-1-
Rüzgârın kuru otları hışırdattığı, kimsesiz bir mezarlık… Yıllardır kimsenin uğramadığı, taşlarının yazıları silinmiş, bekçisi bile olmayan terk edilmiş bir yerdi burası. Toprağın üzerinde yosunlar kabarmış, mezar taşları yana yatmış, çürümüş çiçeklerin kokusu havaya karışmıştı. Gökyüzünde ay bile puslu bir perde arkasına gizlenmiş, sanki bu yeri görmek istemiyordu. Burası, yalnızlığın bile unutulduğu bir mezarlıktı.
Karanlığa hapsolmuş genç adam, işte bu sessizliğin ortasında, bir sandalyeye bağlanmış şekilde oturuyordu. Etrafı saran nemli hava ciğerlerine dolarken, tenine toprağın soğukluğu sinmişti. Elleri arkadan sıkıca bağlanmış, bileklerine halatın lifleri derin izler bırakmıştı. Bacakları da aynı şekilde sabitlenmişti; kaçmak bir yana, nefes almak bile zorlaşmıştı. Gözlerini beyaz bir bez kapatıyordu; ne kadar çırpınsa da o bez, karanlığı daha da koyulaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Kadir, boğazındaki yanmaya rağmen sesini toplamaya çalıştı. “Kimse yok mu?” diye bağırdı. Sesi, mezar taşlarına çarpıp yankılandı; sonra yine o tanıdık sessizlik. Ne bir kuş sesi, ne bir rüzgâr nefesi… sadece ölümün suskunluğu.
Derken, arkasından gelen ayak sesleri bu sessizliği paramparça etti.Yavaş, ritmik ve kasıtlıydı sanki her adım, gecenin kalbine işliyordu. Kadir’in nefesi hızlandı. Her adım yaklaştıkça, toprağın altında bir şeyler uyanıyormuş gibi hissetti. “Kim var orada?” dedi, sesi korkudan çok merak doluydu.
Ayak sesleri sustu. Ardından, alaycı bir ses yankılandı karanlığın içinden: “Ah, Ahraz… mezarlıkta titriyorsun. Yoksa ölülerden mi korkuyorsun?”
Kadir kaşlarını çattı. “Benim adım Kadir,” dedi sertçe. “Yanlış kişiden bahsediyorsun. Kimsin sen?”
Karanlıkta duran adam bir adım daha yaklaştı. Sesi, hem tanıdık hem tedirgin ediciydi: “Hayır… sen Ahraz’sın. Baban seni o adla çağırırdı. Elbette beni hatırlamazsın, ama o beni iyi tanır.”
Kadir’in kalbine bir sızı saplandı. Baba kelimesi, Bu kelime onun için cehennemi çağrıştırıyordu. “Benden ne istiyorsun?” dedi, sesi bu kez daha temkinliydi.
Hafif adımlarla Kadir’e doğru yaklaşırken gözlerini açtı. Maskeli adamın gölgesi ay ışığında belirdi. Yüzü tamamen siyah bir maskeyle kaplıydı; hiçbir mimik, hiçbir duygu okunmuyordu. Etrafında dört kişi daha vardı hepsi sessiz, hepsi aynı karanlık maskelerle saklanmıştı. Beş siluet, sanki bu terk edilmiş mezarlığın laneti gibiydi.
Adamın cevabı kısa ve buz gibiydi: “İntikam.”
Kadir’in dudakları titredi ama sesi kararlıydı: “Senin derdin babamla. Benimle değil.”
Adam bir kahkaha attı; sesi mezar taşlarının arasında yankılandı. “Sen de baban kadar suçlusun. Aynı sessizlik, aynı korkaklık.”
Kadir gözlerini maskenin karanlık boşluklarına dikti. “Beni onunla kıyaslama,” dedi sakin ama keskin bir sesle. “Ben onun gölgesi değilim. Ama sen… yüzünü gizleyip güç gösterisi yapıyorsun. Asıl korkak olan sensin.”
Maskeli adam öfkeyle yaklaşıp Kadir’in gömleğini tuttu. “Ne oldu Ahraz Bey, sesin mezarlıkta mı kayboldu? Yoksa babanın hayaleti tuttu boğazını?”
Kadir yüzünü çevirmedi; bakışları maskenin karanlığına saplandı. Sesinde ne öfke ne korku vardı yalnızca buz gibi bir sükûnet. “Ben susmadım,” dedi yavaşça. “Sadece senin seviyene inmeye değmez. Senin gibi karanlığa sığınıp nefretle oyalanmıyorum."
Rüzgâr bir kez daha esti; mezar taşlarının arasından geçen uğultu, sanki geçmişin fısıltılarını taşıdı. Ve o an, Kadir anladı bu mezarlık sadece ölülerin değil, geçmişin de mezarıydı.
Adam yerinden kalktı. Sessizliği bozmadan, ağır adımlarla arkasını döndü. Toprağın üzerinde bastığı her adım, nemli zeminde boğuk bir sesle yankılanıyordu.
Kadir’in gözleri bağlı değildi; maskeli adamın her hareketini, her gölge kayışını dikkatle izliyordu. Kollarındaki bağlar hâlâ canını yakıyor, damarlarının üzerindeki halat izleri sızlıyordu. Bir an için sesi titredi korkudan değil, çaresizlikten. “Dur, gitme!” dedi, sesi yorgun ama temkinliydi. “En azından beni bu hâlde bırakma. Bağladığın yerden kurtar.”
Adam adımlarını durdurdu, başını hafifçe yana çevirdi. Bir süre sessiz kaldı; sadece rüzgârın mezar taşlarına çarpan uğultusu duyuluyordu. Sonra o tanıdık, alaycı ses yeniden yankılandı: “Henüz gitmiyorum, Ahraz Bey. Daha burada misafirim olacaksın.” Kafasını kaldırıp sisin içindeki mezarlıklara baktı, derin bir nefes aldı. “Mezarların sessizliğine aldanma,” dedi soğuk bir gülümsemeyle. “Burası senin kabusun olacak.”
Ardından en yakınındaki eski bir mezar taşına oturdu. Taşın üzerindeki harfler neredeyse silinmişti; rüzgâr, toprağın kokusunu taşırken adam sessizce yere bakıyordu. Söylediği o son sözler, Kadir’in zihninde yankılandı sanki mezarlığın kendisi bile o cümleyi hatırlayacaktı.
Bir an sonra sis yoğunlaştı. Kadir gözlerini kısarak baksa da maskeli adamın silueti yavaşça buğunun içinde eridi. Ve ardından… tamamen kayboldu.
Kadir yalnız kaldı. Mezarlığın sessizliği, şimdi kulaklarını acıtacak kadar derindi. Rüzgâr, taşların arasından geçerken sanki fısıltılar taşıyordu; kimi zaman babasının sesine, kimi zaman geçmişin yankılarına dönüşüyordu.
Soğuk hava yüzüne çarpıyordu, ama içi yanıyordu. Yorgundu sadece bedeni değil, ruhu da. Başını geriye yasladı, zincirlerinin metal sesi karanlıkta yankılandı. Yanındaki bir mezar taşına yaslanıp gözlerini kapadı. Bir an için, bunun bir kâbus olmasını diledi. Ama içindeki ağırlık, bunun fazlasıyla gerçek olduğunu söylüyordu.
Gözlerinin önünde bir anlığına babasının yüzü belirdi: o sert, duygusuz, nefret dolu bakışlar. Kadir’in boğazı düğümlendi. İçinden bir ses, yıllardır bastırdığı öfkeyi artık saklayamayacağını söylüyordu.
Karanlığa doğru, yavaş ama net bir sesle konuştu: “Sen nasıl bir babasın?” dedi. “Nasıl hayatımı kararttın, nasıl çocukluğumu elimden aldın?” Nefesi kesik kesikti, ama sesi sarsılmadı. “Beni sevmedin… hiçbir zaman. Her şeyin suçlusu benmişim gibi davrandın. Ve biliyor musun? Artık senden nefret etmiyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu. Kadir başını eğdi, parmaklarının arasında toprağı hissetti. “Sadece seni affedemem,” dedi sessizce. “Çünkü sevgini hiç tanımadım.”
Rüzgâr bir kez daha esti. Sisin arasından ayın solgun ışığı göründü, mezar taşlarının gölgeleri uzadı. Kadir gözlerini kapadı; içindeki sessizlik artık korku değil, kabul gibiydi.
Etraf oldukça sessizdi, ağaçların gölgesi korkutucu bir hâl almıştı. Kadir’in gözleri mezardaki yazılara takılmıştı. Ay ışığı dışında başka bir ışık yoktu. “Çok soğuk ve karanlık,” dedi. Oysa Kadir, geceyi çok severdi.
Ay yavaşça batıyor, yerini günün ilk ışıklarına bırakıyordu. Gecenin laciverdi, doğu ufkunda önce siyaha, sonra yavaşça griye çalan bir maviliğe dönüştü. Hava aydınlanmaya başladıkça, ağaçların ürkütücü gölgeleri de yumuşuyor, şekilleri belirginleşiyordu. Kadir'in yüzüne vuran ilk solgun güneş ışığı, onu uykudan uyandırdı. Yorgun bedeniyle başını kaldırıp, sıkı bağlı ipi fark etti. Ayaklarını sallayarak, “Felç olacağım,” diye söylendi.
Güneş doğar doğmaz maskeli adam, ağacın köşesinde saatlerdir Kadir’i izlemeye başladı. “Korkma, felç olmak için çok gençsin, Ahraz Bey,” diyerek Kadir’e doğru yaklaştı. Adımlarıyla birlikte yerdeki yapraklar hışırdadı, her yaklaşımıyla Kadir’e daha da yakınlaştı.
“Bu sefer neden yalnızsın? Adamların nerede kaldı?”
“Aşık mı oldun yoksa? Yoksa adamları mı çağırayım mı?” diye dalga geçercesine sordu maskeli adam. Kadir’in konuşmasına fırsat vermeden, “Bak, Ahraz…” diye sözüne devam etti.
Kadir’in sabrı tükenmek üzereydi. “Benim adım Kadir, Ahraz değil.”
Maskeli adam, Kadir’in yüzüne sert bir yumruk savurdu. Yumruğun etkisiyle Kadir yana doğru sendelerek yere düştü. Burnu kanayınca bembeyaz gömleği kısa sürede kırmızıya boyandı. Kadir öksürük krizine girerek alaycı bir kahkaha attı, “Gücün ancak bağlı bir adama yetiyor, maskeli adam!” diye bağırdı. Kahkahası yüzünde acı bir tebessüme dönüşürken sözlerine devam etti, “Sıkıyorsa beni çöz de görelim bakalım, gerçek bir mücadeleye hazır mısın? Hayır, böyle miğfersiz kavgalar bana zevk vermiyor. Yumrukların boşa gitmesin.”
Yan yatmış sandalyeyi Kadir’in gömleğinden tutarak düzeltti ve dibine kadar yaklaşarak, “Senin oyun oynama yaşı çoktan geçti, genç adam,” dedi.
Kadir hiçbir zaman çocukluk yaşamamıştı, erken yaşta olgunlaşmıştı. Adamın söylediklerine kulak asmadı. “Bunu erken yaşta olgunlaşmış birine söylemen oldukça komik,” dedi kuru dudaklarını yalayarak, ağzına gelen kanı yere tükürdü. “Hadi çöz beni, yumruklar konuşsun,” diye ekledi.
“Onun da bir zamanı var, biraz bekle. Ne bu acele, genç adam?”
“Korktun mu, yoksa?” diye sordu. Kadir’in ağzını bağlamak için cebinden çıkardığı beyaz bir bez parçasıyla susturdu ve oradan uzaklaştı.
Kadir’in gözleri hafifçe yaşarırken, içinde çaresizlik duygusu büyüyordu. Etrafındaki sessizlik, onun iç çırpınışlarını daha da belirginleştiriyordu. Ağzındaki bez parçası onu rahatsız ediyordu. Diliyle bez parçasını yalayarak çıkarmaya çalıştı. Birkaç denemeden sonra başardı. Boynuna kadar indirip derin bir nefes aldı.
Geçen günlerin ardından, zaman durmuş gibi sessizliğini koruyordu. Sessiz ve ıssız burası, kimsenin uğramadığı kayıp insanların mezarlığıydı. Mezarın üstündeki çiçekler kurumuştu, tıpkı burada yatan bilinmeyen insanlar gibi onlar da ölüye sahiplerdi.
Saat 18:43 sularında, gün tekrar doğmak için batıyordu. Dünyaya bir kere geliyorken ama yaşarken herkes birkaç defa ölüyor gibi hissediyordu. Zaman geçtikçe, insanoğlu ölünebileceğini anlıyordu. Kadir, kaç gece, kaç gün geçtiğini bilmiyordu; ancak bir şeyi kesin olarak biliyordu: Mezarların arasında ömür boyu kalacağını. Buradan kurtuluş olmadığına emindi. Yüreği çığlık çığlığa atsa da, çaresizdi.
12 Yıl Önce.
Kadir, evin tek çocuğu olduğu için her zaman bir kardeşi olmasını isterdi. Annesi rahatsız olduğu için, bir kardeşi olmasına imkan yoktu. Kadir, odasından çıkıp annesinin yanına gitti. “Günaydın anne,” diyerek sarıldı. Meliha Hanım da “Günaydın oğlum,” diye karşılık verdi.
Oğuz Bey, yatak odasına girip karısını ve oğlunu izliyordu. Gözleri oldukça korkutucu bir ifade taşıyordu. “Sabah sabah odaya mı toplandınız? Kahvaltı etmeyecek misiniz?” diye kaşlarını çattı.
Meliha Hanım, kahvaltı hazırlamak için kalkmaya çalışırken iyi görünmüyordu. Kadir, “Anne, sen yat ben hazırlarım,” dedi. Babası Oğuz Bey pek sorumlu biri olmadığı için Kadir, onu gördüğünde ürküyordu. Baba kelimesi genellikle evin kahramanını ifade ederdi ama Oğuz Bey öyle biri değildi.
Meliha Hanım, her seferinde kalkmaya çalışsa da, yorgun bedeni buna izin vermiyordu. “İki dakika da hazırlarım,” deyip bütün gücünü kullanarak zorlukla yatağa oturdu ve derin bir nefes çekti. Kadir, annesinin bu halde kahvaltı hazırlayamayacağını anlayınca, “Anne, sen yat, ben hazırlarım,” diye tekrarladı. On iki yaşında genç bir çocuktu. Kahvaltı hazırlayacak kadar büyümüştü ama annesi ona kıyamıyordu. Hangi anne, evladına kıyar ki?
Oğuz Bey, odanın kapısından Meliha Hanım’ı izliyordu. Meliha Hanım’ın bakışları nefret doluydu. Karı koca bir süre göz göze geldi. Sonra Oğuz Bey gözlerini çevirerek, “Kadir, erkek adam sofra hazırlamaz. Otur oturduğun yerde,” diye sesini yükseltti.
‘Erkek adam sofra hazırlamaz.’
‘Erkek adam sofra hazırlamaz.’
‘Erkek adam sofra hazırlamaz.’
‘Erkek adam sofra hazırlamaz.’
Dört kez zihninden geçirdi. Böyle bir kural olamazdı. Kadir, yatak odasından çıkıp, babasının çağrısına aldırış etmeden mutfağa doğru yürüdü. Oğuz Bey, oğlu Kadir’in peşinden giderken, durumu anlayan Meliha Hanım da zorlukla ayağa kalkıp mutfağa doğru yöneldi.
Kadir, buzdolabından kahvaltılıkları alıp yemek masasına koyarken, Oğuz Bey geldi ve “Sen benim söylediklerimi duydun mu?” diye sordu.
Gözleri dolmuş bir şekilde babasına baktı. “Baba, duydum seni.”
“O hâlde neden yapıyorsun?” diye sordu.
Kadir başını kaldırıp, gözlerini babasına dikip hafifçe gülümsedi. “Bizi düşünseydin, özellikle de annemi, bu kahvaltıyı ben değil sen hazırlamış olurdun, baba,” dedi.
‘Baba’ kelimesi ağzından titrek bir sesle döküldü.
Oğuz Bey, Kadir’e doğru bir adım attı. Tam elini kaldıracağı sırada, Meliha Hanım koluyla onu durdurdu. Kadir korkuyla geri çekildi. Oğuz Bey, eşine sert bir bakış attı. “Sen karışma!” diye bağırdı.
“Küçücük bir çocuğa böyle davranmak ne anlam ifade ediyor?” diye sordu Meliha Hanım.
“Babam hep böyle yapar, anne. Senin bilmen ne garip?” diye Kadir, annesine durumu açıkladı.
Oğuz Bey, havada kalan kolunu çekip, “Sizin gibi anne oğul ne bok yiyorsanız yiyin,” diye bağırarak mutfaktan çıktı.
•••
Bölüm Sonu...