Acının ne olduğunu çok iyi biliyorum, hissizliğin ne olduğunu çok iyi bilmem gibi... Bir şeyleri bilmek beni mutlu eder ama bunları bilmek, bizzat deneyimlemek hoşuma gitmiyor. Zihnimden silinmeyen isminin bedenimde oluşturduğu hissin yoğunluğu her seferinde artıyor ve dayanmak günden güne zorlaşıyor. Hissizlik, acının geldiği son noktadır; bunu da çok iyi biliyorum. Keşke bilmeseydim ama biliyorum işte, hepsini tek tek yaşadım ben. Bugünün altı yıl önceden tek farkı bedenimde bir damla alkolün olmamasıydı. Hep Levent yüzünden, izin vermiyor ki uyuşalım hissizliğe çabuk kavuşalım. İzin vermiyordu. İzin vermediği gibi beni gözünün önünden ayırmamakta ısrarcıydı.
Lal, Farsça dilsiz anlamına gelir. Lal olmak ise sevinç, şaşkınlık, üzüntü duygularının aşırıya kaçmasıyla ruhen sessizliğe gömülmek manasına geliyordu. Dilime yerleşen suskunluğu lal olmak, deyimiyle açıklayabilirdik tabii ki ama ben ruhumun ses geçirmez duvarların ardında çığlık çığlığa olduğuna emindim. Son ağlayışımın üzerinden ne kadar geçtiğini bilemeyecek kadar kendimde değilim. Annemi yıllar sonra ilk kez rüyamda görmüştüm ve bu rüya her şeyi değiştirmiş, birbirine karıştırmıştı. Mirza ameliyattan çıkmıştı. Çıkmıştı çıkmasına ama hala onu görmeme izin vermemişlerdi. Yarası tehlikeli bir yerdeydi ve büyüktü. Enfeksiyon kapması durumunda istenmedik durumlar oluşabilirmiş, doktorları öyle söylemişti. Bu sebeple bir camın ardında, kablolara bağlı halde yatışını izlemek dışında elimden bir şey gelmiyordu. Kanıyla yıkanmış elim ona dokunabilirmişim gibi cama yaslanmış, nefesim durmadan görüş alanımı buğulaştırırken ben saatlerce onu izliyor, çaresizce dualar ediyordum. Dua edebilmeyi başarmak çok zordu. Ne istediğini söyleyebilmekten çok isteyebilmekti zihnimi zorlayan. Dua etmeye hakkı olmayan biriydim, buna hakkım yoktu ama ben çaresizce Mirza'nın uyanmasını ve bana geri dönmesini isteyecek kadar yüzsüzleşmiştim.
"Bunu ne zamana kadar sürdüreceksin?" diye sordu Doğan. Yanıma ne zaman geldiğini bilmiyordum ama o da benim gibi gününün çoğunu burada, camın önünde geçiriyordu. Hastanenin belli başlı noktalarında takım elbiseli adamlar bekliyordu ve hastane yönetimi içeride yatan adamın kim olduğunu biliyor olacak ki yanına sadece belirli doktorları ve hemşireleri sokuyordu. İlgi iyiydi, hoştu ama Mirza hala uyanmamıştı. Uyanması gerekirdi, neden uyanmıyordu? "Kaya'nın sevdiği kadın bu kadar güçsüz olmamalı." Gözlerim Mirza'nın uykunun içindeki huzursuz suretinde dolandı. Üst bedeni büyük bir sargıyla kaplıydı ve sargının altından yarasının izi belli oluyordu. Yüzünde nefes almasına yardımcı olan hava maskesi, göğsünde kablolar ve kabloların takılı olduğu monitörde düzenli ritmi gösteren yeşil ve kırmızı renkli çubuklar... Bu adam birkaç gün önce beni sarıp sarmalayan, gözlerime bakıp benimle evlenmek istediğini söyleyen adamdı. Şimdi tüm bunlardan bağımsız bir boşlukta süzülüyordu, uyanıp uyanmayacağı muammaydı ve ben aklımı tamamen kaybetmek üzereydim.
"Düzeltiyorum," dedi Doğan gözü cama yapışmış elimin yüzük parmağına kayarken. "Kaya'nın evleneceği kadın bu kadar güçsüz, kendini acıya teslim edip her şeyi boş veren biri olmamalı!" Gözüm parmağımdaki yüzüğe kaydı. Antika görünümlü halkanın üst kısmı yaprağı andıran pırlanta taşlarla süslenmiş, ortasına ise mavi yeşil karşımı kare kesim bir taş yerleştirilmişti. Bunu parmağıma takarken neye benzediğine bakmak aklıma gelen son şey bile değildi. Tek istediğim ona sarılmak, gözlerine bakmak ve dudaklarının tadına varmaktı. Biz birlikteydik, bir arada bir bütündük. Sen bensin Mina; ben senim. İki ayrı bedende tek ruha bürünmüştük ve o gittiğinde ben de gidecektim.
"Bunu ona kimin yaptığını hiç düşündün mü?" Düşünmemiştim. Düşünmek istemiştim ama kafam öyle karışıktı ki düşünürsem kendi kendimi yiyecektim. Annemin katilini düşünmeyi reddetmem gibi bunu itelemekte en iyi çözümdü. Doğan birinin onu duymasından çekinerek sessizleşti ve yetmezmiş gibi bana doğru yaklaştı. "Kim buna cüret edebildi sence? Ne yapacaksın şimdi, burada böylece yığılıp kalacak mısın? Yoksa ona bunu yapanı bulmaya mı çalışacaksın?"
"Beklemenin cehennemindeyim Doğan," dedim günler sonra ilk kez. Sesim çatallıydı ve suskunluğumdan dolayı boğuktu. "İstediğin bu değil miydi? Beklemeye razı değilsem cehennemi hak etmediğimi söylemiştin, ben de bekliyorum işte. Durdum bekliyorum, beklemek dışında elimden bir şey gelmeyeceğini bilerek bekliyorum."
"Yenge," dedi baskın bir sesle. Güldüm, gülünce yüz kaslarım biraz şaşırmıştı ama çabuk toparladılar. "Şimdi yenge mi oldum? Ne oldu, Mina deyip duruyordun."
"Seni ilk andan beri yenge olarak görmemin nedeni neydi, biliyor musun?" Cevap beklemiyordu, yüzüne attığım duygusuz bakışlara şefkatle ve sevgiyle karşılık verdiğinde buz tutmuş yüreğimin erimeye başladığına emindim. "Mirza'nın sana olan sevgisini ve hayranlığını gördüm. Mirza'nın da değil ondan önce Kaya'nın. Kaya sana hayran Mina. Cesaretine, dik duruşuna, her durumdan bir şekilde sıyrılmayı başarışına, en olmadık anda gülmeye başlamana... Bunu nasıl mı anladım? Seni gördüğü ilk andan beri dilinden düşmüyorsun. Hastaneye ziyarete geldiğinde, büyük ihtimalle o an kim olduğumuzu ya da olabileceğimizi biliyordun ama hiç bozuntuya vermedin. Kim olduğumuzu öğrendikten sonra da kaçmadın, kaçabilirdin ama bunu yapmadın. Sana Mina dememin sebebi ise Mirza'ya olan sevgini görmemdi. O andan itibaren benim için sadece Kaya'nın sevgilisi değildin aynı zamanda kız kardeştin. Hala da öylesin ama ikisinden birini seçecek olsam sana Yenge demek isterim." Gözümden süzülen ince damla dudaklarıma karıştığında gözlerimi Doğan'ın ela gözlerinden kaçırdım. "Şimdi seni böyle görmek, bu kadar yıkıldığına şahit olmak beni büyük bir mesuliyet altında bırakıyor. Mirza uyandığında seni bu halde görürse ağzıma sıçar zira geçen sefer kriz geçirdiğini öğrendiğinde tam üç saat boğuştuk."
