Yaman Karahan
Lansman gecesi, Umay’ın kolumda bir zafer anıtı gibi duruşu, şehrin tüm elitlerini büyülemişti. Ama içimdeki o kibirli adam, onun dudaklarıma koyduğu o narin parmağın izini ve sunduğu şartı hazmedemiyordu. Evet, raundu kaybetmiştim. Sancak’ın borç senetlerini o gece herkesin gözü önünde şömineye attım. Ama Umay Kurt’un bilmediği bir şey vardı: Yaman Karahan asla masayı kapatmadan kalkmazdı.
Onu malikaneye geri götürdüğümde, odasına girmesine izin vermedim. Onu, binanın en alt katında, antrenman salonunun da altındaki o gizli bölmeye indirdim. Burası benim şahsi "koleksiyonum"du. Duvarlar kurşungeçirmez camlarla kaplıydı ve içeride dünyanın dört bir yanından getirilmiş antika silahlar, zırhlar ve paha biçilemez sanat eserleri duruyordu.
O odanın tam ortasında, kadife bir örtünün altında duran şeyi açtım. Bu, saf gümüşten dövülmüş, üzeri elmaslarla süslü bir boks kaskı ve eldiven setiydi. Estetik bir harikaydı ama aynı zamanda bir esaret sembolüydü.
"Borçlar silindi General," dedim, sesim o yeraltı odasının soğuk mermerlerinde yankılanırken. "Artık özgürsün. Sancak güvende." Ona doğru bir adım attım, aramızdaki mesafeyi acımasızca kapattım. "Ama şimdi... Şimdi benim için dövüşeceksin. Bu eldivenleri takacaksın ve benim belirlediğim, dünyanın en zengin bahisçilerinin izleyeceği o özel turnuvada 'Kraliçe' olarak ringe çıkacaksın. Bu, borç için değil, onur için. Ve en çok da... Benim sana olan inancımı tescillemek için."
Gözlerinin içine baktım. O kehribar derinliklerdeki isyanı görüyordum. "Bu eldivenleri takmayı reddedebilirsin. Kapı orada. Ama unutma Umay; bu şehirde özgürlük, sadece benim izin verdiğim kadardır. Sancak’ın borcu bitti ama senin bana olan borcun... o yeni başlıyor." Elimi o gümüş eldivenlerin üzerinde gezdirdim. "Karar senin. Ya bu altın kafesin kraliçesi olursun ya da dışarıdaki o gri sisin içinde kaybolup gidersin."
UMAYIN ANLATIMI
Yaman’ın şömineye attığı senetlerin alevi hala gözlerimin önündeydi. Sancak özgürdü. Bu, benim ilk zaferimdi. Ama Yaman’ın beni indirdiği o gizli odada, o gümüş eldivenleri gördüğüm an, zaferimin ne kadar prangalı olduğunu anladım. Bu adam beni sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da sahiplenmek istiyordu. O gümüş eldivenler, benim için bir onur değil, bir esaret ilanıydı.
Onun gözlerindeki o soğuk sahiplenici karanlığa baktım. Beni tehdit etmiyordu; sadece gerçeği yüzüme çarpıyordu. Bu şehirde onsuz nefes almak bile imkansızdı. Sancak’ı kurtarmıştım ama kendimi daha derin bir kuyunun içine atmıştım.
Gümüş eldivenlere doğru yürüdüm. Parmak uçlarım o soğuk metale değdiğinde babamın o eski, deri eldivenlerini hatırladım. Onlar zafer kokardı, bunlar ise sadece güç ve para. Kaskı elime aldım. Ağır ve pürüzsüzdü.
Yavaşça Yaman’a döndüm. Yüzümde "Cehennem Çukuru"ndaki o "General" duruşu vardı. "Bu eldivenleri takacağım Karahan," dedim, sesim bir hançer kadar keskin ve netti. "Senin turnuvanda, senin zengin bahisçilerin için dövüşeceğim. 'Kraliçe' rolünü de oynayacağım." Ona doğru bir adım attım, aramızdaki elektriği bilerek tırmandırdım. "Ama bir şartım daha var. Bu turnuvayı kazandığımda... ki kazanacağım... o zaman bana bir söz vereceksin. Beni ve Sancak’ı bu şehirden, bu hayattan tamamen azat edeceksin. Adımızı bir daha asla anmayacaksın. Bu, benim son savaşım olacak. Ve bu savaşın ganimeti, benim gerçek özgürlüğüm olacak."
Gözlerimi ondan ayırmadan kaskı Yaman’ın eline bıraktım. "Kabul ediyor musun? Yoksa General, savaş bitmeden cepheyi terk etsin mi?" Bu, benim Yaman Karahan’a attığım ilk gerçek sol kroşeydi. Ve bu sefer, masayı kapatan ben olacaktım.
Yaman Karahan’ın Anlatımı
Lansman gecesindeki o keskin bakışı, kalabalığın ortasında belimi kavrayan elimi bir itaat değil, bir strateji gibi reddedişi... Umay Kurt, hayatımda karşılaştığım en tehlikeli satranç oyuncusuydu. Sancak’ın borç senedini şömineye attığımda, ateşin alevi sadece kağıdı değil, benim içimdeki o soğuk kontrolü de yaktı.
Onu malikanenin en altındaki "Özel Koleksiyon" odasına indirdiğimde, gümüş eldivenlerin üzerindeki örtüyü kaldırdım. O, bu parıltıya kapılacak bir kadın değildi; o, bu parıltının arkasındaki prangayı görecek kadar "General"di.
"Şartın kabul edildi," dedim, sesim mermer duvarlarda yankılanan bir yemin gibiydi. "Eğer bu turnuvayı kazanırsan, kapılar ardına kadar açılacak. Ama kazanamazsan Umay... O zaman bu gümüş eldivenler senin ellerine, ben ise senin ruhuna mühürleneceğim."
Ona doğru yürüdüm. Aradaki o tek adımlık mesafeyi yok ettim. Elini tutup gümüş eldivenin üzerine koyduğumda, teninin sıcaklığıyla metalin soğukluğu birbirine karıştı. Bakışları kehribar bir yangın gibiydi. "Şimdi," diye fısıldadım, boynundaki o taze nabza bakarak. "Kraliçe’nin nasıl dövüşeceğini tüm dünyaya gösterelim. Hazırlan, ilk maçın 'Demir Maske' ile. Ve o, Kıyıcı kadar insaflı değildir."
Umay’ın Anlatımı
Yaman’ın malikanesindeki o gümüş oda, benim için bir hapishaneden farksızdı. Elime bıraktığı o gümüş eldivenlerin ağırlığı, özgürlüğümün bedeliydi. Sancak’ın borcu bitmişti ama benim savaşım daha yeni başlıyordu. Yaman, beni bir koleksiyon parçası gibi sergilemek istiyordu; ben ise o sergiyi dağıtacak olan fırtınaydım. Demir maske kim bilmiyorum ama boksörü tanımam için verdiği portföye hiç yenilmediği ve acımasız olduğu yazıyor görünümü ise korkutucu.
Malikanenin misafir odasındaki boy aynasının önünde duruyordum. Yaman’ın gönderdiği o turnuva kıyafetlerinden biri yatağın üzerindeydi: Gümüş rengi, vücuduma bir zırh gibi oturan esnek bir büstiyer ve şort. Ama benim dikkatimi çeken o değildi. Masanın üzerinde duran bir buket siyah gül ve yanındaki küçük nottu. Notta sadece şu yazıyordu: “Yarın gece tüm dünya senin önünde diz çökecek, ama bu gece sadece benimsin. - Y.K.”
Bu adamın her hareketi bir satranç hamlesiydi. Güllere dokunmadım bile. O sırada kapı çalmadan açıldı. Aynadaki yansımamda Yaman’ı gördüm. Üzerinde yine o jilet gibi siyah gömleği, üstten iki düğmesi açık... Elinde bir buz kovası ve içinde soğumaya bırakılmış bir şişe vardı.
"Turnuvadan önceki gece alkol almam Karahan," dedim, aynadaki yansımasıyla göz göze gelerek. "Reflekslerimi öldürür."
"Bu senin için değil General," dedi, odaya yavaş adımlarla girerken. "Bu, benim kutlamam için. Kendi oyunumda ilk defa bir piyonun beni mat edişini kutluyorum."
Yanıma kadar geldi. Kokusu, odadaki siyah güllerin ağır kokusunu bastırdı. Elini kaldırdı, parmak boğumlarımdaki hafif kızarıklıklara dokundu. Sabahki antrenmanda torbayı bandajsız dövdüğüm için deri hafifçe aşınmıştı. Dokunuşu canımı yakmadı, aksine içimde bir yerlerde o bastırdığım yangını körükledi.
"Yarın gece o çukura girdiğinde," diye fısıldadı kulağıma doğru, "herkes senin o sert yumruklarını izleyecek. Ama sadece ben... sadece ben senin bu titreyen nefesini biliyorum."
Yaman Karahan’ın Anlatımı
Odanın içindeki hava, dışarıdaki fırtınadan daha ağırdı. Umay, aynanın önünde bir savaşçı gibi değil, ele geçirilmesi imkansız bir kale gibi duruyordu. Ama omuzlarının o hafif sarsıntısı, kontrolün parmak uçlarından kayıp gittiğini fısıldıyordu bana.
Tam o sırada kapı bir kez daha açıldı. Gelen Erdem’di. Elinde bir dosya vardı ve yüzündeki ifade bir şeylerin ters gittiğini anlatıyordu. "Efendim, acil bir durum var. Sancak Bey hakkında..."
Umay bir anda bana döndü. Gözlerindeki o kehribar ışık anında birer oka dönüştü. "Sancak’a ne oldu?" diye gürledi.
Erdem duraksadı, bana baktı. "Sancak Bey... kulübün arkasındaki depoda birileriyle görülmüş efendim. Yaman Bey’in korumaları müdahale etmek üzereyken bir mesaj bırakmışlar: 'General’in bedeli, Sancak’ın canı.'"
O an Umay’ın yüzündeki o sert ifadenin yerini saf bir dehşete bırakışını izledim. Ama bu dehşet sadece korkudan değil, bana karşı duyduğu o derin şüpheye de gebeydi. Adım attı, gömleğimin yakasına yapıştı. Boyu benden kısa olsa da o an bir dev gibi tepemdeydi.
"Sen yaptın!" diye bağırdı, sesi hıçkırıkla karışık bir öfkeydi. "Onu serbest bıraktın ki tekrar kapana kısılsın! Beni burada tutmak için onu yem olarak kullandın!"
Umay’ın Anlatımı
Yaman’ın gömleğini öyle bir sıkıyordum ki parmaklarım bembeyaz kesilmişti. Gözlerindeki o buz gibi sakinlik beni delirtiyordu. "Cevap ver Karahan! Sancak nerede?"
Yaman elini elimin üzerine koydu. Beni itmedi, aksine parmaklarımı yumuşatmak ister gibi okşadı. "Benim tarzım bu değil Umay," dedi sesi her zamankinden daha derin ve otoriter bir tonda. "Sancak’ın canı senin turnuvadaki zaferine bağlı. Onu alanlar benim düşmanlarım, yani senin de düşmanların. Şimdi..."
Beni aniden kendine doğru çekti. Vücudumuz arasındaki o santimlik boşluk yok oldu. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Öfke miydi bu, yoksa dizginleyemediğim o çekim mi?
"Şimdi bu öfkeni sakla," dedi, dudakları dudaklarıma değecek kadar yakınken. "Yarın gece ringde o adamları parçalarken bu anı hatırla. Sancak’ı oradan bizzat ben çıkaracağım. Ama karşılığında... karşılığında sen benim kraliçem olarak o tacı giyeceksin."
Yaman’ın kıskançlığı ve mülkiyet hırsı, o an odadaki havayı yakıp kül etti. Sancak’ın başına gelenler onu öfkelendirmişti ama asıl öfkesi, Umay’ın odağının kendisinden Sancak’a kaymış olmasınaydı. Başını boynuma gömdü, sert bir nefes aldı. "Benden başkasını düşünmeni yasaklıyorum General. Acını bile sadece benim yanımda yaşayacaksın."
O gece malikanede hiçbir kadeh tokuşturulmadı; sadece iki yaralı ruhun birbirine dolanan nefesi ve yaklaşan kanlı bir şafağın sessizliği vardı.