-7-

1367 Words
Kadir, zarfın içindeki ölüm fermanı niteliğindeki tehdidi okuduktan sonra anlık ve dondurucu bir şok yaşadı. Gözleri, korku ve dehşetle kocaman açılmıştı, bakışları boşluğa sabitlenmişti. Elindeki kağıt, kısa bir an titredikten sonra parmaklarının arasından kayarak sessizce masanın üzerine düştü. Bedeninin kontrolünü kaybetmiş gibi, geriye doğru ağır bir adım attı. Hemen yanında duran Yusuf'a döndü. Sesi titrek ve zar zor duyuluyordu, ancak emri kesindi: “Yusuf… hemen dükkandan ayrıl. Git.” Yusuf çırak, abisinin yüzündeki beyazlamış ifadeyi ve gözlerindeki çılgınlığı görünce ne olduğunu anlamasa da itiraz etmedi. Gözleri şaşkınlıkla parlayarak, anında dükkanın arka kapısına doğru yöneldi ve saniyeler içinde ortadan kayboldu. Kadir, şimdi kırmızı lüks arabanın parlak yüzeyine yansıyan bakışlarla etrafı gergin ve odaklanmış bir şekilde tarıyordu. Sanki tehdit, dükkanın bir köşesinde gizlenmiş gibiydi. Kalbi, göğsünde delice bir davul gibi çarpıyor, her atışı kulaklarında uğulduyordu. Bu kargaşanın ortasında bile, Hicran şaşırtıcı bir soğukkanlılığını koruyordu. Ayakta duruyor, yüz hatlarında en ufak bir duygu dalgalanması göstermiyordu. Sakin, neredeyse fısıltılı bir sesle konuştu: “Evet, şimdi polise gitme zamanı geldi, Ahraz.” Kadir, alt dudağını acıyana kadar ısırdı. Zihninde, panikle mantık arasında hızlı bir savaş yaşanıyordu. Titrek bacaklarının artık onu taşıyamayacağını hissetti ve ağır bir şekilde masadaki sandalyeye çöktü. “Arkadaşım, polis… akşam yanına gidip olanları anlatırım,” dedi. Sesi sanki zorla boğazından sökülmüştü. Oturduğu yerde hareketsiz bir şekilde duruyordu, gözleri hâlâ etrafı kolaç ediyordu. Hicran, Kadir'in tedirginliğinin farkındaydı. “Peki, baban biliyor mu? Babasının düşmanları olduğunu söylemiştin,” diye sordu. Kadir, başını öne eğerek, yankılı, yorgun bir sesle yanıtladı: “Biliyor. Fakat ben bir şey söylemesine izin vermeden evden çıktım. Konuşacak mecalim yoktu.” Hicran, durumu daha fazla zorlamamaya karar verdi. Ayakta, uzun ve zarif duruyordu. Masadaki siyah, sade çantasını aldı ve aynı renkteki askılı elbisesinin kırışıklıklarını nazikçe düzeltti. “Ben gidiyorum, birkaç işim var. Çay için teşekkür ederim,” dedi ve hafif, anlık bir gülümsemeyle Kadir’e elini uzattı. “Rica ederim,” diye karşılık verdi Kadir. Hâlâ şokun etkisindeydi, ancak kibarlığını korumaya çalıştı. Elini neredeyse mekanik bir hareketle uzattı ve Hicran’ın soğuk eliyle kısa bir temasla tokalaştı. Hicran, topuklu ayakkabılarının çıkardığı kısa sesler eşliğinde dükkanın kapısına doğru yürüdü. Kadir, ardından bakakalmış bir halde, masadaki tehditkâr notla ve yine yalnız kalmış olmanın ağırlığıyla baş başa kaldı. Karanlık, dükkanın içindeki gerilimi yavaşça sarmalamaya başlamıştı. Koyu gölgelerin arasından çıkan Kadir, dükkanını kilitledikten sonra hızla uzaklaştı. Hicran ise taksiye atlayarak gözden kayboldu. Kadir, gri arabasına doğru yürürken içinden bir şeyler koptu. Eve gitmek istemiyordu ama babasıyla konuşması gerekiyordu. Telefonunu eline alıp yola bakan Kadir, şifresi olmayan telefonunu açtı ve arkadaşlarına mesaj attı: ‘Akşam 22:00 gibi buluşalım.’ Arkadaşları hemen, ‘Olur, buluşalım,’ diye yanıt verdiler. Telefonunu koltuğa atıp, hafif karanlıkta parlayan şehir ışıklarına baktı. Beyoğlu’nun büyülü atmosferi içinde, babasıyla konuşacağı anı zihninde canlandırırken, parmağıyla direksiyona hafifçe vuruyordu. Kendine baktı dikiz aynasından. Sabahki halinden eser kalmamıştı, hatta daha da kötü görünüyordu. Dağınık saçları, bal rengindeki gözlerine gelip görmesini engelliyordu. Sol eliyle öne gelen saçlarını sola attı, son kez aynaya baktığında arka koltukta birinin silüetini görür gibi oldu. Kafasını hızla arka koltuğa çevirdiğinde kimseyi bulamayınca yanaklarına vurarak kendine geldi. Yorgunluğun üzerine hayal görmesi gayet normaldi. Akşam trafiğini atlatıp evine varan Kadir, uzaktan bakınca villasının daha da güzel göründüğünü fark etti. Arabayı garaja park edip eve girdiğinde ise kocaman evin sessizliği onu karşıladı. Sıcacık bir yuva yerine, bir yalnızlık hissi sardı içini. Sarı ışıklarla aydınlanan, göz kamaştıran salona girdiğinde babasını televizyon karşısında buldu. Altın rengi mobilyalarla döşenmiş salon, babasının istediği gibi evin aynısıydı. Oğuz Bey’in karşısına oturdu. Kadir’in elinde bir zarf vardı. Babası Oğuz Bey, koltuğa yayılmış rahatça televizyon seyrediyordu. Kadir, zarfı dizine vurup ses çıkardı. Babasının dikkatini çekince zarfı uzattı, “Baba, bu senin için,” dedi. Oğuz Bey, yerinden doğrulup dik bir şekilde oturdu. Oğuz Bey, zarfı okuduktan sonra omzunu silkti, “Bu senin problemin,” dedi ve zarfı Kadir’e fırlattı. Kadir sinirle, “Bu sadece benim problemim değil ki! Senin düşmanların var unutma!” diye bağırdı. Oğuz Bey’in yüzündeki rahat ifade her şeyi söylüyordu, “Onlar bana bir şey yapamaz.” Kadir alaycı bir şekilde, “Yani sen güvende ol yeter, öyle mi?” diye sordu. Babası omzunu silkip, “Evet, öyle,” dedi ve televizyonunu izlemeye devam etti. Kadir, o an çaresiz kaldı. Babasının ona olan kayıtsız davranışlarını bir türlü anlayamıyordu. Susmuştu, sadece susmuştu. Oğuz Bey’in alçakça hareketini gördükçe öfkesi daha da büyüdü. Yerinden kalktı ve odasına çekildi. Odasına giren Kadir’in elleri titriyordu. Çaresizlik ve öfke arasında gidip geliyordu. Oğuz Bey’in tavrı onu çok etkilemişti. Dağınık odası, iç dünyasının aynası gibiydi. Kırık çerçeve, duvardaki eski tablo… Her şey yaşadığı karmaşayı gösteriyordu. Kadir, arkadaşlarına mesaj attığını tamamen unutmuştu. Cebindeki telefon çalınca ekrana baktı ve Ali Zamir’in aradığını gördü. Telefonu açıp geleceğini söyledi. Çerçeveyi yerine yerleştirdikten sonra odasından çıkan Kadir, gözlerini babasına çevirdi. “Ali Zamir’le buluşacağım. Olanları ona anlatacağım,” dedi. Evin koridorunda yankılanan seslerle birlikte Oğuz Bey, “Saçmalama, oğlum. Polis arkadaşına anlatamazsın. Benim başımı yakma,” dedi, siyah gözleriyle oğluna sertçe bakarak. Kadir ise, “Hâlâ benim başımı yakma diyorsun, Baba. Ben ne olacağım? Düşündün mü hiç?” diye sordu, sesinde öfke ve çaresizlik bir arada hissediliyordu. Evin koridorunda gergin bir sessizlik hakim oldu. Oğuz Bey’in yüz ifadesi ciddiyetle doluydu. Siyah gözleriyle oğluna uzun uzun bakarken, içinde karmaşık duygular yaşamaktaydı. “Onlar büyük kumarbaz, kurtuluş yok onlardan. Sakın bir şey yapma, daha kötü olur,” diye uyardı Oğuz Bey, sesi titrek bir şekilde. Koridorda bir an sessizlik oldu. Oğuz Bey’in gözlerindeki endişe, oğluna geçiyordu. “Kumara da bulaştın, ne kadar güzel!” diye söyledi, alaycı bir şekilde. Kadir, öfkeyle kapıyı çarparak evden çıktı. Geride sadece gergin bir sessizlik kaldı. Kadir’in ani çıkışı, zaten gergin olan ortamı daha da gerdi. Arabasına binmeden parka doğru yürüdü. Gözleri gökyüzünde kayboldu. Mezardaki günleri hatırladı. Karanlık fobisi vardı, gecenin sessizliğinde huzur bulurken, aynı zamanda da karanlığın bilinmeyeninden korkuyordu. Yıldızlar parlıyordu, ay ışığı ağaçların arasından süzülüyordu. İçindeki çelişki, geceyle olan karmaşık ilişkisini bir kez daha gözler önüne seriyordu. Göz kamaştırıcı ışıkların aydınlattığı park, gecenin sessizliğinde gizemli bir ağaçların gölgeleri uzanırken, rüzgâr yaprakları hışırdatarak bir melodi çalıyordu. Uzaklardan gelen kuş sesleri ve parkın huzur veren ortamı, geceyi daha da güzelleştiriyordu. Arkadaşları arasında en erken gelen Kadir olmuştu. Bankta oturup onları beklemeye başladı. Ali Zamir ve Hakan gelecekti; Birkaç dakika sonra iki arkadaşın gölgesi uzaktan belirdi. Hakan’ın ise elinde siyah bir poşet vardı. Kadir, ne getireceğini tahmin edebiliyordu. Ayağa kalkıp arkadaşlarının elini sıkan Kadir, Hakan ve Ali Zamir ile birlikte gecenin sessizliğinde buluşmanın heyecanını yaşadı. Ali, Zamir ve Kadir bankta oturuyordu. Hakan ise, yerinde duramayan hiperaktif bir çocuk gibi sürekli hareket ediyordu. Ali, Zamir’e baktıktan sonra Hakan’ın elindeki siyah poşeti fark etti ve elindeki telsizi yerine bıraktı. “Hakan, yine mi bira getirdin lan sen, akıllanmayacak mısın?” diyerek poşeti Hakan’ın elinden çekti. Ali’nin bu ani tepkisiyle Hakan’ın yüz ifadesi değişti, hemen gülümseyerek poşeti ona verdi. Aralarındaki samimi dostluk, bu tür esprili karşılıklı atışmalara dayanıyordu. Hakan, Kadir ile yaşıt bir gençti. Ortaokuldan beri arkadaşlıkları hiç kopmamıştı. Mavi gözleri her zaman dikkatini çeken Hakan, ne yazık ki aşırı alkol tüketiyordu ve sürekli bir şekilde başı belaya giriyordu. “Aman amirim, sen de bırak, bugün içelim. Kızlar da yok zaten, hemen elimden çekiyorsun,” dedi Hakan sırıtarak. Hakan’ın bu teklifiyle aralarındaki samimiyet bir kez daha ortaya çıktı. Ali Zamir, yirmi beş yaşında, genç bir polis memuruydu. Çocukluğundan beri polis olmak istemiş ve babasına verdiği sözü tutmak için bu mesleği seçmişti. Kahverengi gözleri, uzun boyu ve hafif kaslı, dik duruşuyla tipik bir polis imajı çiziyordu. Gülin ile iki yıldır evliydi ve eşini hem seven hem de romantik bir adamdı. Ali Zamir, elindeki poşeti çöp kutusuna attı. Kadir ise öylece durup onu dinliyordu. Bunu fark eden Ali Zamir, telsizini alarak Kadir’in yanına geldi. “Aslanım, dalgınsın, neyin var?” diyerek omzuna dokundu. Hakan, avare bir ifadeyle konuştu: “Sabahleyin de iyi görünmüyordu. Üstünde sanki ceset kokusu varmış gibiydi, ölmüş de mezarlıktan çıkmış gibi bir hali vardı.” Kadir’in gözlerinde hunharca bir ateş parladı. Ayağa fırlayarak Hakan’ın mavi tişörtünün yakasına yapıştı: “Oğlum, bana bir daha ceset kokuyorsun dersen seni burada öldürüp, cesedini kedilerle köpeklere yem ederim, anladın mı beni?” diye fısıldadı. Sinsi bir gülümsemeyle Hakan, “Kadir, yakışıyor mu sana polisin yanında tehdit etmeler falan?” diyerek Ali Zamir’e baktı. İkisi itişip kakışırken araya giren Ali Zamir, “Hey hey gençler, sakin olun, neler oluyor?” diye sordu. ••• Bölüm Sonu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD