Karanlığın Uğultusu, Aksak Adımlar Karanlığın yarattığı gizemli mezarlık, gece saat 03:00'te adeta donmuş, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Havanın keskin soğuğu, ölümün kokusunu taşıyan nemli toprakla birleşiyor, ürkütücü bir atmosfer yaratıyordu. Mezarlığın derinliklerinden yükselen, tuhaf ve tanımlanamayan seslerin ahengi, gecenin boğucu uğultusuyla karışıyordu.
Kadir, Hicran'ın bu lanetli yerde, gecenin en karanlık vaktinde ne aradığını idrak edemiyordu. Ancak şu an tek bildiği, ikisinin de derin bir tehlikenin tam ortasında olduğuydu. Tehlike, etraflarındaki mezar taşlarının gölgeleri gibi yakındı ve her geçen an aleyhlerine işliyordu.
Hicran, Kadir'in bileklerindeki ipleri çözdüğünde, Kadir bir anlık kurtuluş hissi yaşadı. Ancak bu his, yerini işkencenin ve uzun süre aynı pozisyonda bağlı kalmanın neden olduğu kasılmış ve morarmış bacaklarındaki keskin bir acıya bıraktı. Ayağa kalkmaya çalıştı, bir bacağı diğerinden daha çok sekerek, acıyla yüzünü buruşturdu. Vücudundaki her kas, maruz kaldığı şiddetin ağırlığını taşıyordu.
Hicran, hiç vakit kaybetmeden Kadir'in koluna girerek onu destekledi ve mezarlığın loş sınırlarını aşarak ağır, aksak adımlarla ormana doğru ilerlemeye başladılar. Geriye, Kadir'in az önce bağlı olduğu boş bir sandalye, devrilmiş bir mezar taşı ve mezarlığın derin, boğucu sessizliği kalmıştı.
Yan yana, zorlukla yürüyorlardı. Kadir, her adım attığında belli belirsiz bir inilti çıkarıyordu. Hicran'ın elindeki eski, titrek el feneri, önlerindeki yolu zar zor aydınlatıyor, etrafa dalgalanan solgun bir ışık saçıyordu. Sağ tarafta, zorlukla yürüyen Kadir, solundaki kurtarıcısına baktı. “Beni kurtardığın için… gerçekten çok teşekkür ederim,” dedi, sesi yorgunluk ve çekilen acının etkisiyle titriyordu.
Hicran, onu daha sıkı tutarak destekledi. Yüzünde hafif, tedirgin bir gülümsemeyle, “Rica ederim,” diye yanıtladı. Fenerin ışığı, onun keskin yüz hatlarını anlık olarak aydınlatıp hemen geri gölgelere bırakıyordu.
Karanlık ormanın sık ve ürkütücü ağaçlarının kıyısında, nemli toprakta sekerek ve sürünerek ilerliyorlardı. Kadir'in ayakları bazen takılıyor, yürümekten çok sürükleniyormuş gibi görünüyordu. Hicran’ın elindeki titrek el feneri, sadece dar bir alana soluk bir ışık huzmesi düşürüyor, geriye kalan her şeyi derin gölgelere terk ediyordu. Kadir’ın yüzü, dalgalanan gölgelerle sürekli şekil değiştiriyor, çektiği fiziksel ıstırap daha da belirginleşiyordu.
Ağaçların arasındaki karanlıkta kaybolurlarken, Hicran, Kadir'in yürüme ritmine uyum sağlamaya çalışarak fısıltıyla sordu: “Seni kaçıran adamlar senden ne istiyor?” Sesi, geceye karışan kurumuş bir yaprak hışırtısı gibiydi.
Kadir, bir ağacın köküne takılmamak için dikkatle adım atarken, acıyla inledi. “Adamlar mı?” Gözleri korkuyla büyüdü. Bu soruyu sormak zorundaydı, sanki bu soruyu sorarak gerçeği yalanlayabileceğini umuyordu. Adamların ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu, ancak gizemli amaçları hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Kendi sorununun, Hicran gibi bir başkasına zarar vermesinden derin bir endişe duyuyordu.
Hicran kaşlarını hafifçe kaldırarak, “Evet, maskeli, iri yarı adamlar yanındaydı,” dedi. Tam o anda, önlerinden hızla kayıp giden küçük bir gölge fark etti bir fareydi. Aniden durdu. Kadir de, ağrıyan bacakları nedeniyle duruşunu dengelemekte zorlanarak arkasında durdu. İkisi birbirine bakarken, fare çoktan ağaçların kökleri arasında kaybolmuştu. Etraflarını saran karanlık ormanın sessizliği, kulakları sağır edecek kadar yoğundu.
Hicran, “Hatta o adamların sana işkence ettiklerini gördüm,” diyerek Kadir'i nazikçe yönlendirip yeniden yürümeye başladı, sesi duygusuz ve kesindi.
Kadir, zorlukla nefes alarak, "Peki, senin mezarlıkta ne işin vardı?" diyerek konuyu değiştirdi.
Hicran ciddi bir ifadeyle Kadir’e döndü, yüzünde net bir memnuniyetsizlik vardı. “Ben hâlâ istediğim bir cevabı alamadım,” dedi. Karanlık ormanın baskın sessizliği, Hicran’ın sözlerinin ağırlığını daha da artırıyordu.
Kadir, nihayet pes ederek, yere bakarak mırıldandı: “Babamın düşmanları.” Hicran’ın bu kadar sakin olması, Kadir’i içten içe tedirgin ediyordu.
Hicran, derin bir iç çekti, sesinde gizlenmeye çalışılmış bir hüzün vardı. “Babanın düşmanları olsa da, babanın hayatta olması… bu güzel bir şey,” dedi. Sesi, ormanın derinliklerinde yankılandı. Bu duygusal anın ağırlığı, soğuk, nemli havada asılı kaldı. Kadir'in her zorlu adımı, hem fiziksel acısını hem de omuzlarındaki sırrın ağırlığını gösteriyordu.
“Peki, ben de sorumun cevabını alabilir miyim?” dedi Kadir. İkisi ormanın derinliklerinde yürümeye devam ederken, Hicran’ın neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştı. Fakat babasının hayatta olması onun için güzel bir şey olduğunu düşünmüyordu.
“Babamın mezarına gelmiştim,” dedi Hicran, sesi kısık çıktı. “Babam karanlıktan çok korkardı, onu yalnız bırakmak istemedim.” Her sözcüğü, Kadir’in bal rengindeki gözlerine bakarak söylüyordu. Kadir de Hicran’ın masmavi gözlerine bakarken, “Baban için çok üzgünüm,” diye fısıldadı.
Hicran’ın “Babanın kıymetini bil,” sözleri, Kadir’i kızdırmıştı. “Her baba aynı değildir, Mezar perisi,” diye karşılık verdi, sesinde bir acı vardı. “İsmim Hicran olduğunu söylemiştim,” dedi. “İçimden böyle söylemek geliyor, senin için sorun olur mu?” derken, gizemli bir gülümsemeyle Hicran’ın önüne geçti. Gözleri, derin bir anlam taşıyarak Hicran’a odaklandı.
Hicran, “Peki, öyle olsun,” dedi ve cebinden telefon çıkarıp Kadir’e uzattı. “Telefonunu almak ister misin, Kadir Kasiroğlu?” dedi, sesinde hafif bir alay vardı. Kadir, şaşkınlıkla gözlerini büyütürken, Hicran’ın elindeki telefonu almayı kabul etti. “Telefonum senin eline nasıl geçti?” diye fısıldadı, sesi titriyordu.
Hicran, büyük bir çınarın gövdesine yaslanarak derin bir nefes aldı. “Burada biraz dinlenelim,” dedi, sesinde huzurlu bir ton vardı. Kadir de onun karşısına çömelerek gözlerini Hicran’ın yüzüne dikti. Hicran, bir an duraksadıktan sonra konuşmaya başladı: “Bak, adamların biri telefonunu çimene atmış. Ben de onu buldum ve sahibine ulaşmaya çalıştım. Telefonu incelediğimde senin olduğunu anladım.” Etrafları saran sessizlik, her iki gencin de kalbinde yankılanan sözcükleri daha da belirginleştiriyordu.
“Nasıl benim olduğumu anladın?” diye sordu Kadir, şaşkınlıkla.
Hicran, sakin bir sesle, “Telefonunda w******p’ta bir araba galericisi grubu olduğunu gördüm. Gruba girdiğimde senin mesajlarını okudum, ismin ‘Kadir Kasiroğlu’ olarak geçiyordu. Sonra maskeli adam sana ‘Ahraz’ diye hitap ettiğinde Sen de ‘Adım Ahraz değil, Kadir’ demiştin, işte o an senin olduğunu anladım,” diye açıkladı. Etraftaki derin sessizlik, bu anlattıkların ağırlığını daha da hissettiriyordu.
Kadir, söylenenlere inanamaz bir şekilde ayağa fırladı. “Başından beri mezarlıktaydın ve telefonu mu bulup alıyorsun, o da yetmezmiş gibi mesajlarıma kadar, soyadıma kadar bakıyorsun!” diye bağırdı, sesi titriyordu. Hicran’ın yüzünde tek bir ifade bile yoktu. Sanki her şeyi bekliyormuş gibiydi.
“Neden baktığımı açıkça söyledim, üstelik sen de hatalısın. Telefonuna şifre koymalısın. Ben bakmasam bile adamlar çoktan bakıp atmıştı. Her türlü şifre koymalısın,” diye vurguladı Hicran, sesi titriyordu. Ayağa kalkarken gözleri Kadir’in gözlerinin içine baktı.
“Ah, pardon, şifre koymadığım için ben hatalıyım. Özür dilerim, Mezar Perisi Majesteleri, haklısınız,” diyerek gülümsedi. Kadir başını öne eğerek yürümeye devam etti. Yerdeki kuru yaprakların hışırtısı arasında, Hicran hızla Kadir’in peşinden koştu. “Dur! Beni bekle!” diye seslendi, sesi rüzgarda kayboldu.
“Ormanın yolunu bilmiyorsun, karanlıkta kaybolursun.” Kalbi hızla çarparken, Kadir’e yönelik endişesi daha da artmıştı. Ağaçların arasından süzülen ay ışığı, ormanın derinliklerinde ürkütücü gölgeler oluşturuyordu. Kadir, merakla etrafına bakınıyordu. Birden, uzaktan bir ses duydu. “Kim o?” diye bağırdı. Hicran, Kadir’in kolunu sıktı. “Sessiz ol!” diye fısıldadı. İkisinin ayağından geçen fareyi görünce Kadir, “Küçücük bir fare,” diye mırıldandı.
“Maskeli adamlar bizim yokluğumuzu çoktan fark etmiştir,” dedi Hicran, sesi titriyordu.
“Bizim yokluğumuzu derken? Adamlar sadece beni biliyor, seni değil,” diye yanıtladı, şaşkınlıkla.
“Evet ama senin birinin kurtardığını tahmin edecekler,” dedi Hicran, gözleri uzaklara dalmıştı.
“Mezar perisi, artık yollarımızı ayırsak iyi olacak. Bak, maskeli adamların ne yapacağı belli değil. Senin başına bela gelmesini istemiyorum. Beni kurtardın, teşekkür ederim. Gerisini ben hallederim,” diyerek ormanın ortasında durdu, sesi hüzünlüydü.
“Ormanın yolundan sonra yollarımız ayrılacak, o zamana kadar sana eşlik etmek istiyorum,” dedi Hicran, gözleri Kadir’in gözlerine bakıyordu. Kadir onaylı bir şekilde başını salladı. Kadir telefonuna baktığında sinyalin çekmediğini anlamıştı. “Hay aksi, telefon çekmiyor,” diye mırıldandı. Ormanın içinde ilerlerken, yaprakların hışırtısı ve kuşların ötüşü onları sarmalamıştı.
“Biraz daha gittiğimizde ormanın çıkışında olacağız, o zaman telefon çeker,” dedi Hicran. Yol boyunca ilerlerken, ağaçların arasından süzülen ay ışığı ve el fenerinin loş ışığı onları aydınlatıyordu.
“Saat dört oldu, taksi gelir mi?” diye sordu, gözleri Hicran’daydı. Hicran, “Aradığında gelir, yakınlarda bir taksi durağı var diye biliyorum,” diye cevap verdi. Kadir hayretle baktı; kurtulduğuna sevinememişti bile, çünkü onu evde babası bekliyordu. Telefona baktı, kimse aramamış ya da mesaj atmamıştı. “Kimse aramamış, yazmamış. Bu çok tuhaf, değil mi?” dedi.
Yavaş yavaş ilerlerken, ağaçların gölgeleri uzayıp yaprakların üzerlerine düşüyordu.
“Tuhaf değil, çünkü adamlar senin ağzından arkadaşlarına mesaj attıklarına şahit oldum,” dedi Hicran. Bunu duyan Kadir, şaşkınlıkla telefonunu alarak arkadaş grubuna baktı. Mesajda aynı bu şekilde yazıyordu: ‘Arkadaşlar, ben iş için bir süre burada olamayacağım. Beni merak etmeyin.’ Adamların bu kadar profesyonel olduklarını düşünmeliydi.
Kadir, neye daha çok şaşıracağını bilemiyordu: Adamların bu kadar profesyonel olmasına mı, yoksa Mezar perisinin her adımını takip etmesine mi? Zihni karma karışıktı. Biraz daha yürüdüklerin de, uzaktan yükselen toz bulutuna odaklanmıştı. Ormanın loşluğundan çıkıp yolun kenarına vardıklarında, Kadir derin bir nefes aldı. Yakınlardaki bir taksiye telefon edip aracı çağırdıktan sonra telefonunu cebine koydu. “Her şey için teşekkür ederim, telefonumu karıştırdığın…” derken Hicran sözünü kesti. “Bakarken,” diye düzeltti sessizce. “İşte, telefonuma bakarken çok kızmıştım, ama sonra her şeyi anladım,” dedi, gözlerindeki öfke yerini bir anlık pişmanlığa bırakmıştı.
•••
Bölüm Sonu...