5. KÖR BIÇAK

1444 Words
"Efendim?" Gerçek Madeleine kocası tarafından çan kulesinden aşağı atılıyor olmalıydı. Vertigosu yüzünden tepeye çıkamayan John onun düşüşünü alt camdan izlemek zorunda kalmıştı ve bunun etkisinden uzunca süre çıkamayacaktı. Öyle ki akıl hastanesine yatırılacak, kendini unutacak ve etrafta amaçsızca dolaşmaya başlayacaktı. Karşısına Madeleine olarak çıkan sahte kadını görene kadar devam edecekti bu. Sonra ise işler karışacaktı. "Seninle birlikteyken hızla geçen zaman bile yavaşlıyor. Ben seni gördüğüm ilk an da hayatıma yerleşeceğine ve çıkmayacağına emindim." Kenara bıraktığı ceketine uzandı, siyah kadife bir kutu çıkardı. Aniden, birdenbire, baştan aşağı birbirimize bulanmış ve gözlerimizin gölgesinde soluklanırken. "Eğer âşıksan zamanın bir önemi yoktur, benim içinde yok senin için var mı bilmiyorum ama ben artık senden ayrı bir gün bile geçirmek istemiyorum. Hayatımın bundan sonraki her anında senin olacağını biliyorum, senden başkası mümkün değil çünkü sen bensin Mina. Tepeden tırnağa, uçtan uca bensin." Dudağıma küçük bir öpücük bırakıp geri çekildiğinde ben dolmaya başlamış gözlerime söz geçirmeye çalışıyordum. Şu an ağlayamazlardı, yeri değildi. "Evlenelim," heyecanlı kalp atışlarını elimin altında hissediyordum ve bu durdurduğum yaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine neden olurken hıçkırdım. "Biliyorum tehlikeli bir hayatım var, beş dakika sonra ne olacağı muamma ama ben kalan son dört dakikayı da seninle geçirmek istiyorum." Başparmağı akan yaşlarımı usulca silerken içimi çektim. "Evlenelim ma ciel." "Tamam," dedim başımı heyecanla aşağı yukarı sallarken. Hıçkırıklarım arasında dudaklarına tutkulu ve tuzlu bir öpücük bırakıp geri çekildiğimde ikimizde deli gibi sırıtıyorduk. "Tamam, evlenelim." Hayatımın en garip, en mutlu, en heyecanlı, en panik anıydı. Bütün duyguları aynı anda hissediyordum çünkü her şey aniden olmuştu ve ben kendimi ayarlayamamıştım. Ansızın gelen bu teklif ilk defa beni kötü etkilememişti. Paniğim korkumdan değildi, paniğim bunun gerçek olmaması ihtimalineydi. Eli yanaklarımdaki yaşları temizleyip durdurmaya çalışırken kutuyu açtı ve beyaz ışığın altında parlayan yüzüğü parmağıma taktı. Sağ elimde parıldayan yüzük takı takmayı seven yanımın bile umurunda değildi. Şu an sadece Mirza'yı görüyor, duyuyor ve hissediyordum. İnanmıyorum, inanmıyorum biz evleniyoruz. Biz, ikimiz! Mirza ile ben... Ben! Ben evleniyorum! Materyalist yanını bile susturdun ya sen gerçekten kapılmışsın! "Mirza!" dedim hıçkırıklarımın arasında neredeyse neşeyle ve boynuna sıkıca sarıldım. Müstakbel kocanı boğmasaydın iyiydi yalnız. "Evleniyoruz!" Toparlanıp sinemadan çıktığımızda sokakta gördüğüm herkese yüzüğümü göstermek, sekerek yürümek ve çığlık ata ata tüm İstanbul'a duyurmak istiyordum. Arabaya doğru el ele yürürken gördüğüm her tanıdık korumaya yüzüklü elimle el salladım. Fark etmişler miydi acaba? Biz evleniyorduk ve parmağımda yüzük vardı. "Ağzımı kulaklarıma dikmişler gibi," dedim topuklarım üzerinde zıplayarak sokağın parke taşlarında ilerlerken. "Mirza bugün cennetini yapmış olma ihtimalin çok yüksek!" "Senin gülüşün benim için cennet zaten." Eğilip başımın üzerine, saçlarımın arasına bir buse kondurdu. "Sen hep gül!" "Sen yanımdaysan hep gülerim, hep!" Araba önümüzde durduğunda ellerimiz maalesef ayrılmak zorunda kalmıştı. Koltuklara yerleşip kemerlerimizi bağladığımız esnada Ünal camı tıklatmıştı. Mirza camı indirdiğinde kendimi tutamayıp ondan önce davrandım ve yüzüğümü gösterdim. "Ünal bak! Biz evleniyoruz!" "Tebrik ederim yenge, seni de tebrik ederim abi." "Teşekkür ederiz!" dedim ikimiz adına kocamaman sırıtarak. Sanırım evlenen tek bendim çünkü Mirza anında ikinci plana düşmüştü. "Abi nereye gidiyoruz, ona göre konumlandırayım çocukları." "DNA eve." Tarabya'daki evi kast ettiğini anladığımda dudaklarımı kahkaha atmamak için birbirine bastırdım. Ünal'da anlamış olacak ki benim gibi bıyık altı gülerek başını salladı. Hepsi DNA evin ne anlama geldiğini biliyordu, sorgulama işinin bittiğine sevinmiştim. Ben şu an her şeye sevinebilecek potansiyeldeyim zaten! Arabayı çalıştırıp yola çıktığımızda heyecanla telefonumu arabanın müzik oynatıcısına bağladım ve en sevdiğim Nil Karaibrahimgil şarkısını açıp sesi sona aldım. Yüzü sesin çokluğu karşısında buruşsa da dudakları şarkıya eşlik ederek dans edişime kıvrılmıştı. Mirza'ya dönmüş bağıra çağıra şarkıya eşlik ederken sahneye çıkmış söyleyen bendim sanki. "Onu benden almasınlar Bize bulaşmasınlar Arayıp sormasınlar Kıskandırıp durmasınlar Ben ona resmen aşığım!" Aşığım ulan çok aşığım! Dibine kadar! Ellerim onu gösterirken gözlerim gözlerindeydi. O yola bakıyor olsa da dudakları beni gördüğünü belirtircesine kıvrılmıştı. Gözlerimden aşk damlıyordu buna emindim! Mirza benim yıllardır beklediğimden haberimin olmadığı hasretliğimdi ve hasret şimdi sona ermişti. "Şeytanla bir olmuş gibi Küt diye gidecek gibi Her yöne sapacak Ne yaptıysam yapacak gibi Ben ona resmen aşığım..." Bütün duygularını en uçta yaşayan bir insan olarak şarkısının sözleri ruhuma o kadar uyumluydu ki her kıtasında kendimden geçiyordum. Bakışlarımı onun güzel yüzünden yola çevirdiğimde arkamızda beliren siyah aracın önümüze geçmeye çalışmasıyla kaşlarım çatılmıştı. Verdiği sinyale rağmen yaptığı hareket çok tersti ama umursamadım, ben mutluydum ve trafik kavgası edecek halde değildim. Bu sefer Mirza halledebilirdi. Araba önümüzden gitmeye devam ediyor, bize yaklaşmaya çalışıyordu. Mirza kaşlarını çatarak gaza biraz daha yüklendiğinde ani bir hamleyle öne yalpalamıştım. Ne olduğunu anlamak için başımı çevirip çatılmış kaşlarına ve ciddileşen yüzüne baktım. "Ünal'ın arabası değil mi?" "O ama neden böyle bir saçmalık yapıyor onu anlamadım." Gözünü yoldan ayırmadan telefonunu cebinden çıkarttı ve iki saniye içinde aramayı başlattı ama Ünal telefonunu açmamıştı. Araba bizimle eş zamanla hızlanırken keskin bir hamleyle tam hizamıza gelmişti. Mirza'nın camı ne olduğunu anlamak için açılmış, rüzgâr bütün basıncıyla üzerimize çullanmıştı. Namlunun ucunu gördüğümde neşeli mimiklerim yüzümde donakalmıştı. Şarkı yüksek sesle çalmaya devam ediyordu, Mirza belindeki silaha uzanmıştı. Kalp atışlarım yavaşlamıştı, şarkıya eşlik ederken havaya kalkmış ellerim havada asılı kalmıştı. "Eğil Mina!" Tabanca ateşlendiğinde Mirza bütün gücüyle bağırarak elini başımın arkasına koyup öne doğru eğilmemi sağladı. Dizleriyle direksiyonu döndürürken diğer eli belinden çıkardığı tabancayı devreye sokmuştu. Silah sesleri, arabanın manevraları, Mirza'nın başımdaki eli... Midem bulanıyordu, başıma giren ağrı o kadar şiddetliydi ki kusmam kaçınılmazdı. Silah sesi kesilmiş, keskin fren sesiyle araba sarsılmaya başlamıştı. Sertçe durduğumuzda ani fren yüzünden başım torpido gözüne çarpmıştı ama Mirza'nın eli artık üzerimde değildi ve acı hissettiğim son şeydi. Başımı korkuyla kaldırdım, gözlerimin ardında kızıl bir düğün panayırı kurulmuştu. Sımsıkı yumduğum gözlerimi açıp etrafıma baktığımda etrafa sıçramış kan lekesi görmeyi bekliyordum ama yanılmıştım, sadece cam parçalanmıştı. Mirza'ya dönen gözlerim oniks karası gözlerle buluştuğunda dudaklarım usulca kıvrıldı. İyiydi, iyiydik. Bir şey olmamıştı. Yaşıyorduk. Kan yoktu. "Mina, iyisin değil mi?" "Mirza," dedim sakin olmaya çalışan titrek sesimle. Gözlerimiz bedenlerimizi hızlıca tarıyor yaralanıp yaralamadığımızı kontrol ediyordu. "İyiyim, ben iyiyim sorun yok." Onu sakinleştirmekti amacım ama paniğim sesime yansımış olacak ki gözleri kedere büründü. Kedere bürünmesindi, o hiç üzülmesindi, öyle bakmasındı... "Mina," dedi güçsüz bir yutkunuşun ardından. Neden bu kadar yavaş konuşuyordu anlamıyordum. Korkmuş olabilir Mina, korkunca adrenalin yavaşlatır insanı. Aynen, kesinlikle bu yüzden olmalı. Oturduğum yerde dikkatle ona dönüp yüzünü ellerimin arasına aldım. "Sorun yok, iyiyiz." Başımı sallayarak kendimi onayladım, gülüyordum ama hayatımda bu kadar zorlama bir gülümseme sunduğumu hatırlamıyorum. Ona korktuğumu belli edemezdim, daha çok endişelenirdi ve yeteri kadar korkmuştu. Ne de olsa ikimizde iyiydik, korumalar yanımıza gelir başka bir arabaya geçerdik. Yapardık bunu, yapmalıydık çünkü bu arabayla eve gidemezdik. Araba haşat olmuştu, gitmezdi. "Her şey yoluna girecek," dedi hafifçe doğrulup bana doğru yaklaşırken. Acı içinde gülümsedi ve yutkundu. Alnından süzülen ter damlası sakallarına karıştığında sol gözümden süzülen yaşa engel olamadım. "Korkma, tamam mı?" Neden böyle konuşuyordu? Ünal neredeydi? Telefonumu çıkartmam gerekiyordu ama ben sadece oniks karası gözlerine bakıyordum. Artık o kadar kara değillerdi, rengi kehribara çalan bir kahverengiye dönüşmüşlerdi ve bu beni daha çok ürkütmüştü. Silahı bırakmış eli yüzüme uzandı, düşen yaşı dudağıma karışmadan yakaladı ve usulca sildi. "Seni," dediğinde dudaklarından sızan kan içimde barınan bütün duyguları ateşe vermişti. "Seviyorum." Gözleri bir kapanıp bir açıldığında titreyen ellerim yüzünden göğsüne süzüldü. Parmaklarıma bulaşan sıcak ve ılık sıvı altı yıl önce elbiseme yayılan o sıcak sıvıyla aynıydı. Geri çekilip derime bulaşan koyu kırmızı renge baktığımda yirmi beş yıllık hayatımda ikinci kez kör olmak istedim. Mirza'nın kanı parmaklarımın arasından süzülerek yüzüğün takılı olduğu parmağıma dolandığında aynı anda hem kaçmak hem de sarılmak istedim. Kaçamadım, onu bırakabilecek gücüm yoktu ama ellerime baktıkça geçmişe çekilmemem imkânsızdı. Eğer göğsümdeki acının tarifi istenseydi, defalarca kez saplanan ucu kör bir bıçak olduğunu söylerdim. Dudaklarımdan firar eden kesik nefes kapanmamak için direnen gözlerini gördüğüm anda inlemeye dönüştüğünde üzerimize çökmüş olan karanlığın kızıl bir tona büründüğünü söylemem mümkündü. Tıpkı kucağıma düşen annemin iri yeşil gözleri gibi onun eskiden kara şimdi kehribar olan ateş gözleri de ruhuma çökmüştü. Annem nasıl ölmek istemediğini bağırarak bakıyorsa, Mirza'da aynı şekilde bakıyordu. Yaşamak... O yaşamak istiyordu ve ben çaresizce ona bakıyordum. Bu sefer arabada çığlık atan, bağıran kimse yoktu. Etraf o kadar sessizdi ki geçmişin sesini duyabiliyordum. Uzaklardan geliyordu ama esasında ensemizin dibindeydi. Titrediğinin farkına varamadığım ellerim kucağıma düştü. Her şey tekrar ediyordu. Yeniden ve yeniden. Geç kalmış, gafil avlanmıştım. Arabayı görmüş ama onu durduramamıştım. Silahı görmüş, uyaramamıştım. Silah ateş almış ama siper olamamış aksine yine benim kılıma zarar gelmemişti. Canın canımdır, canımdan ötedir. Ona zarar gelmesine müsaade etmem. Sözünde durmuştu. Bunca yıl çok defa üşüdüm, çok fazla titremeye maruz kaldım. Çok korktum, aklımı kaybettim, kendimi kaybettim, asla bulunamadım ama şimdi... Duygularını doruklarında yaşayan bir insanın en dibe çöktüğü anın içindeyim. Kazdığım çukurdan çıkmaya çalışmıyordum ama durduğum yerde de kalmıyor gittikçe dibe çöküyordum. Ben çöktükçe üzerime kürek kürek toprak atılıyordu. Boğuluyordum, nefes alamıyordum. Mirza ölüyordu ve bende ölüyordum. Ellerimde kan, göğsümde kör bir bıçak, yanımda sevdiğim adam, parmağımda geleceğin ümidini besleyen kanla parıldayan bir yüzük ve karanlık... Karanlıktaydık, ikimizde kaybolmuştuk ve kimse bizi bulmaya gelmiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD