30.05.2018
Mina
Zamanın içinden geçtim. Uzun yollar aştım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Hiçbir yere varamadım...
"...On... Yirmi beş... Otuz altı... Kırk iki..." Sayma işi bitiyor, annemin neşeli sesi evin içinde yankılanıyor. "Önüm arkam, sağım solum saklanmayan ebe!" diye sesleniyor yüksek sesle. "Neredeymiş acaba benim güzel kızım?" Gülüp sesimi çıkarmamak adına küçük ellerimi dudaklarıma bastırıyorum. Saklandığım karanlık dolabın içinde sessizce kıpırdanıyorum. "Mina!" diye sesleniyor annem evin içinde. Sesi yaklaştıkça uzaklaşıyor, uzaklaştıkça yaklaşıyor. "Mina, nereye saklandın kızım?" Saklandığım köşede kıpırdamadan bekliyorum. Zaman geçiyor, ben zamanın içinden geçiyorum. Karanlık artıyor, annemin sesi çok nadir duyuluyor. "Firuze!" diye sesleniyor bu sefer. Yıllardır onun sesinden duymadığım bu isim küçük yüreğimi üzüyor, sevindiriyor, köşeye sıkıştırıyor. "Firuze, kızım neredesin?" Annem beni arıyor, arıyor ama bulamıyor. Saklandığım yerden çıkmak için kapakları zorluyorum ama buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. "Firuze Mina Tokel, nereye saklandıysan çık, korkutuyorsun beni!" Annem korkuyor ama ben de korkuyorum. Nereye saklandığımı bilmiyorum ki bulunayım.
Karanlık zamanın yönünü değiştirmişti. Annem benden uzaklaşmıştı. Benden uzakta çaresizce Firuze diye sesleniyordu. Ben yıllardır Firuze olmamıştım, ben hep Mina'ydım ama her zaman annemin Firuze'siydim.
"Ağla, ağla Firuze ağla..."
Ağla Firuze, ağla. Yudum yudum içilmiş olan yıllarının ötesinde ağla Firuze. Bir daha Firuze olamayışına ağla. Bir anda Mina oluşuna ağla. Yıllar sonra bir adamın yüreğinde ma ciel oluşuna ağla. Ağla Firuze, o adamın gözlerinin önünde annen gibi gözlerine bakışına ve ölmek istemediğini fısıldayışına ağla. Yok oluşuna ve bir yere varamayışına ağla. Kayboluşuna ve bir daha bulunamayışına ağla.
Ellerindeki kana ağla.
Çünkü sen ne kadar yıkarsan yıka geçmeyecek. Sildikçe yenisi eklenecek. Yıkadıkça kızıla bürünecek. Sen bu lekeyi, bu korkuyu, bu kokuyu, bu soğukluğu ellerinden ömrü billah çıkartamayacaksın. Şu acınası haline bak... Bir hastane koridorunda, insanları içine gömen karanlığa rağmen bembeyaz parıldayan fayansa yığılı kalmışsın. Gözlerin ellerinde, ellerin havaya açılmış dua eder gibi ama sen dua etmeyi bile bilmezsin. Öylesine eksik ve itiraz dolusun ki yaratıcıdan bir şey istemeye yüzün yok. Artık titremiyorsun bile, ölüden farkın yok. Ağlayamıyorsun, duyguların silinmiş. Kaçmak istiyorsun, onu da yapamıyorsun. Saatlerdir yerinden kıpırdamadan bekliyorsun, babanın karşına gelip 'anneni kaybettik Mina' demesini beklediğin o zalim günde olduğu gibi bekliyorsun. Ellerine, kıyafetlerine, bacaklarına ve hatta yüzüne bulaşan kanla birlikte kapının açılmasını, çaresizce bir haber almayı bekliyorsun.
"Kaç saat oldu neden hala bir haber yok?" Doğan'ın endişeli sesini duyuyordum. Ona Fatih eklendi: "Bilmiyorum abi bilmiyorum! Aklımı kaçıracağım saatlerdir ameliyathanede, kimse bir şey söylemiyor! Mina desen şu köşede ölü gibi bekliyor!"
Ölü gibi bekliyorum, belki ben de ölmüşümdür. Kim bilir? Ruhum kaçıp gitmiştir içimden, beyaz ışığı görmedim ama o hiçliği gördüm. Ona doğru yürüdüm, hiçlikte kayboldum.
"Mina," koluma değen ele verecek bir tepkim yok. Kusmak istiyorum ama içim o kadar boş ki dışarı neyi çıkaracağımı bilmiyorum. "Senin de kontrol edilmen lazım, gel hadi."
Ellerime uzanan elden dokunmasına izin vermeden kaçtığımda saatlerdir verdiğim ilk tepki bu olmuştu. "İnat etme," Doğan ısrarcı bir şekilde beni tutup kaldırmaya çalıştığında patlamaya hazır yanardağı tutuşturmuştu.
"Dokunma. Bana dokunma! Dokunma benim ellerimde kan var, dokunma." Titreyen ellerimi göğsüme doğru çektim panikle. Yüreğim, tellerle süslü bir avcun içine hapsedilmiş sıkıştırıldıkça sıkıştırılıyordu. Artık nefes alamıyordum, nefes almamam gerekiyordu. Karnımda, göğsümde, başımda... Keskin acılar her yerimdeydi. Kan her yerdeydi. Başımı kaldırıp önümde durmuş bana endişeyle bakan Doğan'a baktım ruhsuz gözlerimle. "Ben koruyamadım, engelleyemedim. Ellerimde kanı var, kahretsin ellerimde kanı var. Gömleği kan içindeydi çıkmaz ki onun lekesi. Olsun ama onun bir sürü gömleği var, bir tanesi kirlenmiş neye yazar? "
Sakinleşmem için koluma dokunan ellerle boğazımdan kopan çığlığa engel olamazken bedenimdeki tüm güç çekilmişti. Dizlerim sertçe yere çarptı, içimden bir parçanın koptuğunu; ufalanıp bedenimden ayrılığını hissettim. Hırçın bir dalganın kıyıya vuruşuyla dağılan kum parçaları misali savruldum. Mirza içeride yapayalnızdı, yaralıydı, kan içindeydi; ben dışarıda onun kanına bulanmış halde çaresizce onu bekliyordum. Onu kaybetmek, onsuz olmak...
Çöktüğüm yerden ağır hareketler kalkmaya çalıştığımda Doğan bana yardımcı olmuştu ama kendimi hızla ondan uzaklaştırdım. "Benim gitmem lazım," dedim etrafıma çaresiz bakışlar atarken. "Gitmeliyim, gitmezsem babam gelir. Mirza'nın kaybolduğunu söyler. Kaybolursa onu bulamam, annemi de bulamadım oradan biliyorum." Çıkışa giden okları bulduğumda topuklarımın üzerinde sendeleyerek hızla yürümeye başladım. Sessizliğim omuzlarıma binmişti ama dünyanın gürültüsü zihnimde yankılanıyordu. Kaybettin Mina, sen de biliyorsun bunu. Mirza artık yok, annen gibi o da kayboldu. Orada kalmaya devam etseydim bunu duyacaktım ama duymamıştım. Duymadan kaçmıştım, kurtarmıştım kendimi bu acıdan. Ben akıllı, zeki bir kızdım; gitmem gereken noktayı hesaplayabilir ona göre hareket edebilirdim.
Soğuk bahar akşamının içine daldığımda rüzgâr açıkta kalan tenime çarptı, çözülmüş saçlarım havaya karışıp yüzüme dağıldı. Kanlı ellerimle tutamları geriye itip yürümeye devam ettim. Arabalar, bir sürü araba vardı.
Nereye gidecektim? Nereye kadar kaçarsam silinirdi gerçekler? Önümden geçip giden arabanın siyah camı ardında kaç silah saklanıyordu? Kaç namlu şu an göğsüme veya boynumda işaretlenmiş olan o ize doğrultulmuştu?
Ben mutlu olmamalıydım. Ben unutmamalı, her daim hatırlayarak yaşamalıydım. Yüzümün gülmesinin, kalbimin heyecanla çarpmasının bir bedeli olmalıydı ve şimdi o bedeli ödüyordum. Mirza ile ödüyordum, onun canıyla. Gözlerimin önünde beliren kanlı gömleğiyle koşmaya başladım. Koşarsam daha çabuk uzaklaşır ve kurtulurdum. Koşarsam geçerdi, belki nefessiz kalıp ölürdüm. Bir bar bulsaydım, bir bar bulsaydım geçerdi her şey. Şarap bana iyi gelirdi, gevşetir uyuştururdu. Keşke o çikolataları atmasaydım, şimdi zihnim her şeyi unutup bulutların üzerine uçardı. Oysa şu an bulutlar bile kızıla boyanmıştı ve gökten yağmur değil kan yağıyordu.
Arabaların varlığına dayanamıyordum. Karşıma çıkan ilk dar sokağa kendimi attığımda adımlarımın beni bir kitapçıya götürmesini diledim. Hemdert Kitabevinin yeşil çerçeveli kapısını itmek ve kitaptan bir dağı taşımakta olan adama yardım etmek istiyordum. İlk görüşte aşkın saçmalığını ve gerçekleşme ihtimalinin düşüklüğünü savunan yüreğime oniks karası gözleri gördüğü anda yerleşen aşk tomurcuklarını görmek için her şeyimi verirdim. Hayattaki en büyük yanılgımı onu severek yaşamıştım. Kendime verdiğim direktifler, defalarca kez düşünüp yineleyerek reddettiğim 'aşk' gerçeği aniden gelmişti hayatıma ve ben bir kez olsun isyan edememiştim. İsyan etmek ne mümkün, ömrüm boyunca böyle güzel bir hissi tatmamışken nasıl iteleyebilir, istemiyorum diyebilirdim? Altı yıldır başıma gelen en güzel gerçekti ve bu gerçek yıkılmak üzereydi. Mirza Kaya Acar...
Kırılan topuğum yüzünden bileğim ters dönerken diz kapaklarım üzerinde parke taşlı kaldırıma düştüm. Nefes nefese kaldığımı bu düşüş sayesinde fark etmiştim. Yanımdan geçen kadın bana korku dolu bir bakış attığında boğazıma yükselen safrayı daha fazla tutamadım ve kaldırımın üzerine boca ettim. Boş öğürmelerim sokağa dağılıyordu ve hiçbir şekilde mide bulantım geçmiyordu.
Sıradan bir tanışmanın esrarengiz hikâyesiydik. Durgun bir sohbetle başlamış, kıyıya vuran şiddetli dalgalara dönüşmüştük. Bazen o dalgalarla Hayal adasına varmış, bazen Zindan adasında tutsak olmuştuk. Bazen ayrı düşmüş, bazen aramızda tek bir boşluk kalmayana kadar sarılmıştık. Zamanın içinden geçebilmiştik, onu ağırlaştırılmış bir müebbet hapse çevirip sonsuza dek sürsün istemiş lakin başaramamıştık. O dışarı çıkmıştı ben içeride yapayalnız kalmıştım, yine.
Tarih tekerrürden ibaret olmasa da dünyanın kısır döngüyle hareket eden bir tekrar düzeni olduğuna emindim. Dünün benzeri yarının içinde gizliydi ve bugünü bunu bilerek, bilmemize rağmen görmezden gelerek yaşıyorduk. Düştüğüm hatayı idrak etmiştim, ben aynı şeyleri yeniden yaşayabileceğimi unutmuştum. Arabayı ona teslim etmiş, sürmesine izin vermiştim. Koltuğu ona vermek, onu riske atmak demekti ve ben o kadar mutluydum ki bunu düşünmemiştim. Şarkıya o kadar odaklanmıştım ki arabayı sıkıştıran arabayı umursamamış, Mirza'ya bırakmıştım. Mirza... Benim Mirza'm. Acı çekerken bile beni teselli eden sevdiğim...
Kalbime saplanan sancı ile kaldırımın kenarındaki duvara tutundum ve kendimi güçlükle yukarı çektim. Bu sefer koşmuyor, aksine ağır ağır ilerliyordum. Bunun nedeni kırılan topuğum ya da şişmeye başlamış bileğim değildi. Hareketlerimin bir önemi kalmamıştı, yavaşlamak ya da hızlanmak beni bir yere vardırmayacaktı. Ne kadar uzağa gittiğimi, kaçıp kaçamadığımı da bilmiyordum. Hiçbir şey bilmediğim bir noktada, hiçliğin içerisinde beklemekten bile aciz duruma düşmüştüm. Elimden gelen tek şey kaçmaktı çünkü yüzleşmek bana göre değildi. Yüzleştiğim zaman bataklıkta dibe çökmeye başlıyordum, yüzleşmek benim için çırpınmak anlamına geliyordu.
Yaşamanın bir anlamı kalmamıştı.
Ağzımdaki safra tadına rağmen sakince yutkundum ve önümde beliren gece kulübünün parlak tabelasına yaklaştım. Kapıdaki güvenlik görevlilerinin arasından geçip kendimi yanıp sönen renkli ışıklarla aydınlanmış loş karanlığa bıraktığımda zihnim gürültülü şarkıya kocaman sarılmıştı. Bedenim dans için kıvılcım yakmıyordu çünkü şu an beni dans bile kurtaramayacaktı.
Belki de ölmeliydim. Ölmeli ve bu lanetten kurtulmalıydım.
Önüme koyulan bardağı dudaklarıma götürdüğümde almak üzere olduğum yudum bileğimi saran elle havada asılı kaldı. Kısa bir an başımı çevirdiğimde onu göreceğimi sansam da karşılaştığım kişi çocukluk arkadaşımdı. "Yapma," dedi sakince. Gözlerinde düşmek üzere olduğum çukurun ne kadar karanlık ve dipsiz olduğunu hatırlatan acı vardı. "Bunu kendine yapma." Bardağı elimden alıp önüme bıraktı ve uzaklaştırdı. Ben bu senaryoyu biliyordum, birazdan esip gürlemem onunla kavga etmem ve kovmam gerekiyordu. O gittikten sonra ciddi bir zehirlenmeye sebep olacak şekilde alkolün dibine vuracak, geceyi acilde sonlandıracaktım ama acım geçmeyecekti. "İçmek çözüm olmayacak, sende biliyorsun."
"Ama unutmam lazım," dedim beni duyup duymadığını umursamadan. "Zihnim susmuyor, o ölüyor. Ben de ölürsem iyileşirim, ben ölürsem kimse ölmez. Biliyorum, ben ölseydim annem ölmezdi. Mirza da ölmez, o zaman bırak ben öleyim."
"Ölmeyeceksin." Yanımdaki sandalyeye oturdu ve tamamen bana döndüğünde ellerini benden uzak tutuyordu çünkü dokunmasını istemeyeceğimi biliyordu. "O da ölmeyecek, sen de ölmeyeceksin."
"Onu vurdular." Dudaklarım aşağı doğru bükülürken içime saklanmış ve dışarı çıkmalarına izin vermediğim hislerim gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. "Gözlerimin önünde, tıpkı annem gibi vurdular." Kahverengiye dönmeye başlamış kanlı ellerimi ona gösterdim. "Bak... Bak ellerimde kanı var Levent."
"Mina," dediğinde başımı iki yana salladım. "Ben Mina değilim, Firuze'yim. Annemin Firuze'siyim. Annemi de vurdular, tam burasından vurdular." İşaret parmağımı boğazımdaki ize bastırdım. Şah damarımın atışını derimin altında hissediyordum. "Annemden sonra Firuze olamadım, sadece Mina'ydım ama artık Firuze'yim. Mina öldü, ölmek zorunda. Firuze iyi şeyleri hak etmiyor, onu sevenler gözlerinin önünde ölürler. Onu sevenler, yalnız bırakır. O yalnızdır, buna mecburdur."
"Yalnız değilsin, ben varım. Yıllardır yanındayım."
"Ama her an gidebilirsin," başımı iki yana salladım. "Gitmelisin de, ölmemek için gitmelisin. Seni de kaybedemem, bunu göremem."
"Mina," dedi çaresizce. İsmimi söylemesi yüreğimdeki yanardağı canlandırırken kanlı elimi masaya sertçe vurdum. "Benim adım Firuze! Bana Mina deme Firuze'yim ben! Firuze'nin sevdikleri ölür ve kaybolur ve gider. Tamam mı? Bir şekilde hepsi gider!"
"Firuze!" dedi bu sefer Levent kaşlarını çatarak. "Kendini bırakmanın bir anlamı yok, kaçmak sana yardımcı olmuyor bunu altı yılda anlamış olman gerekiyor. Ayrıca sen ne kadar yalnızım dersen de yalnız değilsin! Ben varım, baban var, Sinem var, Doğan ve Fatih var. Bir sürü insan var."
"Mirza yok," dedim usulca. "Onu saymadın, bak sayamadın çünkü yok!" Gözlerime dolan yaşlar bu ihtimalin ağırlığına dayanamayıp ezilerek yanaklarıma düştüğünde hıçkırıklar boğazımdan taşmaya çalışıyordu. "Mirza yok çünkü onu gözlerimin önünde vurdular! Bak ellerimde kanı var, gözlerime bakıp beni teselli ederek kan kustu. Kanı ellerimde, elbisemde, yüzümde! Mirza yok, Mirza yoksa ben nasıl var olabilirim? Levent söylesene ben nasıl nefes alabilirim?" Ağlıyor, hıçkırıyor, bağırıyor, sesimi duyurmaya çalışıyordum. "Onu bulmuşken kaybediyorum bunun ağırlığını üzerimden nasıl atarım?" Artık nefes alamıyordum, bu ölmeye başladığımı kanıtlar mıydı? O kadar çok dile getirmiştim ki belki de artık gerçekten gerçekleşiyordu. Levent'in kazağını avuçlarımın içine hapsetmiş gözlerine acı içinde nefes alamadan bakarken kalbim o kadar hızlı atıyordu ki işkenceye maruz kalmış gibi titremeden edemiyor, yalvarıyor, beni kurtarması ve acımı dindirmesi için bağırıyordum. En azından bağırdığımı ve beni duyduğunu varsayıyordum. Ölüm buydu işte, buydu. Aniden saplanırdı ruha ve bedenden çekip alana kadar serbest bırakmazdı. Etrafta beyaz bir ışık yoktu, kötüler ölürken karanlığa doğru gidiyordu belki de fakat ortada karanlık ışıkta yoktu. Sesler uğultulu ve gürültülüydü. Levent karşımdaydı, bir belirip bir kaybolurken beni silkeliyor, yanaklarıma dokunuyor ve anlamlandıramadığım kelimeler söylüyordu. Belki de ilk işitme yeteneğimiz ölüyordu, sonra koku gelmeliydi, ardından tat alma duyumuz ölürse en sona göz ve dokunma kalıyordu. Levent'in dokunuşlarını da hissetmemeye başladığımda yalnızca aralamakta zorlandığım gözlerim diriydi. Görerek başladığım yolculuğum görerek son buluyordu.
Doğduğum anda açılan gözlerim yirmi beş yıl sonra kapandığında ölüyordum.
Kurtuluş, huzur. Huzursuzluk, korku. Kayboluş, karanlık. Kan, ölüm.
"Ah Firuze." Alnımda hissettiğim sıcak dudaklar ne kadar üşüdüğümü hatırlatırken dudaklarımdan bir inleme dökülüyor. "Ah benim nazlı kızım! Ne oldu sana böyle?" Annemin incecik sesi kulaklarıma dolduğunda sımsıkı kapalı olan gözlerim aralanıyor, kirpiklerimin arasından onun endişeli yüzüne bakıyorum. Elinde ıslak beyaz bir bez, diğer eli yanaklarımda dolanıyor. Endişeli ve şefkat dolu gözleri gözlerime değdiğinde hızla çarpan yüreğimle birlikte doğruluyorum. Küçük değilim, çocukluğumdan bir anının içinde de değiliz. Bugündeyiz, 2018'in o korkunç baharında; bir hastane odasının beyaz yatağında. Ben uzanmışım, annem başımda bekliyor. Küçükken olduğu gibi bekliyor ama ben küçük değilim.
"Anne," diyorum usulca. Sesim o denli titriyor ki 'anne' dışında bir şey söylediğime eminim. "Anneciğim, benim güzel anneciğim!" Kollarım bedenine dolanıyor, hatırladığım yaz kokusu burnuma dolarken ciğerlerime güçlü nefesler çekiyorum. "Anne öldüm mü ben? Öldüm ve sana mı kavuştum?"
"Ölmedin güzel kızım, neden ölesin? Sen daha çok gençsin."
"Sen de çok gençtin, öldüğünde çok gençtin anne. Genceciktin."
"Bazen seni üzse de, sevdiklerinin gitmesine izin vermen gerekir," diyor eskiden defalarca kez okuduğumu Küçük Prens'ten alıntı yaparak. "Elinden gelen bir şey yoktu ama sen kendini çok hırpaladın güzel kızım."
"Anne seni çok özledim." Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyor, küçük bir çocuk gibi sayıklıyorum çünkü bu acıya bu hasrete dayanmak çok zor. "Sensiz çok yalnızım, o kadar yalnızım ki! Herkes beni terk etti anne, sen gittin ve seninle birlikte gittiler. Ben seni bekledim, gelirsin sandım ama gelmedin." Geri çekilip hasret kaldığım gözlerine bakıyorum. "Anne neden gelmedin?"
"Ben de seni çok özledim bebeğim," diyor akan yaşlarımı teker teker silerken gülümseyerek. O kadar güzel ve gerçek gülüyor ki o ne kadar itiraz ederse etsin ben öldüğüme eminim. "Ama ne yaparsak yapalım bazı şeyleri değiştiremeyiz, tıpkı ölümü değiştiremeyeceğimiz gibi."
"Keşke değiştirebilsek, o zaman her şey bambaşka olurdu." Elleri ellerimi buluyor, başımı eğip kenetlenen parmaklarımıza bakıyorum. "Ölmeseydin her şey bambaşka olurdu, ben böyle olmazdım. Ellerim kana bulanamazdı, yalnız kalmazdım, terk edilmezdim."
"Kendine bunu neden yapıyorsun? Küçükken de böyleydin, kendi kendini eleştirip yerin dibine sokuyorsun. Bunu yapmamanı kaç kere söyledim sana? Sen güçlü bir kızsın, akıllısın, yolunu çizmeyi ve o yolda kendi ayakların üzerinde yürümeyi başarabilirsin. O zaman neden boşu boşuna acı çekiyorsun?"
"Anne, Mirza." Adı dudaklarımdan titreyerek çıkıyor. "Mirza'yı kurtaramadım, seni koruyamadığım gibi onu da koruyup uyaramadım."
"Yapabileceğin hiçbir şey yoktu bebeğim." Başımı göğsüne yaslamamı sağlıyor. Parmakları saçlarımın arasında dolanıyor, adeta güçle dolup taşıyorum. "Senin engel olabileceğin bir durum değildi. Kendini boşu boşuna suçlama."
"Ellerimde kanı var, önce sen sonra o. Gitmiyor, silinmiyor. Silinmedikçe ağırlaşıyor."
"Geçer," diyor annem saçlarımı şefkatle okşarken. Sinesinde olmak, kokusunu duymak ve onu hissetmek o kadar güzel ki gitmesini istemiyorum. "Sen itersen geçer, silinir gider ama sen istemiyorsun. Çünkü istediğin takdirde senden ayrılacağımı düşünüyorsun Firuze." Çenemi tutarak yüzümü kaldırıyor ve gözyaşları arasında gülümsüyor. "Ben senden nasıl ayrılabilirim ki? Sen bensin Mina. Ben senim Firuze." Yanaklarımı seviyor, gözlerimden öpüyor. "Çözmen gereken sırlar, bilmeceler var. Uyanman, kendini toplaman ve harekete geçmen lazım." Dudakları saçlarıma konuyor. "Sen yaşamalısın, benim yapamadıklarımı yapmalı ve adaleti sağlamalısın."
"Anneciğim," dudaklarım aşağı doğru bükülüyor. "Ne olur yine kaybolma, ne olur. Gitme." Hıçkırıklarım göğsüne çarpıyor, kalp atışlarını duyamıyorum ama burada işte, burada. Kollarının arasındayım, annem burada. "Anne ne olur bırakma beni!"
"Ölüm bir veda değildir ruhlara, gerçek veda unutulmaktır; sen beni unutma Firuze. Sen beni unutmazsan, biz hiç ayrılmayız Mina." Uzanıp yanağımı öpüyor gözlerim üzerine kapanıyor. Ellerim ellerinden ayrılıp boşluğa düşerken ben kan kırmızısı denizin içerisinde yapayalnız kalıyorum.