Kaşlarını çatıp kaşığı eline aldı, mercimek çorbasını Kadir’e uzatarak yedirmeye çalıştı. “Çorba sıcak,” diyerek onu uyardı.
Ağzını açmayan Kadir, “Ellerimi çözer misin? Kendim yemek istiyorum,” dediğinde adamın ağzından çıkan söze bakıyordu. “Başka bir emrin var mı? Olmaz öyle şey, ben yedireceğim; patronun emri,” dedi.
“Patronunuz sikim,” diyerek mırıldandı.
“Anlamadım?” diyen adam sakinliğini korudu.
“Patronunuz kim?” diyerek düzelten Kadir, çorbadan bir kaşık alıp dudağındaki çorbayı yalayıp yuttu.
Tepsideki su bardağını alıp Kadir’e içirdi. “Patronun kim olduğunu sen gayet iyi biliyorsun,” diyerek yarısına kadar olan su bardağını tepsiye geri koydu. Yerde uyuyan köpeğe bakan Kadir, adamın gözlerine baktı. Derin bir sessizlik oluşurken, “Köpeğe su verir misin?” dedi.
Adam sol tarafına bakıp tabaktaki pilavdan bir kaşık aldı. “Yemeğini bitir, köpeği sonra düşünürüz,” dediğinde Kadir çoktan pilavı yemişti.
Karanlık olmuştu, ay ışığı tepsiye yansırken yemekler çoktan bitmişti. Bardağındaki son kalan suyu içip Kadir derin bir nefes aldı. Adam, tabağın boş olduğunu fark edip tabağa su koyup köpeğin önüne yerleştirdi. Ayağa kalktı, pantolonun tozunu eliyle süpürdü. “Benden bu kadar; yemeğini yedin, köpeğe de su verdim. Sabah görüşürüz,” dedi. Kadir, adamın gitmesine izin vermedi. “Teşekkür ederim. Bugün yanımda dursanız olmaz mı? Gerçekten gece çok karanlık ve ıssız oluyor burası,” dedi dolu gözlerle.
Diğer eliyle tepsiyi tutarken, diğer eliyle saçlarını kaşıdı. “İyilik yaptım diye burada kalacağımı sanma,” diyerek oradan uzaklaştı.
Adamı ikna edemeyen Kadir, kendiyle baş başa kalmıştı. Yanında duran köpek, tabaktaki sudan içiyordu. Tam o esnada giden adam geri dönmüştü. Kadir gözlerini kocaman açtı. Elinde siyah bir bez parçası olan adam, Kadir’in yanına geldi. “Madem karanlıktan korkuyorsun, o hâlde gözlerini kapatman gerekiyor,” dedi.
Kadir, elinde koyu, is kokulu bir bez parçası tutan adamın sözleriyle aniden donup kalmıştı. Adamın kendisine doğru ağır adımlarla yaklaşmasıyla, içgüdüsel bir refleksle gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Soğuk, zifiri bir karanlık, artık gözlerinin ardında başka bir dünyaya açılan, kaçınılmaz bir kapı gibiydi.
Kadir’in içindeki derin bir kuyu misali korku ile yanıp tutuşan bir merak bir araya gelerek kalbinin göğüs kafesine şiddetle vurduğunu hissetmesine neden oldu. Zihninin her köşesi, bu durumun anlamını çözmeye çalışıyordu.
Olgunluğundan taviz vermemeye çalışarak, sesine titremeyen bir ton yerleştirdi: "Hayır, bunun için dönmüş olamazsın."
Ancak sözleri havada asılı kalırken, adam çoktan bez parçasını gözlerine sıkıca bağlamıştı. "Korkmana engel olacak, merak etme," dedi adam, sesinde alaycı bir rahatlık vardı.
Bu sözler üzerine Kadir, sandalyenin daracık alanında ellerini ve ayaklarını kontrolsüzce oynatmaya başladı. Vücudunun isyan ettiğini hissediyordu. "Gözlerimi çözer misin?" diye sordu, sesi önceki sakinliğine rağmen zoraki bir emre dönüşmüştü. Başını, sandalyenin yan duvarına sürtünme pahasına, öfkeyle omzunu kaldırdı. "Böyle olmaz!"
Birkaç saniyelik gergin bir sessizlikten sonra, nefesini sertçe vererek tekrar konuştu: "Sana çözer misin dedim! Bu yaptığın, anlaşmamıza aykırı!" dedi. O an, olgun tavrının altındaki çıplak korku yüzeye çıkmıştı.
“Kendine iyi bak, Ahraz,” diyen adam hızla oradan ayrıldı. Arkasında sessizlik ve belirsizlik bıraktı.
Kadir, başını sağa sola çevirdi. Kulakları çınlıyordu; kendinde değildi. Köpeğin havlaması onu daha derinden korkutuyordu. Çevresindeki yabancı sesler yükselmeye başlayınca bedeni titremişti; bu, onun için bir travma etkisiydi. Mezarlığın loş ışığında, Kadir’in endişeli yüz ifadesi ve titreyen bedeni, içinde bulunduğu korkunun derinliğini dışarıya yansıtıyordu.
Uzaktan bakan maskeli adam, gözlerinde çözülmeyi bekleyen bir sırrın gizem dolu ifadesiyle, diğer iki adamın tam ortasında, bir heykel gibi duruyordu.
Patronun elinde ise küçük, şeffaf bir kavanoz şeklindeki anahtarlık vardı. Bu minyatür kavanozun içinde, parlak, ürkütücü bir yeşil renge sahip bir göz bebeği bulunuyordu. Patron, tehlikeli bir sakinlikle elini hafifçe sallarken, camın içindeki bu garip göz bebeği ışığı yakalıyor ve tıpkı bir fener gibi karanlıkta parlıyordu. iki adamın arasında duruyor ve diğer iki adam ise dikkatle ona bakıyor ve bekliyordu. Derken, biri sessizce, “Patron, istediğin gibi gözlerini bağladım,” dedi.
“Patron, adam iyi görünmüyor,” dedi, elindeki ışık fenerini maskeli adama doğru uzatırken. Kadir titremeye devam ederken, gizlice bakan adamlar hayretle seyrediyordu.
“Krize girdi, onun için öyle,” dediğinde yüzündeki ifade oldukça mutluluk vericiydi.
“Yardım etsek, gerçekten iyi görünmüyor,” diyerek maskeli adamın yüzüne baktı. Maskeli adamın sert bakışı ve dik duruşu her şeyi anlatıyordu. O an gerginlik yaşanmıştı; sanki herkesin ne yapacağı belirsizdi. “Afedersin patron, ben sadece…” derken, adamın sözünü kesti: “Sadece ne?” diye sert bir şekilde sordu.
“Hiçbir şey,” diyerek adam başını yere eğdi. Maskeli adam, “Daha fazla acı çekmesini istiyorum. Beyzbol sopası yanınızda mı?” diye sordu. O sırada, bütün planlarını çoktan hazırlamıştı ve işkence yapmayı düşünüyordu.
İki gölge, yan yana duran adamlardan biri, eline aldığı parlak, cilalı beyzbol sopasını yavaşça omuz hizasına kaldırdı. Bu hareket, yaklaşan dehşetin sessiz bir uyarısıydı.
Kadir, krize girmekten yorgun düşmüş, çaresiz bir sesle sordu: "Kimsiniz siz?" Kurtulmak istiyordu; tek bir soruyla bile olsa bu kabustan bir çıkış arıyordu.
Adamlar cevap vermedi. Yüzleri ifadesiz, eylemleri makineler kadar soğuktu. İlk sopa, kuru bir ağaç dalının çatlaması gibi bir ses çıkararak Kadir'in kaburgasına isabet etti.
Canı yakıcı bir şokla yanan Kadir, sadece boğazını yırtan, hayvani bir çığlık atabildi. Vuruşlar art arda gelmeye başladı. Her darbe, kemiklerine kadar sızan, kör bir acı yaratıyordu. Kadir, yan yatmış, üç ayağı kırılmış gibi duran sandalyede çaresizdi.
Şiddet artık sadece sopalarla sınırlı değildi. Adamlar, hiçbir merhamet kırıntısı göstermeden, karın kaslarına ayakla ve yumrukla vuruyor, her vuruşta ciğerlerindeki son havayı da dışarı atmasına neden oluyorlardı. Dudakları patlamış, yüzü taze kanın sıcaklığıyla ıslanmış, gözleri hâlâ bağlı olmasına rağmen bu vahşetin tam ortasındaydı.
Saatler, sonsuzluk hissi veren saniyeler gibi akıp geçti. En sonunda şiddet durdu. Kadir, ezilmiş ve paramparça bir kâğıt parçası gibi sandalyede yığılı kalmıştı. Adamlar gitmişti; geride sadece ağır bir metal kokusu ve Kadir’in inlemeleri kalmıştı.
Gözleri hâlâ sıkıca bağlıydı, ancak çaresizliğin verdiği bir bilinçle, devrilen sandalyeyi bir lokomotifin son buharı gibi bir çabayla dik konuma getirmişlerdi.
Kadir, ağzına dolan ılık, metalik tadı hissettiğinde, boğazını temizler gibi eğildi ve koyu, pıhtılaşmaya yüz tutmuş kanı yere, nemli toprağın üstüne tükürdü. Hayatta kalmak için yaptığı son, ilkel eylem buydu.
Kadir, vücudunun her bir noktasından yayılan, zonklayan ağrılar içindeydi; canının yandığını sadece hissetmiyor, iliklerine kadar yaşıyordu. Tam o esnada, kuru toprakta sürtünen, belirsiz ayak sesleri duydu. Gelen kişi, bir anlık dikkatsizlikle yanındaki küçük metal tabağa çarptı ve tabağın şıngırtısı sessizliği yırtıp geçti.
Kadir, kısık ve boğuk bir sesle: "Kim var orada?" diye sordu. Sorusu boşlukta yankılanırken, hemen ardından derin ve hırıltılı bir havlama sesi duydu.
"Köpek... Sen misin?" Kadir, hayal kırıklığıyla karışık bir rahatlama yaşadı. "Ben de seni başka biri sandım." Tam o anda, nemli, ılık bir nefesin yüzüne çarptığını fark etti. Birisi ona çok yakındı. Gözleri hâlâ bağlı olmasına rağmen, yakınlıktan doğan o tehlike hissi tüm vücudunu titretti. Belirsiz biri, neredeyse ürkütücü bir yavaşlıkta, Kadir’in gözlerini bağlayan bezi çözmeye başladı.
Saatlerce karanlığa hapsedilmiş gözleri bir anda açıldığında, etraf hâlâ zifiri bir loşlukla kaplıydı. Kadir, gözlerini hızla açıp kapayarak, görüntüyü beyne ileten sinirleri yeniden uyandırmaya çalıştı. Nihayet odaklandığında, karşısında bulanık hatlardan oluşan, yüksekçe bir siluet gördü.
Işığın yetersizliği nedeniyle kadının yüz hatlarını, kıyafetlerini detaylı seçemiyordu. Karanlık, aralarındaki mesafeyi belirsiz ve tehditkâr hale getiriyordu; siluetin ne kadar yakın olduğunu bilemiyordu.
Ağzı, saatler süren bağırmaktan ve susuzluktan kurumuş bir çöl gibiydi. Kadından içgüdüsel bir çaresizlikle su istedi: "Su alabilir miyim?" Sesindeki çaresizlik, içinde bulunduğu durumun ağırlığını bir kez daha tüm çıplaklığıyla hissettirdi.
Kadın, önce yanında duran, tedirgin köpeğe kısa bir bakış fırlattı. Ardından acele etmeden, sırtındaki büyük, hacimli çantasını indirdi ve içinden bir su şişesi çıkardı.
Elleri arkadan bağlı, hâlâ kelepçelenmiş gibi duran Kadir, kadının şişeyi dudaklarına dayamasıyla yudumlamaya başladı. Su, kuru boğazından aşağı inerken geçici bir rahatlama sağladı. Ancak su içerken bile, kadının yüzündeki buz kesmiş, soğukkanlı ifadeyi fark etti. Gözleri, kadının kayıtsız tavırlarının ardında gizli bir hesaplama olduğunu hissettiriyordu. İçindeki korku ve belirsizlik, suyun serinliğiyle bir anlığına hafifledi, ama kadının donuk bakışları Kadir’in içini derin bir ürpertiyle dolduruyordu.
"Şimdi daha iyi misin?" diye sordu kadın, şişenin kapağını yavaşça ve tane tane kapatıp geri çantasına koydu.
"Ellerimi çözersen daha iyi olacağım," dedi Kadir, sesi hâlâ şaşkınlığın ve acının karışımıydı.
Kadın, sanki bu detay aklına yeni gelmiş gibi, "Ah, pardon. Akıl edemedim," dedi ve ağırca dizini yere koydu. Karanlıktan dolayı Kadir’in bileklerini bağlayan kalın halatı tam olarak göremiyordu. Gözleri karanlığa alışmaya çalışırken, bir an bile tereddüt etmeden etrafa bakınmaya başladı, kimsenin yakında olmadığından emin olmak ister gibiydi.
Kadir, gözleri bağlı olmasa da neredeyse kör gibi olduğu bu loşlukta, kadının beceriksizce hareketlerini izlemeye çalıştı. "El freni yok mu çantada?" diye sordu, çaresizlikten komik bir hata yapmıştı.
Kadın durdu. Gözlerinin kenarında küçük bir kırışıklık belirdi. "El feneri olmasın o?" diye sordu, yüzünde ince, kısa süreli bir gülümseme belirdi. Bu anlık gülümseme, Kadir’e tehlikeli bir umut kırıntısı verdi; o an, belki de kurtuluşun eşiğinde olduklarını hissetti.
"Doğru... El feneri," dedi Kadir.
Kadın, gözlerini bir kez daha etrafta gezdirdikten sonra çantasını sırtından tekrar çıkardı. "Olması lazım," derken, fermuarı açıp içeride dikkatlice karıştırmaya devam ediyordu.
Kadir, kadının belirsiz siluetine bakıyordu. Ağzından çıkanları düşünmeden: "Sen mezar perisi misin, yoksa ben hayal mi görüyorum?"
"Mezar perisi mi? O da neymiş?" dedi kadın, sesi ne bir merak ne de bir şaşkınlık taşıyordu.
Nihayet çantasında küçük el fenerini bulduktan sonra, düğümü daha iyi görmek için el fenerini ağzıyla tuttu. Parlak ışık, Kadir'in kızarmış yüzüne ve şişmiş bileklerine sert bir şekilde yansıdı. Kadın, bağlı olan ipin ıslak ve sıkı düğümünü çözmeye çalışırken elleri hafifçe titriyordu; bu durum, Kadir’in içinde anlık bir merak uyandırdı. "O zaman ben hayal görüyorum..." diye mırıldandı Kadir.
Kadın, birkaç saniyelik zorlu uğraşın ardından nihayet ipi çözmeyi başarmıştı. Ağzındaki el fenerini eline aldı ve ışığı yüzüne sabitleyerek, kararlı bir sesle: "Hayal falan görmüyorsun. Adım Hicran," dedi. Elini, Kadir’e doğru uzattı.
Kadir, bir an için güven duygusuna kapılarak kadının elini tuttu. Günlerdir bağlı olan el bileklerini ovaladıktan sonra, Hicran'ın uzattığı eli yakaladı. Hicran’ın eli, Kadir’in elini tutarken, bu gergin karşılaşmanın neden olduğu yoğunlukla ikisinin de avuçları terlemişti.
•••
Bölüm Sonu...