Hayır, art niyetli olduğunu sanmıyordum ya da umut ediyordum. Bir üst kata çıktığımızda geniş bir hol vardı, sağ tarafta üç oda sol tarafta bir oda vardı, kapılardan bunu anlamıştım.
Sol taraftaki tek odaya ilerleyen Hazar beni nihayet bırakmıştı, kolunun yerini garip bir soğuk alırken kabana tutundum. Kapıdan içeri geçip nihayet odaya girdiğimizde, dudaklarım yavaşça aralandı.
Odanın duvarları koyu griydi, oldukça büyük ve tavanı yüksek bir odaydı. Yatağının başlığı ve bazası siyahtı, çarşafları ise bembeyazdı, o kadar düzgün duruyordu ki sanki yıllardır kimse dokunmamıştı. Hemen karşımdaki duvar boydan boya camdı, siyah yerde sürünen fon perdelerden başka perde yoktu. Tavanda zikzak şeklinde ışıklandırmalar vardı, odanın yerleri de siyah ince bir halıyla kapanmıştı ve üzerinde gri, siyah çizgili, kalın bir halı seriliydi.
Boğuluyordum.
Çok kasvetli bir odaydı. Hemen solda bir kapı vardı, karşımdaki cam ile kapının arasında gri bir L koltuk vardı. Çift kişilik yatağın iki yanındaki komodinden başka bir şey yoktu odada. Sade olmasına karşın, kasvetli olmayı başaran tek oda olmalıydı.
"Herkese hitap eden bir oda değil." dedi Hazar incelediğimi fark ederek "Öyle bir kaygısı da yok."
Odadan bir bireymiş gibi bahsetmesini garipsemeden edememiştim.
"Burada ne kadar kalacağım?"
"Bilmiyorum Rana."
Rana mı? Bakışlarımı kaçırarak boğazımı temizlediğimde omzularımdaki kabanı alıp ona doğru uzattım. Teşekkür edecek değildim, bütün bunların sebebi oydu.
Ölüm sessizliği gereğinden fazla sürdüğünde derin bir nefes alarak ona doğru döndüm ama orada yoktu, odanın içindeki kapı açıktı ve içerideki ışık dışarıya vuruyordu.
Yanına gitmeli miydim?
Kesinlikle hayır.
Gerekiyor olsa gelmemi söylerdi değil mi?
Odanın kapısı açıldığında arkama döndüm fakat Barlas'ı görmemle dizlerimin bağı çözüldü. Burada olduğumu bilerek mi gelmişti yoksa kardeşini mi ziyaret etmek istemişti?
"Senin burada ne işin var?" dedi soruma cevap verir gibi "Nasıl geldin buraya?"
Bana doğru adımlamaya başladığında ne yapacağımı bilemez halde duruyordum yerimde.
"Ben getirdim."
Hazar aramıza girip set çektiğinde yumruk olan ellerim gevşeyecek gibi oldu.
"Ne demek...ben getirdim?"
Abisinin anlam veremeyen bakışlarını görebiliyordum. Açıkçası Hazar'ın bu koruyucu tavrına ben de anlam veremiyordum.
"Yine mi?"
Barlas'ın alaylı sesi yüksek tavanlı odada yankılanırken ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum.
"Yine mi aptal bir kızı korumaya çalışacaksın?"
"Abi," dedi Hazar sakin bir sesle "O benim--"
"Hazar! Bir önceki korumaya çalıştığın kız arkadaşındı, bu kız sevgilin, bir sonraki ne olacak karın mı?"
Beynim kırmızı ışıkları açtığında kendimi kulakları dikilmiş kedi gibi hissediyordum. Benden önce birisini daha mı korumaya çalışmıştı?
"Bir önceki kızı korumaya çalışıyordum evet ama Rana...gerçekten sevgilimdi."
Benim yalanımı mı duymuştu? Yoksa üzerimde dinleme cihazı mı vardı? Sevgilim demek yerine neden geçmiş zamanı kullanıyordu?
"Sevgilimdi mi?" dedi Barlas dikkatini çekmiş gibi "Artık değil mi?"
"Barışmaya çalışıyorum."
Abisinin bakışları bana kaydığında tepkisiz kalmaya çalıştım. Hazar'ın tilkilerle dolu aklından neler geçtiğini anlayamıyordum, aslında anlamam için çok erkendi.
"O zaman bu kızın boğazına yapışarak ona haksızlık ettim." dedi Barlas sinsi bir sesle,
"Ne yaptım dedin?"
Hazar'ın sakin ama temkinli sesini duymak ürpermeme sebep olmuştu, merhametli gibi görünen ama en zalim olan kişi olabilir miydi?
"Sevgilinin," dedi Hazar'ın yanından hızla geçip bana ulaşırken "Boğazına bu şekilde..."
Kendimi bir anda duvara yaslanmış halde buldum, Barlas kolumu boğazıma yaslamış ve başımı geriye atmama sebep olmuştu.
"Yapışmıştım hastane---"
Üzerimdeki baskı yok olduğunda kayarak yere düştüm, aynısı yeniden oluyordu. Yine zemine öylece çakılmıştım ve altından kayıp gittiğim kol Barlas'ındı.
Hazar'ın ona yumruk attığını idrak ettiğimde bununla birlikte pek çok şeyi de idrak etmiştim.
"Vay," dedi Barlas keyifle doğruluken "Kardeşime bak sen."
Hazar'ın gerçekten öfkeli olduğunu görebiliyordum, sebebi ben değildim biliyordum, abisi ve babası ona hep böyle davranıyor olmalıydı. O yüzden beni öldürebilmek için sarhoş olmuştu değil mi?
Zavallı çocuk.
Gülecek gibi oldum, ona üzülüyordum ama bu şekilde arkadaşlarıma haksızlık ediyor gibi hissediyordum.
"Bir daha ona sakın dokunma abi."
Barlas sesli bir şekilde gülerken bana doğru döndü fakat Hazar aramıza geçti.
"Kardeşim gerçek bir erkek oluyor gibi sevdim bu kızı."
Tepkisizce onlara bakarken abisi Hazar'a garip bir bakış attı.
"Buna ben inanırım belki ama babam inanmaz, daha güçlü bir şeyler lazım."
Hazar'ın omzuna vurarak odanın çıkışına yöneldiğinde dizlerimi kendime doğru çektim. Şaşırtıcı bir şekilde duvar soğuk değildi.
Ben üşümüyordum, peki ya Nil?
Onu gömmüşler miydi? Yoksa...yakmışlar mıydı? Hangisi daha kötüydü?
İkiside.
Ailesi onu ziyaret etmek istediğinde iki türlüsü de olmayacaktı. Onu bulabilecekler miydi?
Düşüncelerimi bölmek için yapılmış gibi önüme uzatılan telefonuma baktım.
"Annen dünden beri seni arıyor."
Dün mü? Bütün bunlar olalı ne kadar zaman olmuştu?
"Annem...mi?"
Annem, benim bir annem vardı değil mi?
"Onu arayabilir miyim?"
"Merak etmesin ara ama..." dediğinde ne söylemek istediğini anlamıştım.
"Ona bir şey söylemeyeceğim."
Hazar kafasını sallayarak camın kenarındaki koltuğa yürüdüğünde telefonumun ekranını açıp gelen onlarca bildirime baktım çaresizce.
Annemin aramasına geri döndüğümde kalbim patlamak üzereydi.
"Alo? Rana? Kızım neredesin sen kaç zamandır? Bizi neden korkutuyorsun böyle? Uçak bileti alıp Türkiye'ye gelmek üzereydik!"
Dolan gözlerimi yumup, titreyen dudaklarımı ısırdım.
"Rana?"
"Anne?" dedim acı içinde "Ben..."
Hazar'ın gözünün üzerimde olduğunu biliyordum.
"Ne oldu yavrum? Bu sesin ne?"
Burnumu çektim.
"Ben hastaydım, hastanedeydim. Telefonum evde kalmış."
"Ne?"
"Önemli bir şey değil, üşütmüşüm. Seray yanımdaydı ama seni arayamayacak kadar halsizdim."
Annem derince bir iç çekti "Peki ya şimdi?" dedi oldukça üzgün bir sesle "İyi misin?"
Hayır, değilim. Lütfen buraya gel ve beni kurtar anne, yalvarırım.
"İyiyim..."
"Babanla, abin de çok merak etti seni."
Dizlerimi mümkünmüş gibi biraz daha çektim kendime, burada olsalardı her şey daha kolay olur muydu ki?
"Merak etmesinler, iyiyim. Biraz dinlenip sizi tekrar ararım."
"Tamam kızım, dikkat et kendine. Habersiz bırakma bizi."
Hiçbir şey söylemedim, arama sonlandı, telefonumu yere hemen yanıma bıraktım ve alnımı dizlerime yasladım.
Acı denen his yavaş yavaş giriyordu bedenime ve katmerleniyordu her seferinde.
"Banyo ve giyinme dolabı...karşındaki kapında. Ben çıkıyorum hem odanın hem oradaki kapının hem de banyonun kapısını kilitleyebilirsin."
Hiçbir şey söylemedim, başımı kaldıramadım. Hazar'ın odadan çıktığını duyduktan sonra bile aynı şekilde kalmaya devam ettim. Tek istediğim bu kabustan uyanmak ve Nil'e sıkıca sarılmaktı ama uyanamadım, kabus gerçekliği ele geçirdi, en yakın arkadaşımın ölüsü bilmediğim bir şekilde ortadan kaldırıldı ve ben bu kocaman odaya bile sığamayacak kadar acıyla doldum.
Başımı kaldırdığımda hava kararıyordu, günler birbirine geçmişti. Saat kaçtı? Bugünün tarihi neydi? Yavaşça ayağa kalktığımda telefonumun koyduğum yerde olmaması beni çokta şaşırtmamıştı, bana karşı bir miktar nazik olması tedbiri elden bırakacağı anlamına gelmiyordu.
Odanın içindeki kapıya doğru ilerledim, içeri geçip koca dolaplara baktım, onun kıyafetlerinden mi giyecektim?
Elbette.
Bana kıyafet alacak hali yoktu, telefonumu aldıysa bile kıyafetlerim evimdeydi.
Hayır, onun kıyafetlerini giymek istemiyordum.
Giyinme odasından geri çıkıp odaya bakındım, gözlerimdeki yaşlar bir anda yanaklarıma süzülmeye başladığında halının üzerine çöküp ağladım.
Bedenim nihayet şoku atlatmış olmalıydı.
Acıyı saf bir şekilde tam olarak kalbimde hissediyordum, kocaman bir yara açılmıştı ve içi tuzla doldurulmuştu. Yanıyordu, acıyordu, ağrılar saplanıyordu ama her seferinde tuz tazeleniyordu sanki.
"Nil..." diye mırıldandım ağlayarak "Özür dilerim."
Alnımı daha da eğilerek zemine yasladığımda üşüyordum ama tenim mi ruhum mu bilememiştim. Okuduğumda inanmazdım ama insanın ruhu en büyük yarayı alıyordu, üşüyordu, öyle ki ruhtaki derin yaralar kabuk bağlamaz, dikiş tutmazdı.
Bazen en kötü yaralar göremediklerimizdir. Bazen en kötü yaralar, kabuk bağlamayan, dikiş tutmayanlardır. Sahi bu yaralar nasıl iyileşecekti? İyileşir miydi?
Gözlerimi kapatarak tamamen yere uzandığımda üşüyordum ama önemi yoktu, ölmekten korkup verdiğim savaşta ölmesinden korktuğum kişi ölmüştü, artık çabalamak ihanet gibi geliyordu, buna hakkım yokmuş gibi.
"Çabuk şuna bakın!"
Nil elindeki koca gül buketiyle gelirken dudaklarım şaşkınca aralandı.
"Yuh!" dedi Lina oturduğu sandalyeden kalkarak "Boyun kadar."
Ben onlara anlamsızca bakarken Eylül sırıttı,
"Rana henüz bizi anlayamıyor. Bir adamı sevdiğinde ve ondan çiçek beklediğinde görüşeceğiz."
Gülerek elimi havadaki kötü kokuyu dağıtır gibi salladım.
"Romantizm kokusu tıpkı çürük lahana kokusu gibi."
Eylül ve Lina gülerken, Nil buketinden bir gülü çıkarıp bana uzattı.
"Al, senin erkek arkadaşın ancak ben olurum."
Elindeki güle dümdüz bir şekilde bakarken üçü daha çok güldü, gerçekten kırmızı bir gülün nasıl bir anlamı ve sevinci olabilirdi?
"Bir erkekten neden çiçek bekleyeyim? İstersem, kendime alırım?"
Onlar daha çok gülerken dudak büzdüm, karşı cinsten çiçek beklemek bir yana onlarla muhatap dahi olmak istemiyordum. Yine de Nil, boyu kadar gül buketiyle o kadar mutlu görünüyordu ki en sonunda ben de gülümsemeden edemedim. Onları mutlu görmek yeterliydi.
"Ben bu çocuğu çok seviyorum ya," dedi Nil güllere sarılırken "Bizi ölüm bile ayırmasın."
Bizi ölüm bile ayırmasın.
Bizi ölüm bile ayırmasın.
Bizi...ölüm...bile...ayırmasın.
Gözlerimi korkuyla açarken görüş açıma giren yüze şaşkınca baktım.
"Hazar."
Neden beni kucağına almıştı, uyurken neden hissetmemiştim?
"Yerde uyumuşsun."
Gözümden süzülen yaşı hızlıca silerken, kucağından inmek için bacağımı aşağı doğru ittim, ağlarken uyuya kalmış olmalıydım. Saat kaçtı?
Ona arkamı dönerek gözlerimi hızlıca sildim.
"Babam sana inanırsa, seni evine bırakırım." dedi sıkılgan bir sesle "Ama inanmazsa bir süre...benimle kalman gerekebilir."
Beni evime bırakmaya cesaret edebilir miydi? Karakola gitmeyeceğimden nasıl bu kadar emindi?
"Bana inanırsa mı?"
"Evet, bir ilişkimiz olduğuna onu inandıralım."
Sinirle ona doğru döndüm.
"Senin baban benim arkadaşlarımı öldürdü, senin yüzünden! Cengiz Köse'nin oğlunu da öldürdünüz! Siz katilsiniz!"
Eli hızla dudaklarıma kapanırken diğer eli belimden beni desteklemişti.
"Ses tonuna dikkat et."
Elinin üzerine elimi koyarak çekmek istediğimde bana müsaade etmedi.
"Bütün bunları bildiğini bütün eve duyurmak mı istiyorsun? O zaman seni ben bile kurtaramam, babam gözünü açıp kapayana kadar seni öldürmüş olur."
Beni neden kurtarıyordu? Madem bu kadar iyiydi, o çocuğu neden kaçırıp babasına vermişti? Elini çekmesi için direttiğimde içimdeki öfke, zehir kazanı gibi fokur fokur kaynıyordu.
"İyi birisiymiş gibi davranma, sen de onlar gibisin."
Fısıltımı, dudaklarıma bakarak dikkatle dinlediğinde bakışları ağır ağır gözlerime çıktı, kahverengilerin arasındaki yeşil detayla çarpıştığımda, benim bakışlarım da onun yüzünde geziniyordu.
"Öyle bir iddiam yok."
İddia kelimesi beni o kadar rahatsız etmişti ki onu itekleyerek aramıza birkaç adım mesafe koydum.
"Babanı inandırmak yerine polise gidelim, sende şahitlik yap sonra da---"
"Sonrada ikimizi de öldürsün, yaşamına istediği gibi devam etsin. Bizde toprağın altında çürüyelim."
"O zaman ne yapacağız? Bütün bunlara boyun eğip kendimizi kurtarmaya mı bakacağız?"
Bana doğru birkaç adım atarken istemsizce gerilemiştim, beni omuzlarımdan tutarak yatağa ilerlediğinde korkuyla kollarına tutundum, görünenin aksine kalın kolları vardı.
"Ne yapıyorsun?"
"Abim geliyor."
Yatağa doğru düştüğümde korkuyla kollarına daha sıkı tutundum, ellerini iki yanıma koyarak üzerime eğildiğinde ben olup biteni anlamaya çalışıyordum.
"Kıpırdama..."
Nefesimi tutarak kollarını sıktığımda odanın kapısı açıldı, Barlas'a doğru ifadesiz bir suratla bakmaya çalıştığımda onun şaşkın olduğunu görebiliyordum.
"Kapıyı en azından bu seferlik çalamaz mıydın?"
Barlas çoktan açtığı kapıyı çalarken Hazar doğrulmamakta ısrarcı gibiydi.
"Babam yarım saate evde olur, yemekte ikinizi de istiyor." dediğinde Hazar'a doğru döndüm, bana bakıyordu, en azından üzerime eğilmeyi bırakıp abisine laf yetiştiremez miydi?
"Anladım, şimdi çıkar mısın odadan?"
"Tabii."
Abisi kapıyı kapattıktan sonra yeterince uzaklaşmadan evin içinde bağırdı.
"Hazar eşcinsel değilmiş, gördüm!"
Bu nasıl bir aileydi böyle? Hepsi birbirinden manyaktı. Hazar dümdüz bir suratla doğrulurken ben yattığım yerde öylece kalakalmıştım.
"Sen...ayak sesinden kimin geldiğini mi anladın az önce? "
"Evet."
Başımı imkansız der gibi yana salladım.
"İyi ama nasıl?"
"Bazı çocuklar, bunun ayrımını yapacak kadar sert bir kalıpta büyür." dedi giyinme odasına doğru yürürken,
"Bazı çocuklar...böyledir."