"Gerçekten seni dövebiliyor mu?"
"Görsen anca anlarsın, hergele de öyle bir güç var ki şu bedeni bile devirebiliyor."
"İnanmamıştım," dedim hem gülüp hem de ağlamamak için mücadele eden sesimle. Başım öne eğilirken elimi yüzüme siper ettim. "Doğan'ı dövebilirim, demişti ama ben inanmamıştım." Günler sonra ağlama nedenim bu olmamalıydı ama buydu işte. En alakasız noktada, buz tutmuş ruhum çözülmeye başlamıştı. "Benimle inatlaşmıştı, ona karşı çıkmıştım." Ellerimi yüzüme bastırıp yere çöktüğümde histerik nefeslerim iç çekişlerime karışmıştı. "Bana seni seviyorum, dedi." Doğan'a acınası gözlerimle baktım. "Ben diyemedim, gözleri kapandı ben ona seni seviyorum diyemedim çünkü şoktaydım, ellerimde kanı vardı sıcacıktı. Korktum, çok korktum. O beni teselli ediyordu, canı yanıyordu ama beni teselli ediyordu Doğan." Büyük eli şefkatle beni sakinleştirmek adına saçlarımı okşadığında taşma noktasını geçmiştim.
"Ağla," dedi sadece. "Ağla, akıt zehrini ama susma. Düş, yaralan ama düştüğün yerden kalkmayı bil. Ellerin kana mı bulandı, yıka. Seni ele geçirmesine izin verme. Yıkıl ama tükenme."
"Ne yapacağım?" Alnım omzuna yaslandığında diz kapaklarım yerdeydi ve acıyla sızlıyorlardı. Acı her yerdeydi, her zerremde, göz pınarlarımda, saç diplerimdeydi. Ciğerlerim her nefesi güçlükle serbest bırakıyordu. "Ben şimdi ne yapacağım?"
"Yalnız değilsin Mina," sırtımı sıvazlıyor, zehri akıtmama yardımcı oluyordu. "Yalnız değilsin, birlikte üstesinden geleceğiz. Ama önce üzerindeki kandan kurtulmamız gerekiyor." Bu düşünce beni itiraza sürüklese de karşı çıkmaya çalışan yüreğimi anlamış olan Doğan güven verircesine omzumu sıvazladı. "Halledeceğiz, ben yanındayım. Fatih yanında. Sen Mirza'nın emanetisin ve iyi olman için her şeyi yapacağız. Tamam mı? Uyandığında seni böyle görmemeli. Dayak yememi mi istiyorsun?"
Başımı iki yana sallayıp burnumu gürültüyle çektiğimde güldü ve burnumun ucunu sıktı. "Küçük bir çocuk gibisin, huysuz bir çocuk." Ardından kollarımı tutarak beni düştüğüm yerden kaldırdı. Cama arkamızı dönüp çıkışa ilerlediğimizde adımlarım uzaklaşmak istemediğimi belirtircesine durakladı ve başımı çevirip camın ardına baktım. "Uyuyor, biz gidip geldiğimizde de uyuyor olacak. Endişelenme."
Derin bir nefes aldım, yutkundum ve gözlerimden süzülmeye devam eden yaşlarla gitmeyi kabullendiğimi belli edercesine başımı aşağı yukarı salladım. Kalbimde, aklımda geride kalmışken bedenim Doğan'ın direktifleriyle yoğun bakım ünitesinden çıkmış, korumaların ifadesiz gözlerine dahi yerleşen dehşet dolu bakışlar eşliğinde hastaneden çıkmıştım. Yanımdan geçip giden her insanın gözü bir kez olsun üzerime çevriliyor, cehennemden çıkmış halim ikinci kez bakmalarına sebep oluyordu.
Arabanın arka koltuğuna yatar halde uzandığımda gözlerim sımsıkı kapalıydı. Ne ön koltuğa oturabilmiştim ne de şoför koltuğuna. Bir şekilde ulaşımımı sağlamam gerekiyordu, en iyi çözüm buydu. Araba evimin önünde durduğunda kapalı gözlerimi açmadan hızlıca aşağı indim. Gri bulutlarla süslü gökyüzü her yanı ölü gösteriyordu. Site genel olarak hep sessizdi, buraya sesi getiren de bendim ama şimdi ruhum kadar lal olmuştu. Kırılmış topuklarım ve şişmiş bileğimle kendimi esen sert rüzgâra bırakıp neredeyse sürüklenerek bahçe kapısına vardığımda dejavu zihnime yerleşmişti.
"Eve gideceğim ben." Panik içindeyim, ellerim titriyor gözlerim odağını bulamıyor. Babamın sakin yüzüne bakıyorum korkuyla. "Beni eve götür, lütfen!" Şimdi yalvarıyorum. Son kelimem o oluyor, babam beni hastane kapısının önünde sigara içen dayıma götürüyor. Kulaklarım uğuldadığı için ne dediğini duyamıyorum ama dayım beni alıyor, arabaya götürüyor. Ön koltuğa binemiyorum, titreye titreye arka koltuğa kıvrılıyorum. Evin önünde durduğumuzda dayım beni arabadan indiriyor, annemin en son çekip kapattığı kapıdan geçiriyor. Onu kapının dışında bırakıp arka bahçeye giriyorum ve elma ağacının altına gidip kazmaya başlıyorum. Tırnaklarım toprağa saplanıyor, ellerimdeki kana kuru toprak bulaşıyor ama nihayetinde anahtarı buluyorum. Ağacın sert gövdesine tutunarak ayağa kalkıyor, ön tarafa geçip kapıyı açıyorum. Ayakkabılarımı annemin kurallarına uygun şekilde ayakkabılığın yanında çıkartıyorum, birkaç adım atıyorum ama daha fazlasına gidemiyorum. Bekliyorum, annemin gelmesini ve 'bu halin ne' diye kızmasını bekliyorum. Beni banyoya sürüklemesini, söylene söylene suyu ayarlamasını ve beni altına sokup özenle kanlardan arındırmasını bekliyorum. Hiçbiri gerçekleşmiyor, ben sessizliğin içinde yapayalnız kalıyorum. Kimse gelmiyor, annem gelmiyor. Kanları kimse yıkamıyor.
Sinem'in endişeli gözleri dolu dolu. Kısa bir an göz göze geldiğimizde gözlerini kaçırıp benden kaçacağını düşündüğümden başımı öne eğip yürümeye devam edecekken ani bir hamleyle bana sarıldığında ne olduğuma uğramam bundan. Zira öz kardeşim Mine beni gördüğü anda kaçmış, ağıza alınmayacak sözlerle arkasını dönüp çekip gitmeyi tercih etmişti. İnsanları uzaklaştırmaya alışmış benliğim bu ani kucaklamayla şaşkına uğrasa da Sinem'den aldığım güçle düştüğüm noktadan ayağa kalkmaya başlamıştım. "Gel," dedi kolumu tutup beni içeri yönlendirirken. Merdivenleri ağır ağır tırmandık, odama giden koridora saptık ve içeri girdik. Dağınık odanın bir köşesinde kıyafetler yığılıydı ve arasında onun kıyafetleri de vardı. Yatak haftalar öncesinde bıraktığımız haliyle duruyordu. Kırışmış çarşafa ve yatak örtüsüne kokusu sinmişti, yastıkta yüzünün izi vardı. O vardı, her yerde olduğu gibi buraya da yerleşmiş kök salmıştı.
Sinem odayı incelememi sabırla bekledi, bittiğini anladığında nazikçe banyoya girmemi sağladı. Üzerimdeki deri ceketi dikkatle çıkartıp kenara koyduktan sonra suyu ayarlamak için benden uzaklaştı.
Mirza'ya sarıldığım esnada kana bulanan kırmızı askılıyı çıkartıp deri eteğin fermuarını indirdiğimde su hazırdı. "Ben dışarıdayım, bekliyorum." Sinem beni dolmuş küvetle baş başa bıraktığında şişmiş bileğimle topallayarak sıcak suyun içine girdim. Bedenim suyun kendi dalgasıyla kıpırdanırken tenimdeki lekeler temiz suyu pembe renge bulandırmıştı. Uzandım, kenarda duran lifi suya daldırıp tenime sürtmeye başladım. Mirza'nın şefkatle, canımı yakmaktan gocunarak temizlediği bedenim benim ellerimde onun kanını çıkartmaya çalışıyordu. Gözlerimden süzülen yaşlarla güçlükle nefes alarak kanı suya karıştırdığımda küvetin deliğini açtım ve suyun giderden süzülmesini, kırmızının pembeye, pembenin beyaza dönüşümünü anbean izledim.
Şampuanla kısaca köpürttüğüm saçlarım sıcak suyla yumuşayıp nasibini aldığı kandan sıyrıldı, ruhuma saplanmış çivileri çıkartmak istercesine sertçe ovaladığım bedenim kıpkırmızı kesilmişti. Lif elimden küvetin içine düştüğünde bacaklarımı karnıma doğru çekip başımı dizkapaklarıma yasladım ve başımdan aşağı süzülen suyun altında saatlerce o şekilde bekledim. Dünya ağır ağır dönüyordu ve ben her dönüşü, savruluşu, çekimi ve çöküşü hissediyordum. Havanın değişimi, tenimdeki sızlamaları, tırnaklarımın arasında kalmış çıkmamakta direten kan izlerini, Mirza'nın tenimdeki buselerini, her yana dağılmış kokusunu... Onu bütün benliğimde hissediyordum. Uzağımdaydı ama bir o kadar da yakınımda, içimdeydi.
Onsuzluğu düşündüm. Hayatımın bir dönemi Mirza'nın varlığı olmadan geçmişti. Onu tanımamış, elini tutmanın verdiği güveni hissetmemiştim. Benim için endişelenen oniks karası gözleriyle bakışmamış, anlık bir gülüşün kalbimde oluşturduğu çarpıntıları hissetmemiştim. Birine tam anlamıyla kapılıp gidecek cesareti bile onu görene kadar bulamamıştım. Ondan öncesi vardı elbette, gayet nefes alıp veriyordum ama onunla aldığım kadar güçlü değildi. Altı ay önce nasıl bir yaşam sürdüğümü hatırlayamıyordum çünkü o kadar sıradandı ki büyük ihtimalle işten eve, evden işe gidiyor; arada içmeye gidiyordum.
6 Ocak 2018 tarihinde taksiye binmiştim, trafik o kadar yoğundu ki başka bir arabanın içinde olmaya katlanamamış ve yürümeye karar vermiştim. Aklıma düşen bir kitap yüzünden yolumu uzatma riskini almış ve ara sokakta herkesin gözünden kaçan bir kitapçının kapısını açarken bulmuştum kendimi. Aldığım en büyük risk onu tanıma isteğiydi. Hiç hesapta yokken bir iş çıkışı pat diye gidivermiştim yanına. İlk görüşte aşktı ama kabullenemiyordum. Kabullendiğimde işler çok karışıktı, dile getirmesi zordu. Bu zorluğun içinde dahi aramızdaki çekim yadsınamayacak kadar güçlüydü. İlk saniyeden itibaren onu bana, beni ona çeken ve birbirimizi merak etmemize sebep olan güçlü bir enerjinin etkisindeydik. Gün geçtikçe azalır diye düşünsem de her geçen gün artıyor ve çeperi genişletip sınırı en geniş noktadan ayarlıyordu. Mirza, tutkularımın bağlılık yemini ettiği bir noktadaydı ve onu öpmek bu noktayı vurgulamış, yeminin bozulmayacağını kesinleştirmişti. Ruhlarımız bedenlerimizle birleştiğinde iki insanın bire dönüşümüne bizzat tanık olmuştum. Küçümsediğim, burun kıvırdığım ve büyük konuşup 'asla' diyerek reddettiğim aşk beni öyle derin ve acılı bir noktadan bulmuştu ki şimdi nefes bile alamıyordum.
Bacaklarımı öne uzattıp sırtımı küvetin yassı zeminine bıraktığımda duşun buharı zihnimi uyuşturmuştu. İki yana güçsüzce tutunup ayağa kalktım, titreyen adımlarla havluya ulaşmayı başardığımda nefes alamadığıma emindim. Gözlerim etrafı taradı, dizlerim bedenimi taşıyamıyordu ama son bir gayretle banyonun kapısını açmaya çalıştım. Kulp ıslak ellerimden kaydığında başım banyonun zeminindeki yumuşak halıya sertçe çarpmıştı. Aralık gözlerim tavanın desenlerini ve ışığın dağılışını seyrederken ciğerlerim kasılmış, dudaklarım aralanmıştı. Kasılmış parmaklarım halının tüylerini avcumun içine hapsetmişti, ayak parmaklarımdan kirpiklerime kadar uyuşmaya başlamıştım. Ömrüm zihnimden film şeridi gibi akıp geçmiyordu, zihnimde yalnızca Mirza'nın oniks karası gözleri vardı ve kalbim o kadar ağır atıyordu ki artık öldüğüme emindim. Okuduğum nice satır karanlığın içinden aşağı doğru süzülüyor, kendi sesim kulaklarıma uğultuyla çarpıyordu.
"İnsan bedeni geçicidir, asıl olan ruhtur. Ölümden sonra beden küle ve toza dönüşüp savrulur gider."
Savrulup gidecektim. Kurtulacak, gerçek anlamda nefes alacaktım. Evet, Mina bunu başaracaksın.
"Bırak aşk kavrasın yası,
Boğulmasın ikisi, bırak
Karanlık kuzgununu parıldatsın,
Ah, kaybettiklerinle yaşamak ne tatlıdır,
Ölümle dans etmek, ayaklarınla yeri dövmek."
Ayaklarınla yeri dövmek, kayıpları geride bırakıp yitip gitmek ve kurtulmak. Olan geride kalanlara oluyordu ve benim arkamda ağlayacak çok az kişi var, belki onlar bile yoktur.
"Toprak toprağa, küller küllere, toz toza; sonu olmayanın başlangıcı da yoktur, her başlangıç bir sondan türer."
Ben o sondan doğacağım, ufalanacak ve yok olacağım. Haksızlık etme. Baban var, o üzülür. Çok üzülür hem de. Sonra Levent var, senin için o kadar uğraştı, pes etmedi. Sana değer veriyor. Doğan ve Fatih var, seni çok seviyorlar. Sinem var, seni ablası olarak görüyor. Sen ölürsen üzülürler çok üzülürler. Hem ya Mirza uyanırsa? Uyanırsa ve senin olmadığını görürse?
Yüzüme çarpan soğuk su dudaklarımın aralanmasını ve burnumdan içeri derin bir nefesin geçmesini sağlarken yattığım zeminden hızla kalkmaya çalıştım ama iki el kalkışımı engelledi. "Tansiyonun düştü, hemen kalkma." Sinem'in sesi hızla atan kalbimi sakinleştirip neden göremediğimi açıklığa kavuşturmuştu. Başımı yere geri koydum, gözlerimi kırparak renklerin yerine yerleşmesini; başımdaki denge bozukluğunun yerine oturmasını sabırsızlıkla bekledim. "Günlerdir bir şey yemedin ve burada çok fazla buhar var büyük ihtimalle bünyen bunu kaldırmadı. Şimdi dikkatli bir şekilde ellerimi tutarak ayağa kalkacaksın." Ellerimi tuttu ve söylediği gibi yavaşça doğrulmama yardımcı oldu. Uyuşukluğu gitmiş olan ayaklarımdan destek alarak ayağa kalktığımda kulağımdaki çınlama hükmünü koruyordu. "Odaya geçiyoruz, yatağına yatacaksın. Üstünü giyinmeye çalış, beceremezsen sıkıntı değil ben sana yemek alıp geleceğim, geldiğimde giyindiririm."
"Aç değilim," dedim yatağa oturduğumda. Başımı yastığa bırakmayı deli gibi istiyordum ama bir yandan da hastaneye geri dönmem gerektiğinin farkındaydım. Yorgundum, acı her yerdeydi ama aklım Mirza'daydı ve burada vakit öldürmektense onu seyrederek beklemek daha mantıklıydı. En azından ne durumda olduğunu merak edip ihtimaller sıralamayacak ve kendime felaket senaryoları yazmayacaktım. "Hastaneye gitmem gerekiyor." Başım yastığa düştüğünde kalkmaya çalışsam da birileri buna engel oldu. "Mirza beni bekliyor, burada olmamalıyım." Yarı açıkgözlerim üzerine kapandı, bacaklarım karnıma doğru çekilirken sol tarafa doğru kayıp başımı yastığına kaydırdım ve burnumu kokusuna bastırarak içime dolmasına izin verdim. "Gitmem gerek," yorgun bedenim uykunun içine çekilmişti. Uyandığımda kendime kızacaktım ama şu an buna zerre gücüm yoktu.
Yeniden uyandığımda odanın içi karanlıktı ve yatağımın yanındaki komodinin üzerinde tepsi vardı. Tepsinin içi üstü kapatılmış bir tabak, bir bardak su ve peçeteyle doluydu. Uzanıp suyu tek dikişte içtim ama tabağa dokunacak halim yoktu, zaten soğumuştur şu an istesem de yiyemem.
Yataktan kalkmadan önce abajuru yakıp etrafı aydınlattım ve birkaç saniye dağınıklığı seyredip ne yapacağımı düşündüm. Önce giyinmen gerekiyor sanırım. Evet, işe giyinmekten başlamalıydım. Dolabıma yaklaşıp kapakları açtığımda elime geçen yüksek bel pantolonu ve askılıyı giyinip üzerime ince örme hırkamı aldım ve nemli saçlarımı ensemde toplayıp odadan çıktım. Duvardaki saat 02.26'yı gösteriyordu. Bu kadar saat uyumuştum ve kimse beni uyandırıp hastaneye gitmeyi teklif etmemişti. Sinirle evden çıktığımda saniyeler içinde Ünal karşımda belirdi.
"Bir sorun mu var yenge?"
"Soruyor musun Ünal? Kaç saat olmuş kimse uyandırmamış beni."
"Dinlenmen için dokunmadık yenge," dedi mahcup bir tavırla. "Kusura bakma."
"Hastaneye götür beni," dedim çatık kaşlarımı düzeltmeden. Ünal'ı seviyordum, onunla bu tonda konuşmayı sevmiyordum ama ona sinirliydim. O gün yanımızdaydı ve arabayı engelleyememiş, uzaklaştıramamıştı. Madem korumaydılar neden Mirza'yı koruyamamışlardı?
Önden yürüyüp siyah arabanın önünde durduğumda kısa bir an durdum ve camlarla bakıştım. Siyah filmin arkası görünmüyordu, görünmediği gibi arkasından çıkacak olası bir silahın bedenime doğrultulması da olasıydı ama buna dair bir korku yoktu içimde. Bu saatten sonra bir namlu doğrultulacaksa bu beni direkt öldürmeliydi. Ölmemde sakınca yoktu, neden olsundu ki? Yaşayıp sevdiklerim için acı çekmek; ölüp toprağın altında çürümekten daha azap doluydu. En azından ölünce kurtuluyordun.
Ünal'ın elinden anahtarı alıp şoför koltuğuna geçtiğimde açıklamamı beklemeden ya da itiraz etmeden yanımdaki koltuğa oturdu. Son hızla yola çıktığımda gözleri panikle yüzümle yol üzerinde mekik dokuyordu. "Yenge biraz yavaş mı olsan?"
"Sen koruma değil misin? Özel eğitilmedin mi? Hıza alışık olman lazım." Gaza biraz daha sert basıp direksiyonu kırdım ve sağ şeride geçtim. "Mirza'yı vuran adama ne oldu?"
"O anda öldüler," dedi Ünal yutkunup artan hızımla kapının üstündeki tutamaca tutunurken. Demek ki Mirza vurulmadan önce ikisini de öldürmeyi başarmıştı. Keşke vurulmamayı da başarsaydı. "Beni suçladığını biliyorum." Sesindeki pişmanlık suçlulukla sarmalanmıştı. "Geride kalmamam gerekiyordu, fark etmeli ve engellemeliydim."
"Evet, engellemeliydin. Göreviniz bu değil mi? Kaya'yı korumak değil mi göreviniz?" Önümdeki arabaya makas atıp öne geçtiğimde başımı birkaç saniyeliğine ona çevirdim. "O zaman Kaya neden şu an bir hastane odasında baygın vaziyette?"
"Bilmiyorduk, yol temizdi ama bizim plakaları taklit etmişler araba da aynı olunca yabancı olduklarını anlamadık."
"Kim cüret edebildi peki buna?" Trafiğin başındaki kağnı arabası harekete geçsin diye kornaya abandım ve yeniden Ünal'a baktım. "Ölü adamları konuşturamasanız bile hareketlerini takip edip bunu planlayan piçi bulmayı başarabilirsiniz diye düşünüyorum."
"Doğan abi Atilla Özcan ya da sahte Kaya ile bir bağlantısı olduğunu düşünüyor."
"Atilla Özcan için fazla belirgin bir hamle."
"Zincir," dedi çekingen bir şekilde. "Son toplantıda Kaya abinin hamlesiyle bozguna uğradı." Kaya abisinin değil benim hamlemdi o, benim yüzümdendi yani. Ben sinirlendirmiştim onu, o da beni parçalara ayırmıştı. "Saldırı onun emriyle gerçekleşmiş olabilir."
Aniden kulağımda patlayan mermi sesi frene sert bir şekilde basmama sebep olduğunda göğsüm direksiyona doğru meyletti ama emniyet kemerim sayesinde çarpmadan geriye savruldum. O anda da böyle olmuştu, ben öne savrulmuştum o başımı eğip beni korumuştu.
"İyi misin yenge?" Ünal'ın sesi uğultuluydu. Başımı korkuyla yanımdaki cama çevirdiğimde sağlam olduğunu görmek beni sakinleştirmemiş aksine uyuşturmuştu. Arabayı çalıştıracak gücüm yoktu, ellerimin direksiyonu kavrayabileceğine dair inancımı kaybetmiştim. O anı konuşmak yalnızca hatırlamama sebep oluyordu ve Mirza'nın hastanedeki görüntüsü gözümden gitmezken vurulduğu anı hatırlamak beni büyük bir ateşle sarmalıyordu. Kemerimi dikkatle çözdüm ve trafiğin ortasında olmayı umursamadan kapımı açtım. "Sen devam et ben yürüyeceğim."
"Hastaneye daha var ama yenge," dediğinde onu dinlemeden aşağı inip kapıyı kapattım ve anayolda birikmiş arabaların arasından geçerek kaldırıma doğru yürümeye başladım.