17.05.2018
Mina
İki kişilik yatağın her bir köşesini kullanarak uyumayı küçüklüğümden beri severim. Bütün alanın sahibi olmak uykumu da tatlı kılıyor ve sağa sola çarpıp uyanmadan sabaha ulaşmamı sağlıyordu. Bu özgürlük Mirza ile tanıştığımda ve onunla ilk kez aynı yatakta uyuduğumda değişmiş, yerini paylaşma arzusuna bırakmıştı.
Yatağın sol tarafına yerleşmesini ve yastığımın yerini alan kolunu seviyordum. Tabii gecenin geri kalanı kolundan göğsüne doğru yol almamla sonlanıyor ve nihayetinde sabaha onun bacaklarına dolanmış bir vaziyette uyanıyordum. Beni kendine hapsetmesini, bedenimi kıstırıp hareketimi kısıtlamasını seviyordum. Normalde asla hoşuma gitmezdi bu hareket zira gereksiz temaslardan nefret ederdim. Kendime ait alanda rahatça yaşamak beni mutlu ediyordu, izinsiz temaslar ve yakınlıklar ise gerilmeme sebep olduğu gibi sinirlenmemi de sağlıyordu. Nitekim temas bağımlısı bir manyak olduğumu da Mirza sayesinde keşfetmiştim. Onun dokunuşlarını ayrı kaldığımız iki saniye içinde özlüyor, her ortamda bir şekilde tenini tenimde istiyordum. Sanki gerçekliği dokunuşuyla kendini kanıtlayacak ve var olduğunu ispatlayacaktı.
Alıştığım varlığını gecenin köründe yatağın içinde hissedememenin kalbime yerleştirdiği paniğin nedeni buydu işte. Geceleri dönüp dolaşıp göğsüne çarpmaya öyle alışmıştım ki sağdan sola döndüğüm anda yatağın soğuk boşluğuyla karşılaşmak bedenimi saniyeler içinde uykudan sıyırmış ve kocaman açılan gözlerimle doğrulmamı sağlamıştı. Bu hissi sevmemiştim. Sabahları çoğunlukla benden önce uyanıp hazırlanıyordu ve not bırakarak işlerine koşturmaya gidiyordu. Oysa gecenin köründe, saat kim bilir kaçken not bile bırakmadan çekip gitmişti. Gidişinin bilinmezliği içime öküz gibi otururken yataktan kalktım, etrafı aydınlatmak adına gece lambasını yakıp parkede çıkardığım çıt çıt sesler eşliğinde odadan çıktım.
"Mirza?" diye seslendim evin içine doğru panikle. Üst katta çıt çıkmıyordu ama aşağıdan tıkırtılar duyuluyordu, üstelik ışıkta yanıktı. Oysa uyumadan önce ışıkları birlikte kapatmıştık.
Merdivenleri uykulu adımlarımla inip boş oturma odasıyla birkaç saniyelik bir bakışma yaşadım. Koltuğu yanına bırakılmış şarap kadehlerinden biri yere devrilmiş ve içinde kalan kırmızı sıvı yere yayılmıştı. Kim içmişti bunları? Siz içtiniz ya Mina, uyumadan önce içelim diye yalvardın. Mirza'da sana kıyamadı ve birer kadeh getirdi. Sen kendininkini zevkle içerken o seni izledi, dökülen de onun şarabı çünkü heyecanla ayağa kalktığında ayağını bardağa çarpmıştın. Detaylar zihnime yavaşça dolarken gözlerimi ovuşturup dağılmış saçlarımı yüzümden çektim. Madem öyle, Mirza nerede? Mutfağa inmiş olabilir Mina.
Adımlarımı harekete geçirip merdiveni hızla indim ama mutfakta da yoktu. Şimdi çıldıracağım ama! Nerede bu adam nerede? Keşke telefonumu yanıma almayı akıl etseydim, arayıp sormak en mantıklısıydı ama ben düşünememiştim. Telefonumu almak için geri döneceğim esnada kulağıma çalan sesle durdum. İki nesnenin birbirine sürtüşünü andıran değişik bir sesti ve tabii ki olduğum yerde tahmin etmeye çalışmaktansa harekete geçip sesi takip ederek kaynağını bulma kararı almam sadece iki saniye sürmüştü.
Mirza'nın çömlek odasının önünde durduğumda açık kapının eşiğinde durmuş ve tezgâhın başına oturmuş kile şekil veren sevgilime bakakalmıştım. Siyah tişörtünün üzerine geçirdiği önlüğü ve alnına dökülen saçlarıyla bambaşka bir ruhtu. Onu başka bir evrende, yaptığı kilden eşyaları satan bir adam olarak hayal etmemek imkânsızdı bu yüzden birkaç saniye kapıya yaslanarak onun dalgın gözleriyle kili yoğurmasını seyrettim. Seyredişim yüzündeki sıkıntıyı idrak edişimle son bulmuş, yaslandığım yerden ayrılarak içeri girmiştim.
"Mirza," dedim sakince. Çekinik adımlarla yanına yaklaştığımda sesimi duyduğu anda irkilerek başını kaldırmıştı. Şaşkın bakışları uyku mahmuru yüzümde dolandı, kaşları bir şey olduğunu zannederek çatılırken pedalı bırakıp kili durdurdu ve ayağa kalktı.
"Mina? Bir şey mi oldu güzelim?"
Başımı iki yana sallayıp ondan önce yanına vardım. "Yatakta döndüm, kolum sana çarpmayınca panik oldum." Rahat bir nefes bıraktığında gerilen omuzları gevşemiş ve beni kendine çekmek için elime uzanmıştı ama killi ellerini fark edip durdu. Temizlemek için bir bez bulmak adına etrafına baktığında umursamadan elini tuttum ve onu kalktığı sandalyesine geri oturtup sol bacağına yerleştim.
"Neden buradasın?" Gecenin bir vaktinde kil işlemek için aklını kaybetmiş olması gerekiyordu, belki de uyurgezerdi ve kendini istemsizce burada bulmuştu.
"Uyku tutmadı." Gayet makul bir açıklamaydı, uyurgezer olmasından da iyiydi çünkü bir araştırmaya göre cinayetlerin çoğu uyurgezer insanlar tarafından işleniyordu. Hangi araştırmaymış o? Mina Zihni ve Mantığının Saçmalıkları makalesinden mi aldın bu bilgiyi?
"Benim yüzümden mi yoksa? Çok pis yattığım için rahatsız mı oldun, yoksa döne döne yataktan mı attım seni? Neden uyandırmadın, toparlanırdım."
"Hayır, ma ciel senin yüzünden değil." Burnunu saçlarıma karıştırıp derin bir nefesi içine çekerken yaklaşıp çene çizgimi öptü. "Aksine ben yalnızca seninle huzurlu bir uyku çekiyorum."
"O zaman ne oldu da gecenin köründe kil yoğuruyorsun?" Hafifçe geri çekilip yüzüne daha dikkatli baktım. "Bir sorun var Mirza, gözlerinden anlayabiliyorum. Hadi anlat bana."
Oniks karası gözleri geceye karışmış içime doğru işlerken uzunca bir süre sustu, sessizliği eşlikçimiz kılıp sakinleşti. Derdi neydi bilmiyordum ama büyük olduğuna emindim ve ona çare olamamak, sıkıntısını giderememek canımı sıkıyordu. Ona derman olmalıydım, biz biçarelikten birlikte kurtulmaya ant içmiştik ve şimdi susmak işimize yaramazdı.
"Geçmiş," dedi nihayetinde bıraktığı derin nefesin ardından. "Bugün." Gözlerini kapatıp bekledi ve birkaç saniye sonra ekledi: "Gelecek." Alnını şakağıma yaslayıp soluklandığında hüngür hüngür ağlamamak için kendimi zor tutmuştum.
"Zamanın insana yalnızca acı verdiğini düşünüyorum," dedim ellerimi saçlarına daldırıp şefkatle okşarken. "Bir saniye sonrasında bugün dün olabiliyor, tıpkı bugünün gelecek olabildiği gibi... İnsanın üç evresi var; doğuyor ve her şeyden habersizce büyümeye çalışıyor, çaresizce öğrenmeye çalışarak büyüyor ve nihayetinde ölürken hiçbir şey bilmediğini fark ediyor."
