eğilmişti. Sonra pencerenin camına içeriden bir el dayandı. Zeynep geri geri yürümeye başladı. El, camın üzerinde yavaşça hareket ederek üç çizgi çizdi. Birinci çizgi. İkinci çizgi. Üçüncü çizgi. Ardından pencerenin arkasındaki karanlıkta bir yüz belirdi. Zeynep çığlık atmak istedi ama sesi çıkmadı. O yüz, on beş yıl önce deniz kıyısında kaybolan kardeşinin yüzüydü. Elif gülümsüyordu. Fakat gözleri kapkaraydı. Telefon yeniden titredi. Elif’ten son bir mesaj gelmişti. “Abla, o artık benim yüzümü de kullanabiliyor.” Zeynep başını kaldırdığında pencere boştu. Ardından evin içinden tek bir vuruş duyuldu. Tak. Bu kez ses kapıdan değil, hemen arkasından gelmişti. ```
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD