Kan kokan topraklar
Baran Şahsuvaroğlu: Aşiretin genç, modern eğitim almış ama omuzlarındaki töre yükünden kaçamayan yeni ağası. Sert, adil ama kurallara sıkışmış.
Havin Kozcuoğlu: Başına buyruk, okumak isteyen, haksızlığa boyun eğmeyen güçlü bir genç kadın.
Ömer: Havin’in abisi. Şahsuvaroğlu aşiretinin kızını kaçırarak tüm bu felaketi başlatan genç.
Güneş, Mezopotamya ovasının üzerine adeta eritilmiş bir bakır gibi dökülürken, kadim Mardin şehrinin sarı taştan evleri bu amansız sıcağın altında asırlık bir uykudaydı. Bu topraklarda zaman yavaş akar, ama alınan kararlar bir kurşun hızıyla hayatları altüst ederdi. Rüzgar, dar sokakların arasından geçerken geride sadece toz ve yüzyılların biriktirdiği fısıltıları bırakıyordu.
İstanbul’dan kalkan uçağın tekerlekleri piste indiğinde, Baran Şahsuvaroğlu içindeki o tanıdık, ağır sıkıntının göğsünü daralttığını hissetti. Üzerindeki jilet gibi oturan koyu renk takım elbisesi, modern dünyada aldığı hukuk eğitiminin, geçirdiği yılların bir nişanesi gibiydi. Ancak havaalanının kapısından çıkıp o sıcak, kuru havayı içine çektiği an, İstanbul’daki o genç avukat kimliğini geride bırakması gerektiğini biliydi. Burası onun doğduğu, kuralları kanla ve sadakatle yazılmış topraklardı.
Kapıda onu bekleyen siyah, ağır arazi araçlarının yanında Şahsuvaroğlu aşiretinin korumaları dikiliyordu. Onu görür görmez başlarıyla selam verdiler, kapıyı hürmetle açtılar.
"Hoş geldin Baran Ağa," dedi direksiyondaki sadık adamı mırıldanarak.
Baran, dikiz aynasından geride kalan şehre baktı. Yüzündeki o katı, mesafeli ifade babasının ölümünden sonra bir daha hiç değişmemişti. Yirmi sekiz yaşındaydı ama omuzlarındaki yük, bir asırlık çınarı devirecek kadar ağırdı. O, buraya adalet getirmek için okumuştu; ancak şimdi, adaletin sadece namlunun ucunda ya da yaşlı adamların dudaklarının arasında arandığı bir coğrafyanın tek hükümdarı, yeni ağası olmak zorundaydı.
Aynı saatlerde, Kozcuoğlu konağının en üst katındaki geniş damda, bambaşka bir dünya kurulmuştu. Havin, kucağına sıkıca bastırdığı kalın, yıpranmış dünya edebiyatı kitabıyla tahta sedirde oturuyordu. Gözleri, ovaya doğru uzanan uçsuz bucaksız ufuk çizgisindeydi. Saçları rüzgarda uçuşurken, boynundaki ince gümüş kolye güneşin altında parlıyordu.
Havin için kitaplar, bu taş duvarların, üzerine yıkılmak üzere olan geleneklerin arasından gökyüzüne açılan tek pencereydi. Üniversite sınavını kazanmış, edebiyat öğretmeni olmak için gün sayıyordu. Bu dar, boğucu dünyadan kaçıp kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir kadın olmanın hayalini kuruyordu.
"Havin!" diye aşağıdan gelen sert ses, onun bu güzel hayalini bir cam gibi tuzla buz etti. Ses, annesi emektar kadındı ama sesindeki o telaş ve korku hayra alamet değildi. "Havin, çabuk aşağı in kızım! Konak ana baba gününe döndü, abin..."
Havin, içindeki o kötü hisle irkilerek ayağa kalktı. Kitabını sedirin üzerine bıraktı. Merdivenlerden aşağı inerken yüreğinin ritmi hızlanmıştı. Avluya adım attığında babasının yüzündeki o ölü toprağını, annesinin dizlerini döverek ağlayışını gördü.
Kozcuoğlu ailesinin büyük oğlu Ömer, o sabah Şahsuvaroğlu aşiretinin biricik kızını, Baran Ağa'nın kız kardeşini kaçırmıştı.
Bu, bu topraklarda savaş demekti. Bu, ölüm demekti.
Şahsuvaroğlu konağının devasa avlusunda, asırlık taş kemerlerin altında büyük bir sessizlik hakimiyeti vardı. Aşiretin yaşlıları, Kadir Bey gibi sert yüzlü, elleri bastonlu adamlar iki sıra halinde dizilmiş tahta sandalyelerde oturuyorlardı. Herkesin gözü, avlunun tam ortasında, babasından kalan o ağır ahşap koltukta oturan Baran Ağa’daydı.
Baran, elindeki kehribar tesbihi yavaşça çekiyordu. Her bir tanenin çıkardığı ses, avludaki gerilimi daha da tırmandırıyordu.
"Töre bellidir Baran Ağa!" diye gürledi Kadir Bey, bastonunu yere vurarak. "Ömer Kozcuoğlu senin namusuna el uzattı. Bacını kaçırdı! Eğer o kan yerde kalırsa, Şahsuvaroğlu’nun ağalığı da, adı da bu topraklardan silinir. Ya Ömer’in kanı akacak, ya da o aileden bir can alınacak!"
Baran, tesbihi birden sıktı. İmame parmaklarının arasında ezilecek gibi oldu. Gözlerini aşiret büyüklerinin üzerinde gezdirdi. Hepsi vahşi bir intikam arzusuyla yanıyordu. İstanbul’da öğrendiği kanunlar, insan hakları, adalet kavramları bu avlunun duvarlarına çarpıp parçalanıyordu. Eğer şimdi "Kan dökün" derse, bu topraklarda otuz yıl sürecek, onlarca gencin öleceği bir savaş başlayacaktı.
Ayağa kalktı. Boyu, heybeti ve üzerindeki o koyu renk takım elbisenin yarattığı tezatla avlunun ortasında dikildi. Sesi, taş duvarları titretecek kadar tok ve kesindi:
"Kan dökmeyeceğiz," dedi Baran.
Avluda bir uğultu koptu, yaşlılar öfkeyle homurdandı. Baran elini kaldırarak hepsini susturdu.
"Kan kanı temizlemez, sadece daha çok kirletir. Ömer kaçtı, nerede olduğunu kimse bilmiyor. Ama geride bıraktığı ailesi bu günahın bedelini ödeyecek. Hüküm bellidir: Berdel."
Yaşlılar birbirine baktı. Berdel, ölümleri durduran ama hayatları diri diri toprağa gömen o kadim kuraldı.
Baran, gözlerinde hiç sönmeyen o karanlık alevle devam etti:
"Kozcuoğlu ailesinin kızı Havin... Benim helalim olacak. Bu konağa gelecek, benim soyadımı taşıyacak. Ömer’in açtığı yara, kız kardeşinin bu konaktaki esaretiyle kapanacak. Davamız budur!"
Haber, Kozcuoğlu konağına ulaştığında Havin’in dünyası başına yıkıldı. Genç kız, odasındaki aynanın karşısında durmuş, elleriyle yüzünü kapatmış hıçkırarak ağlıyordu. Hayalleri, kitapları, özgürlüğü... Hepsi bir kalemde silinmişti. Hiç tanımadığı, acımasızlığı ve sertliğiyle bilinen Baran Ağa’nın yatağına, onun konağına bir köle gibi gönderilecekti.
"Ben gitmem ana!" diye haykırdı, odasına giren annesinin ayaklarına kapanarak. "Ben o törenin kurbanı olmam! Benim hayallerim vardı, okuyacaktım ben!"
Annesi gözyaşları içinde kızının saçlarını okşadı. "Gitmezsen abini vuracaklar güzel kızım. Babanı, amcalarını kurşuna dizecekler. Bir can için, tüm aileyi ateşe mi atacaksın?"
Üç gün sonra, Havin’in üzerine kan kırmızısı bir duvak örtüldü. Ne bir davul çalındı, ne bir zılgıt çekildi. Bu bir düğün değil, iki aşiret arasındaki o karanlık barışın bedeliydi. Havin, Şahsuvaroğlu konağının o devasa ahşap kapısından adımını attığında, karşısında siyah takım elbisesiyle bir dağ gibi duran Baran’ı gördü.
Baran, genç kızın yüzündeki kırmızı duvağı yavaşça açtı. Karşısında korkudan titreyen, sinen bir çocuk görmeyi bekliyordu. Ancak duvağın altından çıkan Havin; gözlerinden adeta ateş fışkıran, gururlu, kırılmış ama eğilmemiş bir aslan gibi dik duruyordu. Kucağında, evinden getirebildiği tek şey olan o yıpranmış kitabı sıkı sıkıya tutuyordu.
Baran, genç kızın bu dik duruşundan etkilendiğini gizleyerek eğildi, sadece Havin’in duyabileceği o buz gibi sesle fısıldadı:
"Bu konağa bir mahkum olarak geldin Havin. Ve unutma, bu hapishanenin gardiyanı da benim, sahibi de."
Havin, çenesini daha da dikleştirdi. Gözlerini Baran’ın kömür karası gözlerine mühürledi:
"Ben buraya mahkum olarak gelmedim Baran Ağa," dedi sesi avludaki rüzgarı bastırarak. "Sizin o kanla beslenen, yıkılası törenizi, kendi ellerimle bu konakta yakmaya geldim. Ben senin esirin olmam!"
O gece, Mezopotamya topraklarında silahların sustuğu ama iki inatçı, gururlu kalbin birbirini yakıp yıkacağı o büyük, şehvetli ve karanlık savaş resmen başlamış oldu.