"Annem Atilla Özcan'la evliymiş... Babamdan önce yani... İkisi de o şerefsizi yakından tanıyormuş." Yutkundu ve gözlerini gözlerimden çekip onlara hissettiği nefreti, öfkeyi, kini bana değdirmeye çekinircesine kil topağına sapladı. "Geçmişte ne yaşandı bihaberim, ben ne olduğunu anlayamadan ikisi de öldü gitti. Beni de tüm bu dertlerle tek başına bıraktılar, beceririm sanmıştım. Bir şekilde hallederim, altından kalkarım sanmıştım ama ben güçlendim sandıkça yük daha da arttı. Beni var eden geçmişin bilinmezliği gittikçe büyüyor." Kil olmuş eli sımsıkı bir yumruk halinde boş dizine çarptığında derin soluklarından hislerinin onu ne denli büyük bir çukurun içine hapsettiğini anlamak mümkündü.
"Ne zaman öğrendin bunu?"
"Aylar önce, sen kaçırıldığın zaman." Bu yükle bunca zamandır tek başına mı uğraşıyordu? Neden anlatmamıştı ki bana? Onu suçlayacağımı mı düşünmüştü? "Her şey birbirine dolandı, söyleyemedim o zaman sana çünkü ben de düşünmek istemedim."
"Baban Atilla Özcan'ı tanıdığı için mi seni babama emanet etmiş? Ama..." dedim kıvırcık tutamlardan alnına düşenleri tek tek geriye yatırırken. "Senin canını sıkan bu değil, sevkiyat değil mi?"
"Her şeyi ben açıklamadan anlamana hastayım," dedi yarı hüzün yarı keyifle. "Zihnimin içine sızmışsın da ne var ne yoksa görebiliyormuşsun gibi hissediyorum."
"Sen bensin Mirza, ben senim." Yüzünü avuçlarımın arasına alıp sağ yanağını öptüm usulca. "Anlatamıyorsan sen bana parçaları göster, ben senin adına birleştiririm." Sol yanağına kondurduğum ufak öpücüğün ardından şefkatle baktım güzel gözlerine. Karanlık ve ıssız, çocukluğunda mahsur kalmış erkenden büyümek zorunda bırakılmış biçare...
"Bu işe bulaşmadan önce kendime bir söz vermiştim. Ne olursa olsun amcam gibi olmayacak, uyuşturucuya bulaşmayacaktım." Öfkeyle solurken diğer bacağı stresle sallanmaya başlamıştı. "Kötü her şekilde kötüdür bunu sınıflayamam ama uyuşturucu... Benim amacım onları bitirmek, yerin dibine gömmekti onlarla masaya oturup anlaşma imzalamak değil."
"Onlara dönüşmekten korkuyorsun?"
"Şartların beni o evreye götürmesinden korkuyorum. Ben ne kadar uzak durmaya çalışırsam çalışayım bu dünyanın içinde her türlü pislik var ve üzerine bulaşması bir anlık dikkat dağınıklığına bakıyor."
"Bana yani," sesimin hüzünlü çıkmasına engel olamamıştım. "Dikkatini dağıtıyorum, seni bulaşmak istemediğin dertlere sürüklüyorum. Annemin katilinden intikam almak istemeseydim belki de daha erken bitirecektin operasyonu. Ben yavaşlattım seni, durup benimle uğraştın sanki başka işin gücün yokmuş gibi. Gökhan'a saldırdım, hapse girdim gittin Semih ile anlaşma yaptın."
"Hayır, sana kendini suçlamaman gerektiğini kırk kere söyledim Mina. Atilla çok sessiz hareket etti, biz her halükarda geç kalacaktık zaten. Beni sinirlendiren elde ettiklerini kar sayacak bir şerefsizle aynı masaya oturacak olmam. Engellemem gerekirdi, beceremedim."
"Mirza, sen elinden gelenin en iyisini yapıyorsun zaten. O adamla masaya oturacak olmak seni Ruh ya da Zincir yapmaz. Ben seni biliyorum, özünü biliyorum, derdini ve davanı biliyorum." Şakağını öptüm sakallarını sevdim. "Sen kötü değilsin."
"Ah benim güzel bakışlım," dedi gevşemiş parmaklarıyla çenemi tutup yüzlerimizi eşitlerken. "Sevgilim..." Dudaklarıma sessiz bir buse kondurduğunda gözlerindeki parıltı içimi ısıtmıştı. "Billurum," dediğinde kollarım boynuna dolanmış onu göğsüme saklamak istercesine sımsıkı sarmıştım. "Sen olmasan ben nasıl nefes alırım?"
"Gerçekçi bir sürü cevabı olan bu sorunu en romantik şekille kendi usulümle cevaplayacağım Mirza Kaya." Geceliğimin etekleri yukarı sıyrılırken bacağımı diğer bacağının üzerine atıp ata biner gibi kucağına yerleştim ve gözlerimi gözlerine kenetleyip oradan ayrılmayacağımı belirtircesine soluklandım. "Bensiz olursan, nefesini keserim." Alt dudağını ısırıp kışkırtıcı bir yavaşlıkla geri çekildim. "Sensiz olursam, benim nefesim kesilir." Dudaklarımı teslim almak için bana doğru eğildiğinde geriye doğru kaçtım. "Her iki ihtimalle de nefes almayacağız."
"Sensizsem, nefes almam mümkün değil ma ciel." Elleri kil şekillendirir gibi kıvrımlarımı dolandı ve sırtımdan belime süzülüp sertçe kendine çekti. "Bana senden başka yol yok." Kaçmama izin vermeden vahşi bir açlıkla dudaklarıma karıştığında en küçük hücreme kadar titredim, irkildim, sarsıldım... Gökyüzüne yakın bir uçurumdan düşer gibi hissederken ellerim omuzlarına tutundu, saçlarına asıldı. Onun elleri düşmeyeceğimi belirtircesine bedenimi kavramıştı, belimi bacaklarımı yoğuruyor kucağında şekillenmemi sağlıyordu.
"Bana kızma ama amcana minnettarım," dedim dudaklarına doğru nefes nefese. Kaşları neden böyle bir şey dediğimi anlamadığı için çatılmıştı. "Bir heykeltıraş gibi yoğuruyorsun beni, o öğretmiş ya sana." Kahkahası nihayet kulağıma çalındığında ben de onun gibi güler olmuştum. "Ya, gülme! Ya da gül çok güzel gülüyorsun içim açılıyor vallahi."
"Sen yanımda ol, ben hep gülerim ma ciel." Kahkahası sessiz bir gülüşe evirildiğinde canımı canına teslim edecek kadar kendimden geçmiştim. Sen kendinden geçmeye yer arıyorsun Mina.
"Her şey güzel olacak." Gülüşü durgunlaşırken bakışları dertlerini hatırlamış gibi dudaklarımda donakalmıştı. "Zor olacak ama güzel olacak."
"Karşıma geçip dünya öküzün boynuzlarında duran bir tepsi, desen hiç şüphe etmem inanırım ma ciel."
"O zaman bu sözüme de inan, tamam mı?" Onu ikna etmek için gözlerimi kocaman açmış heyecanla gülümsemiştim. Onu sevmek, ona sarılmak, onu dinlemek bir elma ağacının en kırmızı elmasını yemişim hissi doğuruyordu. Kıpkırmızı, sulu, tap tatlı bir elma. Dalından taze kopartılmış, kokusu canlı bir şekilde ciğere nüfus eden güzelim bir elma... Mirza'nın kokusu muydu elmayı bu denli aklıma düşüren yoksa hislerim mi? "Alt bahçede elma ağacı vardı, değil mi?"
"Var," dedi bu konuya nereden atladığımı anlamaya çalışırcasına kaşlarını çatarak. "Ne oldu?"
"Yoktur ama üzerinde, değil mi?"
"Canın elma mı çekti?" Çekmese elma ağacından neden bahsedeyim ki, akıl var mantık var.
"Çekti... Kırmızı elma koktu bir an burnuma. Sulu sulu, ısırınca katur kutur sesler çıkartan azıcık ekşi ama tatlı da. Biz küçükken ağacın tepesine çıkıp kopartmıştın ya hani tadı ağzımda sanki." Gözlerimi kapatıp unutmak için başımı iki yana salladım. "Boş ver, nereden bulacağız gecenin vaktinde elma sonbaharda yetişir."
"Mutfakta görmüştüm, o olmaz mı?" Kaç ay önce toplanıp manava gönderilen ve kasalarda aylarca bekleyip bizim mutfağa ışınlanan tadı samanı andıran elmalar mı geçirecekti elma isteğimi? Komikti, gerçekten komikti.
"Daldan kopartılmalı, onların tadı yoktur ki!"
"Elma değil mi işte, illa ki tadı vardır." Beni kucağından indirmeden ayağa kalkıp odadan çıktı ve usun koridoru aşıp kapısı açık mutfağa girdi. Masanın üzerine oturtup meyve tabağının içindeki iğrenç elmalardan birini aldı ve yıkayıp bıçakla doğrayarak bana uzattı. Kokusu bile olmayan elmayı isteksizce ısırıp çiğnerken kusmamak için kendimi zor tutuyordum. "Nasıl?"
"İyi," dedim ama yüzümün düşüşünü gizleyememiştim. Uzanıp masanın üzerindeki peçeteden bir parça koparttım ve çiğnemeye bile tahammül edemediğim lokmayı geri çıkarttım. "Saman yesem daha çok tatmin olurdum sanırım."
"O kadar mı kötü?" deyip elmadan bir ısırık aldı ve çiğneyip yuttu. "Normal aslında, tuhaflık yok."
"Boş ver tamam, yemem olur biter sanki yemezsem bir tarafım şişecek." Omuz silkip masadan atladığımda yaptığım gereksiz atarın manasını ben bile çözememiştim. Alt tarafı elma yiyememiştim, neydi bu sinir, küskünlük, dargınlık?
"Olmaz," dedi ben mutfaktan çıkmak üzereyken elimi tutup durdurarak. "Madem canın istedi, çıkıp bakalım ağaçta elma var mı yok mu diye." Elimi bırakmadan üst kata çıkarken gerek olmadığını söylesem de beni dinlememiş, bahçeye açılan kapıya yönelmişti bile çoktan. Sürgülü kapıyı itekleyip dışarı çıktığımızda bahçenin ucunda duran büyük elma ağacına yaklaştık. "Karanlıkta nasıl göreceksin ki?"
"Işık tutarız," deyip telefonunu cebinden çıkarttı ve ışığını yakıp ağacın dallarına tuttu. Kıpırtıyı duyan Tufan ön taraftan bizim olduğumuz kısma geldiğinde üzerimdeki geceliği idrak edip Mirza'nın arkasına doğru kaçmıştım ama hakkı var adamın gözleri bana bir saniye bile kaymamıştı.
"Abi bir sorun mu var?"
"Yok, sen dön yerine Tufan."
"Emin misin abi?"
"Eminim Tufan, hadi!" Eliyle gitmesini işaret ettikten sonra Tufan çekingen adımlarla nöbet yerine geri dönmüştü. "Hiç uyumuyorlar mı ya? Ne zaman görsem kapıdalar."
"Kendi aralarında nöbet çizelgeleri var, tam gün çalışmıyorlar tabii ki. Tatilleri memurlarınkinden fazla."
"Çok iyi bir patron olduğunu kanıtlamaya mı çalışıyorsun?" Gülerek koluna vurduğumda yukarı çevirdiği başını aşağı eğdi ve gözlerime baktı. "Benden iyi patronu nereden bulacaklar? Arada oradan kaybolup onları serbest bile bırakıyorum."
"Tam öpüp başa koymalıksın, hiç olmadı öyle patronum." Benim bir kere üç tane patronum oldu, onlarda bana hayatımın kazığını attı. Sağ olsunlar...
Göğsümde kavuşturduğum kollarımla titrediğimi belli etmemeye çalışırken uzanıp omzumdan düşmüş ince askıyı yukarı kaldırdı. "Sana koca bezdiren pijamalardan almam şart oldu, donuyorsun Mina." Ona göz devirmekle yetindim zira bana o pijamaları giydirmek için çok fazla uğraşması gerekecekti. İpek geceliğimden ölsem vazgeçmem, donsam vazgeçmem!
"Elma!" dedim sevinçle zıplayıp dikkatini dağıtarak. "Bak gördüm orada var bir tane. Üstelik kırmızı!"
"Hani, nerede?" Işığı havaya kaldırıp görmek için sağa sola çevirirken ben parmağımla kırmızı elmayı gösteriyordum. Sonunda gördüğünde almak için uzanmış ama o uzun boyuyla bile yetişememişti.
"Çıkarsam ancak alırım," dediğinde telefonunu elime tutuşturmuş ve ben dur demeden ağacın en yakın dalına tutunmuştu. "Olmaz, düşersin iş açma başımıza."
"İki dakikalık iş hemen alır inerim sen ışığı tut yeter."
"Olmaz Mirza, yüksekte baya düşersin bacağın falan kırılır."
"Güzelim," gülerek bana dönerken kendini çoktan yukarı çekmişti bile. "On iki yaşındaki çocuk değilim, bu boyla iki dala bakar yukarı çıkmam." Bir ayağını gövdedeki oyuğa, diğerini dala koyup kendini daha da yukarı çıkardığında yüreğim ağzımdaydı.
"İn aşağı Mirza, bak ağırsın dallar kaldırmaz seni lütfen!"
"Elmayı istedin, güzelce anlattın alıp geliyorum işte sabret azıcık."
"Bak sinirleniyorum ama!" Sesimi yükseltmiş azara geçiş yapmışken durdu ve elmayı dalından kopartıp aşağı döndü. "Aldım işte bak, geliyorum." Tam o anda daldan 'çat' diye bir ses çıkmış ve Mirza saniyeler içinde tam önüme düşmüştü. Elim ağzımda yere çökmüş ona bakarken o gözlerini kapatmış boylu boyunca uzanıyor ve kıpırdamıyordu. "Mirza! Mirza aç gözlerini uyan!" Kahretsin, sırf ben elma istedim diye yine ve yine düşmüştü ağaçtan! Kırılan dal hala aynı noktada sallanıyorken ben gözlerimden süzülen yaşlarla onun kıpırtısız bedenini sarsıyordum. Elma uğruna sevdiğim adamdan olmuştum, değer miydi?
"Benim yüzümden, kahretsin benim yüzümden!" Göğsüne kapanmış sarsılırken bir anda sırtımda hissettiğim el ile bedenim çimenlere devrildi. Saniyeler içinde ağaçta kalan dal yere çakılmıştı. Ben yaşlı gözlerimle ne olduğunu anlamaya çalışırken üzerime kapanmış Mirza kapalı gözlerini açmış ve gözlerime dikmişti. "Al bakalım, kırmızı elman." Sol kolundan destek alırken sağ elinde tuttuğu elmayı burnuma yaklaştırmıştı. Lezzetli kokuyu umursamadan gözlerine öfkeyle baktım, burnumdan soluduğumu görmek onu güldürmüştü. Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok! Ayıp ama!
"İstemem," dedim sinirle bağırarak. "Al katur kutur ye elmanı." Ama çok güzel kokuyor Mina, tam da hayal ettiğin gibi kıpkırmızı.
"Aşk olsun ma ciel, hem senin için ağaca tırmanıp elma aldım hem de üzerine düşecek daldan kurtardım sen hala bana kızıyorsun."
"Öldün sandım!" Kafasına bir tane geçirip göğsünden ittirdim ve doğruldum. "Numara yaptın bir de bana, aklım çıktı benim yüzümden öldün sandım!"
"Ağaçtan düştüm diye ölecek adam mıyım ben? Hem düşüşüm hazırlıklıydı, kendimi yere ben devirdim, ayaklarımın üzerinde düştüm." Hayır, direkt yığılmıştı görmüştüm ben. Emin misin Mina?
"Ne fark eder? Düştün mü düştün, beni kandırdın!"
"Özür dilerim, korkmanı istemedim sevgilim." Yaklaşıp yanağımı gönlümü almak ister gibi sıcacık öptü ve elmayı yeniden uzattı. "Al hadi, tadına bak."
"Sinirlendirdin beni! Ben de panik atak var, Anksiyete var. Ya Juliet'in sahte ölümünü görüp inanan ve kendi öldüren Romeo gibi boşu boşuna ölseydim?" Gülmemek için birbirine bastırdığı dudakları düşünceli bir ifadeyle aralanırken gözlerini elmaya dikmişti. "Peşinden gelirdim hemen, fazla beklemezdim."
"Hayvan!" Elmayı elinden alıp tişörtüne sildim ve ağzımı kocaman açıp ısırdım. Tatlı suyu hafif bir ekşilik katarak ağzımın içine yayıldığında sanıyorum ki cennetteki en güzel meyve ağacını bulmuş ve gölgesine sığınıp katur kutur yemekteydim. "Bu işte, bu!" Aldığım büyük ısırığın peşinden koklamak adına burnuma götürdüğümde Mirza'nın dudakları ilgiyle kıvrılmış gözleri de hareketlerimi seyreder haldeydi. "İster misin? Tadına bak."
"Sen ye güzelim, tadını çıkar."
Keyfi bilirdi, bu lezzeti tek başıma tadacak olmaktan yana sıkıntım yoktu ve ısrar edecek de değildim. Zevk dolu bir ısırık daha alıp keyifle sırtımı çimenlere bıraktım. Çıplak kollarımı büyük ihtimalle karıncalar rehin alacaktı, bacaklarım da çoktan mayıs sineklerinin kurbanı olmuştu. Elmanın suyu ağzımın kenarından gerdanıma doğru süzüldüğünde silmek için elimin tersini kullanacakken bileğimi nazikçe tutup engellemiş ve görevi dudaklarıyla üstlenmişti. Çenemden başlayıp köprücük kemiklerime doğru diliyle yol alırken çiğnemeyi bırakmış üzerimdeki etkisini atlatmaya çalışıyordum. Ölmemi istediğine emindim, elma yerken boğulmamı ve kollarında can vermemi istiyordu. "Tadı güzelmiş," dedi tenime doğru fısıldayarak. Ürpertim artarken lokmamı güçlükle yutkunup mideme gitmesine müsaade etmiştim. "Isırık teklifim reddetmiştin."
"Böylesi daha leziz... Keşke kendi tadını alabilsen ma ciel."
"Keşke," dedim derin bir iç çekiş eşliğinde. Gözleri ciddiliğimi sorgularcasına yüzüme çıktığında 'ne var bunda' der gibi omzumu silktim. "Beni öpmek nasıl bir his hep merak etmişimdir ya da sarılmak. Mesela seni öpmek yağmur yağarken alevden bir denizde kulaç atıyormuş gibi hissettiriyor. Sana sarıldığımda ise dünyanın en sıcak gününde bir ağacın gölgesinde dinleniyorum rüzgâr esiyor püfür püfür."
"Seni öpmek..." dedi ve sustu. Sanırım bunu daha önce düşünmemişti. "Seni öpmek uzun süre suyun altında kaldıktan sonra bir anda oksijene kavuşmuş gibi hissettiriyor ma ciel. Kurtuluş andı gibi nazlı nazlı işleniyorsun benliğime, esareti bitirip özgür kılıyorsun, nefes almama vesile oluyorsun." Anlattıkça hissetme isteği yeşermiş olacak ki dayanamayıp dudaklarımızı buluşturdu. Ağır ağır ezdi dudaklarımı dudaklarıyla, yattığım yerden kaldırıp kucağına aldı ve dünyanın bütün tehlikelerinden korumak istercesine sımsıkı sardı. "Sana sarılmak, gerçeklerden oluşan acı dünyaya bir hayal adası yerleştiriyor. Dilediğin her şeyin gerçekleştiği ve yalnızca mutluluğun olduğu bir ada." Boynumu, çene çizgimi ve saçlarımı öperken kokumu her seferinde derin derin soluyor beni içine hapsediyordu.
Beni kucaklayıp ayağa kalkmış, dudakları tenimi keşfederken evin içine girmişti. Üşüyen tenim onun dokunuşlarıyla ısınıyor, öpücükleriyle ateşe bürünüyordu. Odaya girdiğimizde askıları nazik bir hamleyle kolumdan sıyırarak geceliğimi aşağı sıyırdı ve açıkta kalan tenimde raks etmeye devam ederken sırtım yumuşak yatakla birleşmiş ve bedeni bedenimin üzerine örtülmüştü. Belime sıyrılmış ipek kumaşı usulca kalçalarımdan aşağı indirmiş ve öpücüklerine orada devam etmişti.