-2-

1400 Words
12 Yıl Sonra. Kadir, ne yapacağını şaşırmış, bu toprak altındaki kabus gibi hayatın bir an önce son bulmasını bekliyordu. Boğuk bir fısıltıyla, "Kimse yok mu?" diye mırıldanarak, umutsuzca bir çıkış yolu arıyordu. Buradan, bu soğuk ve dar sandalyeden kurtulmak istiyordu. Ellerini ileri geri oynatarak, bileklerini sıkan ipten kurtulmaya çalışıyordu. İçindeki mantık, bulunduğu yerin bir "Kimsesizler Mezarlığı" olduğunu haykırsa da, sesi duyulmazdı. "Bir Allah'ın kulu bu mezarlığı ziyaret etmiyor mu? Ailesini, yakınını hatırlamıyor mu, anlamıyorum," diye hem sızlanıyor hem de her bir kurtulma çabasıyla sandalyeyi daha da sarsıyordu. Öğle ezanı okunduğunda, o imkânsız umut yine yeşerdi içinde. O an, bir mucizenin gerçekleşeceğine, birinin sesi duyup kendisine yardıma geleceğine dair çocukça bir beklentiye kapıldı. Saatlerce, birilerinin gelip kendisini kurtaracağını umarak bekledi, ancak etrafta sadece toprağın sessizliği vardı; ne bir ayak sesi ne de bir feryat. Çaresizlik, en keskin gerçeği yüzüne vurduğunda iç çekti. "Vay be, demek ki ölüm böyleymiş. Kimse mezarlığı ziyaret etmiyormuş. Hele ki bu mezarlığı... Hayat, bu yaşımda bana bunu da öğretti. Helal olsun valla," diye düşündü acı bir alaycılıkla. Kimsesizler mezarlığında bile bir yakınını beklemek... Kendi kendine konuşmaya devam etti; başka kiminle konuşabilirdi ki? Issız yerde yankılanan bir kahkaha ile siyah takım elbiseli maskeli adam, “Kendi kendine konuşmayı kesmelisin, bence buradan kurtuluş yok Ahraz,” diye arkadan seslendi. Bağlı ayağını diğerinin üzerine atarak, Kadir alaycı bir gülümsemeyle maskeli adama baktı. Farklı tonlardaki siyah takım elbisesi, güneş ışığında adeta zırh gibi parlıyordu. “Ne yapayım, senin beceriksizliğin yüzünden ağzımı bağlamayı unutmuşsun. Madem bu işe bu kadar heveslisin, biraz daha profesyonel olmalısın,” diye karşılık verdi. Maskeli adam, Kadir’in önüne geçip yerdeki büyük taşa oturdu. “Anlaşıldı, hâlâ akıllanmamışsın,” dedi. Başını sallayıp alaycı bir şekilde gülümsedi. “Akıl neydi, biliyor musun?” diye sordu. “Oyun oynama zamanın çoktan geçti demiştim.” “Sende onun zamanı var demiştin, gelmedi mi?” Alaycı bir şekilde kaşlarını çattı. “Bence oyunun tam sırası, ne dersin?” dedi. Maskeli adam kahkaha attı. “Günler geçti, baban senden vazgeçmediğini göstermedi. Sen oyunu düşünme, buradan nasıl kurtulacağını düşün, bence?” “Babam umurunda değil, canı cehenneme!” “Heh, işte aynı dille konuşalım, Ahraz.” “Beni nereden tanıyorsun?” dedi Kadir. Neden burada olduğunu, maskeli adamın neden onu kaçırdığını, babasından neden nefret ettiğini öğrenmek istiyordu. İş ciddiyete dönmüştü. Etrafta, ölüler dışında sadece ikisi vardı. Kadir, merak ve endişe dolu gözlerle maskeli adamın gözlerine baktı. Karşısındaki gizemli figürün sırlarını çözmek için sabırsızlanıyordu. Maskeli adam, parmağındaki yıpranmış metal yüzükle parmaklarıyla okşadı. Konuşmaya başlamadan önce, ağır bir yükün altındaymış gibi derin bir nefes aldı, sanki söyleyecekleri kendi boğazını yakıyordu. Sesi, maskenin kumaşından boğuk ve titrek bir fısıltı olarak zar zor çıktı: "Benim bir kızım vardı... Henüz beşik kadar, pürüzsüz tenli bir bebekti." Durdu. Gözleri, maskenin hemen üstünden, uzak ve acı dolu bir anıya sabitlenmiş gibiydi. Zaman sanki o an yavaşladı. Adam yutkundu. "Annesi vefat ettiği için... o minicik cana sadece ben bakıyordum." Cümlesini tamamlarken dudakları hafifçe titredi. Başını yavaşça iki yana salladı, geçmişteki o zor günleri yeniden yaşıyordu. Uzun bir sessizlik daha oldu. Sadece rüzgârın sesi duyuluyordu. Sonra, sanki bu itirafı yapmak onu daha da yormuş gibi, sesi zorlayarak tamamladı: "Daha sonra... kızımı babana emanet ettim," dedi. O son kelimeler, pişmanlık ve hüzünle dolu bir itirafın ağırlığını taşıyordu. Geçmişteki acı hatıralarını anlatırken bile gizemini koruyordu. Kadir, adamın gözlerindeki derin acıyı ve pişmanlığı hissedebiliyordu. “Babam ne yaptı?” diye sordu Kadir, sesinde endişe ve merak bir arada hissediliyordu. Maskeli adamın her hareketini takip ederken, çevresindeki doğanın sesleri arasında gerilim artıyordu. Pantolonunu yukarı çekerek ayağa kalktı, “Bu kadar konuşma yeter, Ahraz,” dedi. Kadir, karşısındaki kişiden beklediği cevabı alamayınca sabrı tükendi. Çevredeki kuş sesleri giderek artıyordu. “’Babam ne yaptı? Cevap versene!” diye sesini yükseltti. Güneş batarken, ağaçların dalları arasında süzülen son ışık huzmeleri, Kadir’in kızgın yüzünü aydınlatıyordu. Adamın yaklaşmasıyla Kadir’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Gözlerindeki korku ve çaresizlik, yüzündeki çizgilerde derinleşiyordu. “Yeter artık!” diye bağırdı. Kadir’in boğazı düğümlense de, sesi kararlı bir tonda yankılandı. “Madem beni kaçırıyorsun, neden babamı kaçırmadın?” diye sordu. Gözlerindeki kararlılık, karşısındaki adamla girdiği mücadeleyi gözler önüne seriyordu. Adamın boğazını bırakmasıyla birlikte, Kadir nefes almaya çalışarak öksürdü. “Susma, konuş!” diyerek kendini savunmaya devam etti. “Sıra babana da gelecek,” dedi adam. “Ben ne yaptım peki?” diye sordu. “Baban kadar sen de suçlusun,” dedi. Kadir, öfke ve acı içinde adamın yüzüne bakarken, boğazı düğümlendi. “Ne yaptım, söyle!” diye bağırdı. “Konuş artık, yeter bu kadar! Beni bu kadar aşağılamana izin veremem!” dedi, dişlerini gıcırdatarak. Maskeli adamın alaycı gülüşü, onu daha da coşturdu. Bu durumdan büyük zevk alan adam, ağacın gölgesinde terini silerek, “Daha bu ne ki, ölün çıkacak bu mezarlıkta,” diye söylendi. Havanın bunaltıcı ağırlığı, toprağın altındaki bu sandalye de iyice hissediliyordu. Sıcaklık dayanılmazdı. Kadir'in alnından şakaklarına doğru ince bir ter ırmağı süzülüyordu. Nefes alıp verdikçe, bembeyaz gömleği terden sırılsıklam olmuş, vücudunun hatlarına yapışmıştı; sanki ikinci bir deriye dönüşmüştü. Bu fiziksel sıkıntıyı görmezden gelerek, gözlerini muhatabınınkine dikti. Sesi, önceki panik halinden uzaktı, sakin fakat keskin bir ciddiyet taşıyordu: "Bak, bu doğru değil. Bunu aramızda tutmak zorunda olduğumuzu biliyorsun. Biz artık dostuz. Artık kaderimiz birbirine bağlanmış durumda. Aramızda bir sır var; bu sır, yalanlarla örtülemeyecek kadar büyük." Ağaçtan bir yaprak kopararak, “Herkesin bildiği bir şey sır sayılmaz, ufaklık,” dedi. Adımlarını hızlandırdı ve etrafına bakınırken Kadir’e yaklaştı, “Mezarlıkta olduğumuzu unutma,” diye ekledi. Kadir etrafına bakınırken, solgun yüz ifadesiyle mezar taşlarının arasında kaybolmuş gibi hissetti. “Ne yani, ölü insanlar mı söyleyecek sırrımızı? Güldürme beni,” dedi alaycı bir şekilde. Maskeli adamın “Mezarların sessizliğine aldanma” diye sürekli tekrarlaması, Kadir’i çileden çıkarıyordu. Bu tekrar eden uyarılar, Kadir’de giderek artan bir huzursuzluk yaratıyordu. “Aynı şeyleri duymaktan sıkıldım,” diye söylendi. “Ben gidiyorum, sen burada kalacaksın,” dedi maskeli adam yerinden kalkarken. Kadir’in yüzünde şaşkınlık ve endişe bir arada göze çarpıyordu. Maskeli adamın ani ayrılışı onu şaşırtmıştı. “Güneşin altında daha fazla kalamam. Bırakmaya niyetin yoksa, o halde evinde beni rehin tut, burada duramam,” dedi Kadir kararlı bir sesle, sözlerindeki kızgınlığı belli ederek. Simsiyah bürünmüş maskeli adam, Kadir’in kulağına eğilerek fısıldadı: “Burası senin kabusun olacak,” dedi. Tam gitmek üzereyken arkasını dönerek, “Akşam arkadaşlar yemek getirir sana, merak etme. Otelimiz 7/24 servis yapar,” diye ekledi. Sıra dışı davranışları ve ani ayrılışıyla Kadir’i iyice rahatsız eden maskeli adam, hiçbir açıklama yapmadan ortadan kaybolmuştu. Bu durum, Kadir’in içindeki endişeyi ve merakı daha da artırmıştı. Kadir, tek başına kalmaya mahkûm edilmiş gibiydi. Günlerdir bu kısır döngü devam ediyordu. Mezarlıktaki sessizliğe gömülmüş, kimsenin gelmeyeceğini bildiği için çığlık atıp konuşmaya gerek duymuyordu. Sadece o küçük kıza ne olduğu ve babasının bu olayda ne kadar rolü olduğu sorularıyla boğuşuyordu. Kadir, hayatı boyunca babası tarafından hiç sevilmemişti. Şiddete maruz kalan genç adamın babasına olan öfkesi yıllarca dinmemişti. Daima eksiklik hissi içinde olan Kadir, hüzünlü bir yaşama mahkûm olmuştu. Bu dünyada tek güvendiği ve inandığı kişi olan annesi ise hayattan ayrılmıştı. Ne babasından ne de arkadaşlarından haber alıyordu. Telefonu maskeli adamın aldığını düşünüyordu; eğer yanında olsaydı, çoktan birinin aradığını duyardı. Kadir, yirmi dört yaşında bir araba galericisi olan genç bir adamdı. Annesini kaybettikten sonra babasıyla aynı evde yaşamaya devam etti. İşten eve, evden işe giden Kadir’in altı grup arkadaşı vardı. Boş vaktinde beş arkadaşıyla vakit geçirmeyi seviyordu. Arkadaşları arasında en sessiz karaktere sahip olan oydu. Köpeğin geldiğini gören Kadir gülümsedi. Uzun bir aradan sonra başka birini görmüştü. Kahverengi tüyleri olan köpek, dilini çıkarıp Kadir’e bakıyordu. Bu tatlı an, Kadir’i bir nebze olsun sevindirmişti. “Benim gibi yalnız mısın, yoksa?” diyen Kadir, köpeğin oturduğunu gördü. Ayaklarını yalayan köpek, susuz kalmış görünüyordu. Kadir, gökyüzüne baktığında yavaş yavaş akşam olduğunu anlıyordu. Köpek, kocaman gözleriyle uykuya dalmıştı. Birden arkasından gelen ayak seslerini duyan Kadir, kafasını sağ tarafa çevirdiğinde maskeli adamın yardımcısının sessizce yaklaştığını fark etti. “Erken gelmişsiniz,” dedi, gözleri hafifçe kısılmış bir şekilde. Adam maskesini çıkarırken yüzündeki gizemli ifade, Kadir’in dikkatini çekti. Siyah saçları hafif rüzgârla oynarken, kalın siyah kaşlarıyla kararlı bir görünüm sergiliyordu. Adım attıkça tepsinin üzerindeki yemeklerin kokusu yayılıyordu. “Canın sıkılmıştır, bu yüzden erken gelmek istedim,” dediğinde hava biraz daha gizemli bir hâl almıştı. Kadir, yemeğin mis gibi kokusunu içine çekerek adamın yüzüne bakmaya devam etti. “Teşekkür ederim,” dedi. “Maskeni çıkarmışsın; senin için sıkıntı olmaz mı?” diye sordu. Adam, Kadir’in gözlerinin içine baktı. “Belki de beni son görüşün olacaktır,” diyerek tepsiyi büyük taşın üzerine koydu. Bu sözüyle gizem ve gerilim bir kat daha artmıştı. ••• Bölüm Sonu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD