Hicran, yavaşça ayağını yere sürtüp elini uzattı. “Seni tekrar görmek dileğiyle,” dedi gülümseyerek. Kadir de karşılıklı gülümsedi, “Peki, başka bir dileğin var mı?” dediği anda taksici gelmişti. Bir dakika bekler misin gibi taksiciye eliyle işaret etti. “Dileğim seninle arkadaş olmak,” dedi Hicran gülümseyerek, gözlerinde samimiyet parıldarken. Bunu duyan Kadir şaşırarak, “Beni tehlikeden kurtardın, tek dileğin arkadaş olmak mı?” diye sordu. Ancak taksici beklemek istemedi. Arabanın camından seslenerek, “Hadi abi, saat geç oldu. Sabaha kadar seni mi bekleyeceğim?” diye sitem etti. Taksicinin yorgun ve sinirli sesi, gece sessizliğinde yankılandı.
“Taksici daha fazla sinirlenmeden gitsen iyi olacak,” dedi Hicran, endişe dolu bir ifadeyle. Kadir, taksinin kapısını açıp bindi. Arabanın camını açtı, gözleri Hicran’a bakıyordu. “Hoşçakal Mezar perisi,” dedi, sesinde hüzün ve veda duyguları yankılanıyordu.
Taksi çalışır vaziyetteyken, Hicran arabanın camına yaklaşıp, “Mezarlıkta olduğumu kimseye söyleme,” dedi. Hicran’ın ses tonunda gizemli bir hava vardı, gözleri tedirgindi. “Söylemem, merak etme, sırrın sırrımdır,” diyerek Kadir camını kapatıp el salladı. Hicran da arkasından el salladıktan sonra taksi gözden uzaklaşmıştı; Hicran, geldikleri yoldan geri dönmüştü. Taksi yolda ilerlerken etraf hafif bir sis bulutuyla kaplanmıştı, geceye yayılan gizem havası her iki yolcuyu da sarhoş etmişti.
Kadir, üstüne başına bakıyordu. Toprak ve kan içinde olan gömleği ve pantolonu berbat haldeydi. Dikiz aynasından taksi şoförüne odaklandı; taksicinin bakışları da Kadir’in üstündeydi. Pantolonunun cebine baktığında cüzdanının olmadığını fark etti. Taksi metreye bakıp ne yapacağını düşündü. Bunun farkına varan taksici, “Abi, nereye gidiyoruz?” diye sordu.
“Beyoğlu, kardeşim,” dediğinde Kadir, taksicinin omzuna dokundu. Evine gidiyordu Kadir. “Üstümde para yok, evimde ödesem olur mu?” dedi hafif ses tonuyla. “Bak abi, başın beladaysa bizi uğraştırma,” diye uyarırken taksici, yola dikkatlice bakarken bir yandan kafasını arka koltuğa çevirdi. “Gece vakti parasını da geçtim, çoluğum çocuğum var benim,” derken taksici tedirgin oldu.
“Kardeşim, başın belada değil, merak etme. Sağ salim gidersin evine, sözüm söz,” dedi Kadir. Taksici, dikiz aynasından Kadir’e bakarken onun ciddiyetini anladı. Yavaşça ilerleyen taksi, sanki bir ok gibi hızlanmıştı. İkisinin diyalogları sessize bürünmüştü. Kadir araba camından dışarı bakarken, mezardaki olanları zihninde gezdiriyordu.
Babasından ziyade, en çok Mezar perisini düşünmüştü. Bir şekilde adamlara yakalanmadan Kadir’i kurtarmayı başarmıştı. Peki, şimdi ne olacaktı? Bilinmeyen adamlar tekrar Kadir’in peşine düşecek miydi? Hepsini düşünüyordu, zihni oldukça yorgun bir hâl almıştı. Kadir’in yüzünde belirgin bir endişe ve kararsızlık vardı, gözleri yorgunluktan dolayı hafifçe kapanmıştı.
Bir saatlik yolculuğun ardından Beyoğlu’na geldi Kadir. Arabanın camından evine öylece bakakaldı, iki katlı bembeyaz dubleks villasına bakıyordu. Taksicinin yüzünde bir gülümseme vardı. Kadir, taksiciye baktıktan sonra taksinin kapısını açtı, sağ kapının camına başını koyarak, “Abi, iki dakika bekle, ücretini ödeyeyim,” dedi. Adam tamam şeklinde başını salladı.
Kadir, villanın siyah demir kapısını açarak içeri girdi. Kapının önünde bir çiçek saksısı bulunuyordu. İçinden anahtar çıkarıp kapı kilidine yöneldi. Her ihtimale karşı anahtarın yedeğini bir saksının içine koymuştu. Kapı açılır açılmaz, Kadir taksinin arabasına baktı ve evine girdi. Bembeyaz koridor onu karşıladı. Odasına gitmek için merdivenleri kullanan Kadir, hızlı adımlarla yukarı çıkıp oda kapısını açtı ve odasına girdi. Çekmecesin de bir miktar para bulduktan sonra hemen geldiği yönden geri indi. Kadir, kapısını hafif aralık bıraktıktan sonra taksinin yanına hızlı adımlarla ilerledi.
Kadir, taksinin sağ camını hafifçe araladı ve buruşuk banknotu uzatarak taksiciye teslim etti. Taksici, boğuk bir sesle, “Eyvallah,” dedi ve camı hızla yukarı çekerek aracı ani bir hareketle caddeden ayırdı. Motorun sesi kısa sürede gece karanlığında kayboldu.
Kadir, birkaç dakika boyunca evin bahçesinin demir kapısının önünde, bacağı seğirerek durdu. Gözleri yorgunluktan kısılmıştı, yüzünde morlukların ve uykusuzluğun yarattığı derin gölgeler vardı. Etrafı seyretmedi, sadece bedeninin dinlenmeye duyduğu çaresiz ihtiyacı dinledi. Nihayet, ağırlaşmış ve isteksiz adımlarla eve doğru ilerledi.
Odasına girdiğinde, üstünü değiştirmeye mecali yoktu. Kirli, yırtık kıyafetleriyle kendini doğrudan yatağa bıraktı. Yastığa başını koyduğunda, vücudundaki her lifin protesto ettiğini hissetti. Babasının evde olup olmadığını merak etmedi bile; zihni sadece bir sandalyede geçen işkence dolu günlerin ardından uyku arıyordu.
Ancak uyku gelmedi. Oda sessizdi; yalnızca dışarıdaki rüzgârın fısıltısı ve perdelerin hafifçe sallanışı duyuluyordu. Kadir’in gözleri yavaşça kapandı, ancak o huzur dolu atmosfer onu sarmalamadı. Tam tersi, yatağın yumuşaklığı, şişmiş kaburgalarına ve vücudundaki morluklara daha fazla baskı yapmaya başladı.
Acı, uykunun eşiğinde bekleyen kaba bir bekçi gibiydi.
Kadir, gözleri yeniden açılırken tavana baktı. Fiziksel ağrı, zihinsel bir karmaşaya dönüştü. Sağ bacağının zonklaması eşliğinde, aynı soru beyninde dönüp duruyordu: Polise gitse miydi? Başına gelenleri, babasının düşmanlarını anlatsa mıydı? Yoksa babasının daha büyük bir tehlikeye atılma riski mi vardı? Ya o maskeli adamlar intikam almak için Hicran'ı bulursa? Yatağın içinde dönüp durdu, her hareket yeni bir acı dalgası yaratıyordu.
Odanın duvarları, gecenin derinleşen sessizliğinde onun çaresizliğini yutuyordu. Kadir, kendi karanlık ve yorgun nefesinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı o sessizlikte, sabaha kadar sürgülü kapı gibi zihninde açılıp kapanan bu kararsızlık döngüsünde kaldı. Uykusuzluk ve acı, birleşip onu esir almıştı. Gözleri yorgunluktan yanıyordu, ancak göğsündeki baskı ve korku, ona izin vermiyordu. Kadir, sadece zamanın geçmesini, güneşin doğmasını ve belki de bu kararsızlığın sona ermesini bekledi.
❄️❄️❄️
Sabahın ilk ışıkları, camdan sızan solgun birer ok gibi odanın içindeki derin gölgeleri yavaşça deliyordu. Gece boyunca acı ve kararsızlık içinde boğuşan Kadir, göz kapaklarını ağır bir yük gibi zorlukla araladı. Yatağında dağınık, kırık bir heykel gibi uzanıyordu. Vücudu uykudan değil, bitkinlikten ağırlaşmıştı.
Tam o anda, evin sessizliğini keskin bir bıçak gibi bölen kapı zilinin sesiyle irkildi. Vücuduna elektrik çarpmışçasına bir gerilim yayıldı. Yanaklarındaki kurumuş gözyaşının izini bile silmeden, hızla yataktan fırladı. Zorlanan bacaklarını sürükleyerek gardıroptan siyah bir tişört kaptı ve titrek ellerle üzerine geçirdi. Odanın boğucu sessizliği, zilin yarattığı yankıyla dağılmıştı.
Ahşap merdivenlerden inmeye başladığında, ağırlaşan ayak sesleri evin içinde uğursuz bir ritimle yankılanıyordu. Her adım, dün geceki işkencenin acısını tekrar hatırlatıyordu. Kadir, yorgunluktan ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleriyle, günün ilk adımlarını atmaya hazırlanıyordu.
Nihayet, kapının soğuk kolunu çevirerek, sabahın erken saatlerinin donuk ışığı altında kapıyı araladı. Karşısında, arkadaşı Hakan duruyordu.
Kadir, refleks olarak elini hızla kapının kenarına dayayarak içeriye girmeye hazırlanan Hakan’a karşı farkında olmadan bir engel oluşturdu. Sesini zorlayarak, “Hoş geldin,” dedi. Sesi, bir fısıltı kadar zayıf ve boğuktu. Kadir’in yüzündeki morlukları, dağılmış halini ve kapının eşiğindeki bu garip savunma duruşunu gören Hakan, şaşkınlıktan donup kaldı.
Gözleri irileşmişti. “Hoş buldum kardeşim,” dedi Hakan, sesinde belirgin bir endişe vardı. “Sen ne zaman döndün? Neredeydin?… İşler nasıl geçti?” Hakan, gözleriyle Kadir’in yorgun ve yaralı yüzünü tararken, sorusunun cevabının "iyi" olmadığı çok açıktı.
Kadir, dün gece geldiğini belirtirken tedirginlik yaratan bir tavır sergiliyordu. “İş güzel geçti, işte evet, sattım arabayı öyle,” dedi. Hakan’ın gözleri Kadir’i izliyordu; pek iyi görünmediğini fark etmişti. Arkadaşına yaklaşan Hakan, “Oğlum, bu ne hâl? Mezarlıktan hortlamış da gelmiş gibisin,” dediğinde, Hakan alaylı bakışlarıyla Kadir’e iyice yaklaştı. “Ceset kokuyorsun,” dedi.
Kadir, kendi üstünü koklarken iğrenç koktuğunu anlamıştı. Yorgunluktan dolayı dün gece duş almamış ve öylece uyuya kalmıştı. “Biraz daha kokla, istersen; ne de olsa sen ceset koklamaya alışıksın,” diyen Kadir, arkadaşına ima da bulundu. İkisi birbirine bakarak, gözler konuştu.“Oğlum, yürü git, duşunu al, bana bulaşma,” dediğinde Kadir’in omzuna vurarak geri itti. Kadir’in yüz ifadesi sertleşti, gözleri bir an için öfkeyle parladı. “Senin burada ne işin var bu saatte?” dedi Kadir, gözleri şaşkınlıkla Hakan’a dikilmiş.
“Babanı görmeye geldim, sen yoktun. Bir şeye ihtiyacı olur diye düşündüm,” dedi, kapının önünde duran Hakan. Yüzünde hafif bir sinir belirtisi vardı, evin sessizliği içinde konuşması yankılanıyordu. Burnunu kaşıyan Kadir, “Babam evde yok, işe gitmiştir kesin. Buraya kadar zahmet ettin, gel içeri buyur, beraber kahvaltı yapalım,” dedi.
Elindeki tesbihi sallayan Hakan, mavi gözlerini kocaman açtı. “O kadar vaktim yok, kahvaltıyı başka zaman yapalım olur mu?” dedi. Kadir olur şeklinde başını salladı. İki arkadaş vedalaştıktan sonra, Kadir kapıyı kapattı. Arkasına döndüğünde babasını gördü. Kadir’in eli kapının kolunda kalırken, babası konuştu: “Kimdi gelen?” Elini çeken Kadir, dik bir şekilde durdu. “Hakan geldi, seni sordu, sonra da gitti,” dediğinde, babasına olan nefreti gözlerinden okunuyordu. Ateş püskürdü.
Oğuz Bey mutfağa giderken, Kadir de babasının peşinden gitti. Mutfaktaki kahvaltı masasını gören Kadir gülümsedi; çünkü sadece kendine önem veren babasının olduğunu unutuyordu. Tek kişilik tabak, çatal ve tek kişilik kahvaltılık bulunuyordu. Kadir, babasının gözlerinin içine bakmadan sandalyeyi çekip masaya oturdu. Oğuz Bey çatalı sertçe tabağına koyunca, Kadir irkildi. “Sana sofraya otur dedim mi?” diyerek sesini yükseltti.
“Ne zaman çağırmıştın ki sen beni bu masaya, baba?” dedi. Baba diyordu, oysa onu Babası olarak görmüyordu. Babasının sert tavırlarına rağmen, içindeki küçük gülümseme onun aslında ne kadar hassas biri olduğunu gösteriyordu. Oğuz Bey’in soğukkanlı duruşuyla, mutfaktaki gerilim artarken, Kadir’in içindeki çelişkili duygular da bir o kadar belirginleşiyordu. Oğuz Bey yumruğunu sıkıp masaya sertçe vurdu. Kadir korkmuyordu, ne olacaksa olsun düşüncesindeydi. Oğuz Bey, Kadir’in gözlerinin içine baktı. “Dün gece sen neredeydin? Şimdi bana karşı mı geliyorsun? Ne oldu lan, yirmi dört yaşındasın diye babana karşı mı geliyorsun?” dedi.
“Sadece dün gece mi yoktum ben, bi düşün kaç gün yoktum, merak ettin mi? Sadece dün gece mi fark ettin beni? Baba, ben saymayı bile unuttuğum günler geceler yoktum, sen kendi kendine sordun mu oğlum, nerede, nereye gitti, başına bir iş mi geldi diye, merak ettin mi?” dedi. Kadir’in elleri titriyordu, sesi ise doluydu. Oğuz Bey’in sert bakışı karşısında bile, Kadir’in duruşu dikti. O an, mutfağın havası gerilmişti ve Kadir’in bakışları her şeyi anlatıyordu.
•••
Bölüm Sonu...