1-Gecenin Parıltısı🖤
Gece...
Aynadaki yansımama bakarken eyeliner’ın ucunu gözümün dış köşesinde biraz daha belirginleştirdim. Siyah çizgi, yeşil gözlerimi olduğundan daha keskin gösteriyordu. Zaten bakışlarım yeterince dikkat çekiciydi; bazen insanların gözlerime bakarken birkaç saniye fazla kaldığını fark ediyordum.
Beyaz tenim, koyu renk saçlarım ve yüzümdeki belirgin hatlarla dikkat çekmemek gibi bir şansım pek olmamıştı. Bunu eskiden dert ederdim. Şimdi etmiyordum. Çünkü insanların bana nasıl baktığını çok önceden öğrenmiştim. Arzuyla. Merakla. Bazen hayranlıkla. Bazen de beni birkaç dakika içerisinde kendi hayallerindeki kadına dönüştürebileceklerini sanan o kendinden emin bakışlarla. Maskaramı kirpiklerime sürerken dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu. Ne kadar yanılıyorlardı. Benim hakkımda bilmedikleri en önemli şey şuydu: Bana bakmakla bana sahip olmak aynı şey değildi. Ve ben bunu herkesten daha iyi biliyordum.
Yıllar önce, daha çocukken hayatın bana çok fazla seçenek bırakmadığını düşünürdüm. Yedi yaşında kaybettiğim ailemin ardından kendimi bir anda koskoca dünyanın ortasında bulmuştum. Önce yurt. Sonra başka bir yurt. Başka insanlar. Başka odalar. Başka kurallar. Çocukluğumun büyük kısmı, başkasının belirlediği saatlerde uyanıp başkasının belirlediği yerde uyumakla geçmişti.
Belki de bu yüzden büyüdüğümde hayatımın hiçbir alanında başkasının benim yerime karar vermesine izin vermedim. Birinin bana ne yapacağımı söylemesinden nefret ediyordum. Birinin beni yönetmeye çalışmasından daha da fazla. Dans etmeye başladığımda ise ilk kez kendime ait bir şey bulmuştum. Müzik başladığında bedenim bana aitti. Sahne bana aitti. Ne kadar yaklaşılacağına, ne zaman uzaklaşılacağına, kime gülümseyeceğime, kimin bakışını üzerimde tutmasına izin vereceğime ben karar veriyordum. Direğin etrafında dönen bedenim bile benden başka kimseye ait değildi. Ve bu yüzden işimi seviyordum. Herkese dans etmiyordum.
Burası sıradan bir gece kulübü değildi. İçeri girmek isteyen herkes kapıdan geçemezdi. Buraya gelen insanlar isimlerini, paralarını ve ne istediklerini bilen insanlardı. Özel müşteriler için hazırlanmış, dışarıdan bakıldığında sessiz ve gösterişli görünen ama içeride gecenin başka bir yüzünü yaşatan bir yerdi. Ben de o gecelerin kadınlarından biriydim. Ama yalnızca dans ederdim. Gerisini ben seçerdim. Her gece onlarca göz üzerimde olurdu. Beni seçmek isterlerdi. Yanıma gelmek isterlerdi. Benimle konuşmak, beni tanımak, birkaç dakikalığına bile olsa dikkatimi kendilerine çevirmek isterlerdi. Fakat komik olan şuydu. Seçilen taraf hiçbir zaman ben değildim. Seçen bendim.
Elimdeki rujun kapağını kapatıp dudaklarıma son dokunuşu yaptım. Bugün siyah giymek istememiştim. Kırmızı, üzerimdeki iki parçalı dans kıyafetine de yakışıyordu. Ateş gibi bir renkti. İnsanların bakışlarını daha ben sahneye çıkmadan üzerime çekmeye yetiyordu. Aynada kendime bir kez daha baktım. Saçlarımı omuzlarımdan aşağı bıraktım. Uzun saçlarım sırtıma doğru dökülürken başımı hafifçe yana eğdim. Güzel olduğumu biliyordum. Bunu inkâr edecek kadar mütevazı değildim.
Vücudumun hatlarının farkındaydım. İnsanların gözlerinin üzerimde dolaşmasından rahatsız olmuyordum. Çünkü onların ne gördüğünü biliyordum. Ama onların gördüğü kadınla benim bildiğim kadın arasında büyük bir fark vardı. Onlar sahnedeki Gece’yi görüyorlardı. Ben ise aynadaki kadının geçmişini biliyordum. Yalnızlığını biliyordum. Korkularını biliyordum. Kaybettiklerini biliyordum. Ve en önemlisi, neden hâlâ ayakta olduğunu biliyordum.
Çantamı kapatıp ayağa kalktım. Topuklarımın sesi kulisin taş zemininde yankılandı. Bir an durup kapının ardından gelen müziği dinledim. Bas sesleri göğsümde titreşim yaratıyordu. Kalabalığın uğultusu bile buradan duyuluyordu. Derin bir nefes aldım. Her gece sahneye çıkmadan önce bunu yapardım. Bir nefes. Sonra bir tane daha. Ve geçmişi kapının arkasında bırakırdım. En azından birkaç dakikalığına. Tam kapıya doğru ilerlemiştim ki dışarıdan bir ses geldi.
“Gece!”
Başımı çevirdim. Kulisin kapısında çalışanlardan biri durmuş, bana bakıyordu.
“Efendim?”
“Hazır mısın?”
Dudaklarımda hafif bir gülümseme oluştu. “Her zaman.”
Adam kapıyı biraz daha açtı. Müziğin sesi bir anda daha güçlü geldi. “Hadi. Sıra sende.”
Başımı salladım. Son kez aynaya baktım ve kapıdan çıktım.
Sahneye çıkan merdivenlerin başında birkaç saniye durdum. Salonun ışıkları hâlâ loştu. İnsanlar masalarında oturuyor, konuşuyor, içkilerini yudumluyordu. Ama birazdan bütün dikkatleri başka bir yere çevrilecekti. Sahneye. Bana. İlk adımımı attığım anda müzik değişti. Salonun ışıkları söndü.
Bir saniyelik karanlık. Sonra tepeden gelen tek bir ışık sahnenin ortasını aydınlattı. Direk, ışığın tam merkezindeydi. Yavaşça sahneye çıktım. Müzik yükseldi ve salondaki konuşmalar birer birer kesildi. İnsanların başları bana döndü. İlk bakışları her zamanki gibiydi. Şaşkın. Meraklı. Arzulu. Ben ise hiçbirine bakmadım. Direğe doğru yürüdüm. Topuklarımın sesi müziğin ritmine karışıyordu.
Elimi direğe koyduğumda içimdeki bütün gerginlik kayboldu. İşte burası benim alanımdı. Parmaklarımı metalin etrafında kapattım. Bir adım daha attım. Sonra bedenimi müziğe bıraktım. Direğin etrafında yavaşça döndüm. Kırmızı kumaş ışığın altında parlıyordu. Saçlarım hareket ettikçe omuzlarıma ve sırtıma düşüyordu. Bir an gözlerimi kapattım. Müziği dinledim. Ritmi. Nefesimi. Kalbimin atışını. Sonra gözlerimi açtım. Bu kez salonu gördüm. Ve onlar da beni görüyordu.
Masalardaki adamların bakışları üzerimdeydi. Bazıları konuşmayı bırakmıştı. Bazıları ellerindeki bardağı unutmuştu. Bazıları ise gözlerini benden bir saniye bile ayırmıyordu. Direkten uzaklaşıp birkaç adım attım. Sonra müzik yükselirken yeniden ona döndüm. Elimi yukarı kaldırıp bedenimi ritme bıraktım. Bir dönüş. Bir başka dönüş. Sonra kendimi kontrollü bir hareketle aşağı bıraktım. Salonun içinden birkaç hayranlık sesi yükseldi. Gülümsedim. Onların hoşuna gittiğini biliyordum. Ben de bundan keyif alıyordum. Çünkü sahne benimdi. İnsanların gözlerindeki heyecan benim kontrolümdeydi.
Bir süre sonra masalardan birindeki adam yerinden kalkacak gibi oldu. Bakışlarımız kesişti. Ben yalnızca kaşımı hafifçe kaldırdım. Adam tekrar yerine oturdu. Gülümsedim. İşte mesele buydu. Ben istersem. Her şey benim istediğim kadar. Bir bakış. Bir gülümseme. Bir adım. Daha fazlası değil.
Sahnenin diğer tarafına ilerledim. Müzik yavaşladı. Ben de hareketlerimi yavaşlattım. Bu kez başımı kaldırıp doğrudan karşımdaki masaya baktım. Bir adam gözlerini üzerimden çekemiyordu. Bana sahip olabileceğini düşündüğü o bakışı tanıyordum. Hep aynı bakıştı. Sanki parası olan herkes istediği kadını satın alabilirmiş gibi. İçimden güldüm. Beni satın alamazsın. Bunu yüksek sesle söylememe gerek yoktu. Çünkü birkaç saniye sonra bakışımı ondan çekip başka tarafa çevirmem bile yeterliydi.
Müzik yeniden hızlandı. Ben direğe döndüm. Bir elimle tutundum. Bedenimi kaldırıp kontrollü bir dönüş yaptım. Saçlarım havada savruldu. Kırmızı kıyafetim sahne ışıklarının altında alev gibi görünüyordu. Ve o an salondaki bütün bakışların üzerimde olduğunu biliyordum. Ama hiçbirinin içinde kaybolmuyordum. Çünkü ben yıllar önce öğrenmiştim. İnsanların seni arzulaması, sana sahip oldukları anlamına gelmez. Bazen bir kadının sahip olduğu en büyük güç, kendi sınırlarını kimin geçebileceğine kendisinin karar vermesidir.
Müzik sona yaklaşırken son kez direğin etrafında döndüm. Son hareketimi yaptım ve müzik sustu. Bir saniyelik sessizlik oldu. Ardından salon alkışlarla doldu. Başımı kaldırdım. Kalabalığa baktım. Müziğin son notası salonda yankılanırken birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Sahnenin üzerinde hâlâ yalnızca beni aydınlatan ışıklar vardı. Salonun geri kalanı loşluğa gömülmüş, yüzlerce bakış üzerimde toplanmıştı. Birkaç masadan yükselen alkışlar, ardından ıslıklar ve hayranlık dolu sesler birbirine karıştı. Gülümsedim. Sahnenin kenarına geldiğimde son kez salona baktım. Kimi gözlerini üzerimden çekmiyor, kimi yanındakiyle konuşuyor, kimi de beni tekrar görebilmek için sahnenin etrafındaki ışıkların altında bekliyordu. Umurumda değildi. Sahne benimdi. Işıklar benimdi. Ne kadar yaklaşılacağına, kimin bana bakabileceğine ve kimin yalnızca uzaktan izlemekle yetineceğine ben karar verirdim.
Merdivenlerden aşağı inip kulise doğru yürüdüm. Kapının arkasına geçtiğim anda salonun uğultusu biraz olsun geride kaldı. Derin bir nefes aldım. İşte o an üzerimdeki bütün ağırlığın yavaş yavaş kaybolduğunu hissettim. Sahneye çıkmadan önce hissettiğim heyecan çoktan geçmişti. Her gece olduğu gibi birkaç dakika boyunca başka biri olmuştum. Belki de bu yüzden dans etmeyi seviyordum. Müzik başladığında geçmişimi düşünmüyordum. Kim olduğumu düşünmüyordum. Nereden geldiğimi, neden yalnız büyüdüğümü, hayatımın neden diğer insanlarınki kadar kolay olmadığını düşünmüyordum. Sadece dans ediyordum. Ve o birkaç dakika boyunca hayatım tamamen benim oluyordu.
Kulisin kapısının önünde Kadir’i gördüğümde yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Her zamanki gibi bana bakıyordu. Elli yaşını çoktan geçmişti. Saçlarının arasındaki beyazlar artık gizlenemeyecek kadar çoğalmış, yüzündeki çizgiler belirginleşmişti. Ama hâlâ güçlü, hâlâ dimdikti. Kadir’i tanımayan biri onun ne kadar güçlü bir adam olduğunu yalnızca dışarıdan anlayamazdı. Şehirde birçok mekânı vardı. Restoranları, gece kulüpleri, eğlence yerleri. Çevresi genişti.
Parası vardı. Gücü vardı. Devlet içerisinde bile bağlantıları olduğu söylenirdi. Ama benim için bunların hiçbirinin önemi yoktu. Ben Kadir’in parasını değil, bana verdiği değeri biliyordum. Beni yıllar önce sokakta bulduğunda kimsem yoktu. Kimsesizdim. Yalnızdım. Ve hayatın bana bıraktığı seçenekler pek fazla değildi. Kadir beni yanına aldı. Bana yalnızca bir iş vermedi. Bana bir hayat verdi. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğretti. En önemlisi de kimsenin bana sahip olmadığını öğretti. Bazen ona baktığımda gerçek bir babam olsaydı nasıl olurdu diye düşünürdüm. Sonra bu düşünceyi aklımdan atardım. Çünkü Kadir zaten yıllardır benim için bundan çok daha fazlasıydı.
Bana doğru yaklaşırken yüzündeki ifade değişti. Yorgun olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. “İyi misin?”
Gülümsedim. “İyiyim.”
“Yoruldun mu?”
“Biraz.”
Kadir abi başını iki yana salladı. “Gece, sana kaç kere söyleyeceğim bilmiyorum.”
“Ne söyleyeceksin?”
“İstersen dans etmek zorunda değilsin.Bu işi bırakmak istersen bırak benim işlerimi devral o kadar üniversiteyi boşa mı okuttum sana ben yokken yeri geldi yerime baktın kafan zehir gibi Gece, ama yok abi ben hiç birini istemiyorun dersen Sana kızmam. Kırılmam. Ben sana ömür boyu bakarım.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Biliyorum.”
“O zaman neden hâlâ kendini yoruyorsun?”
“Çünkü istemiyorum.”
“Neyi istemiyorsun?”
“Senin bana bakmanı. Ben kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum.”
Kadir abi derin bir nefes verdi. “Gece…”
“Biliyorum, Kadir abi.” Elimi koluna koydum. “Beni sevdiğini biliyorum.” Bir an sustum. “Ama ben de kendimi seviyorum. Kendi hayatımı kendim kurmak istiyorum.”
Kadir abinin bakışları yumuşadı. “Sahne mi senin hayatın?”
Hiç düşünmeden başımı salladım. “Evet.”
“Bu kadar mı seviyorsun?”
Sahne tarafına baktım. Kapının ardından müziğin hafif uğultusu hâlâ duyuluyordu. Işıklar yandığında başka hiçbir şey düşünmüyorum. Sonra yeniden ona baktım. “Benim ışığım orası.”
Kadir birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. “Ya bir gün ışıklar sönerse?”
Gülümsedim. “O zaman yenisini yakarım.”
İstemeden güldü. “İnatçı kız.”
“Beni sen yetiştirdin.”
“Keşke biraz daha uslu yetiştirseydim.”
“O zaman Gece olmazdım.”
Kadir’in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. “Bazen seni kendi kızım gibi görüyorum.”
Bu kez ben sustum. Çünkü o cümlenin arkasındaki hikâyeyi biliyordum. Kadir’in bir kızı vardı. Yıllar önce kaybetmişti. Belki de beni ilk gördüğü günden beri üzerime bu kadar düşmesinin sebebi buydu. Belki kendi kızından kalan boşluğu benimle dolduruyordu. Ben de bunu hiçbir zaman sorgulamamıştım. Çünkü Kadir benim için patron değildi. Aileydi. Hayat bana gerçek ailemi vermemişti belki. Ama bana Kadir’i vermişti.
“Bu arada sana bir şey geldi.” Kırmızı güller. Güllerin arasında küçük bir kart vardı. Kartı çıkarıp açtım. “Bir gün bana hayır diyemeyeceksin.” Cümleyi okuduğum anda yüzümdeki bütün ifade kayboldu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. “Yeter artık.”
Kadir’in sesi sertleşti. “Ben hallederim.”
“Hayır.”
“Gece…”
“Ben hallederim.”
Güllere birkaç saniye baktım. Sonra çöp kutusuna yürüdüm. Hepsini tek hamlede içine bıraktım. Kartı da üzerine attım. “Bitti.”
Kadir bana bakmayı sürdürdü. “O adamın ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorsun.”
“Biliyorum.”
“Kuzey istediğini elde etmeye alışmış biri.”
“Ben onun istediği şey değilim.”
“Seni takıntı hâline getirdi.”
Omuzlarımı silktim. “Bu benim problemim değil.”
Kadir’in yüzü ciddileşti. “Bir gün problem olabilir.”
Ona döndüm. “Ben kimseye ait değilim, Kadir abi.”
“Biliyorum.”
“Hele ona hiç değilim.”
Kadir başını salladı. “İnşallah bunu o da anlar.”
“Anlamazsa da benim problemim değil.”
Kadir abi bir süre sustu. Sonra yüzüne yeniden o tanıdığım ifade yerleşti. “Bugün salon doluydu.”
Gülümsedim. “Fark ettim.”
“Fark etmekle kalma. Masaların yarısı sırf senin için geldi.”
“Abartıyorsun.”
“Abartmıyorum. Adamlar senin sahneye çıkacağın saati soruyor.”
Kıkırdadım. “Demek ki iyi dans ediyorum.”
“İyi dans etmek mi?” Kadir abi güldü. “Kızım, sen sahneye çıktığında mekânın bütün havası değişiyor.”
Başımı iki yana salladım. “Yeter.”
“Gerçeği söylüyorum.”
“Öyleyse maaşıma zam yap.”
Kadir abi kahkaha attı. “Hah! Gerçek Gece şimdi ortaya çıktı.”
Tam ona cevap verecektim ki telefonum çaldı. Ekrana baktığımda yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi. Berfin. Kalbim bir anda hızlandı. Kadir abi de ekrana baktı. “Kardeşin mi?”
Başımı salladım. “Evet.”
“Aç.”
Telefonu kulağıma götürdüm. “Alo?”
Karşı taraftan birkaç saniye ses gelmedi. Sonra tanıdık sesi duydum. “Gece…”
Sesindeki farklılığı hemen fark ettim. “Berfin?”
“Nasılsın?”
“İyiyim.Sen?”
Kısa bir sessizlik oldu. “Ben de iyiyim.”
İnanmamıştım. Sesinden mutsuz olduğu belliydi. İki yıldır ara ara konuşuyorduk. İlk zamanlar birbirimize ne söyleyeceğimizi bile bilmiyorduk. Sonuçta aynı kanı taşıyan ama birbirinden ayrı büyümüş iki kadındık. Sonra zamanla alıştık. Birbirimizi tanımaya başladık. Onun sesini her duyduğumda içimde garip bir his oluşuyordu. Sanki yıllardır eksik olan bir parçama dokunuyordum.
“Sesin kötü geliyor.”
“Yok.”
“Berfin.”
“İyiyim dedim ya.”
Bir süre sustum. “Bir şey mi oldu?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
Sesi telaşlı çıkmıştı. “Gece, sen ne yapıyorsun?”
“İşten çıktım.”
“Dans ettin mi?”
“Evet.” Hafifçe güldüm. “Her zamanki gibi.”
Karşı taraftan derin bir nefes sesi geldi. “Seni görmek istiyorum.”
Kalbim sıkıştı. “Ben de seni.”
“Ne zaman geleceksin?”
Bu soruyu bana daha önce de sormuştu. Ama bu kez verdiğim cevabı gerçekten yerine getirmek istiyordum. “En kısa zamanda.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Söz mü?”
Gülümsedim. “Söz.”
Bir süre ikimiz de sustuk. Sonra Berfin’in sesi yeniden geldi. “Gece…”
“Efendim?”
“Beni görünce şaşıracaksın.”
Gülümsedim. “Fotoğrafını gördüm.”
“Fotoğraf başka.”
“O kadar mı farklısın?”
Kısa bir sessizlik oldu. “Hayır.”
Sesindeki burukluk yeniden içime oturdu. “Ne oldu?”
“Hiçbir şey.”
“Berfin…”
“Gece, sonra konuşalım mı?”
“Tabii.”
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Telefon kapandı. Ekrana birkaç saniye boyunca baktım. Berfin’in sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Telaşlıydı. Yorgundu. Mutsuzdu. Ama bana bir şey anlatmak istemiyordu. Telefonu yavaşça indirdim. Kadir yüzüme baktı. “İyi mi?”
Başımı kaldırdım. “Bilmiyorum.”
“Ne oldu?”
“Bir şey saklıyor gibi.”
Kadir sustu. Ben ise Berfin’i düşünmeye devam ettim. İki kız çocuğu. Aynı anda dünyaya gelen iki kardeş. Mardin’de. Beni evlatlık alan aile o dönem bölgede doktor olarak görev almışlar. Benden hiçbir zaman gerçek ailem olmadıklarını saklamamışlardı ama yıllarca bunun üzerinde fazla düşünmemiştim. Ta ki on sekiz yaşıma basana kadar. O gün elime geçen mektup, hayatımda daha önce hiç bilmediğim bir kapıyı açmıştı. Biyolojik ailem. Mardin. Bir kardeş. Başta korkmuştum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kendi hayatım bile tam olarak düzene girmemişken geçmişimin peşine düşmek ağır gelmişti. Sonra zaman geçti. Araştırmaya başladım.
Sordum. Aradım. Kadir’in yardımıyla bazı izlere ulaştım. Sonunda Berfin’i buldum. Mardin’de bir konağın içinde yaşıyordu. Bir adama kuma olarak verilmişti. Bunu öğrendiğimde uzun süre hiçbir şey söyleyememiştim. Benim ikizim. Benimle aynı yaşta olan, benimle aynı yüzü taşıyan kadın başka bir hayatın içine sıkışıp kalmıştı. Sonra Kadir sayesinde onunla iletişim kurmayı başardım.
İlk fotoğrafını gönderdiğinde uzun süre ekrana bakmıştım. Çünkü karşımdaki yüz benim yüzümdü. Aynı gözler. Aynı yüz hatları. Aynı bakış. Hatta yüzümüzdeki küçük benlerin yerleri bile aynıydı. Tek yumurta ikiziydik. Bunu anlamak için DNA testine bile gerek yoktu. Ama bir şey farklıydı. Berfin’in gözlerinde benimkinde olmayan bir şey vardı. Yorgunluk. Korku. Ve tarif edemediğim bir mutsuzluk. Şimdi telefonda duyduğum ses de bana aynı şeyi hissettirmişti. Bir şey yolunda değildi.
Kadir abi yanıma yaklaştı. “Gidecek misin?”
Başımı ona çevirdim. “Nereye?”
“Mardin’e.”
Bir an sustum. Sonra telefonumu avucumun içinde sıktım. “Evet.”
“Ne zaman?”
Berfin’e verdiğim sözü düşündüm. “En kısa zamanda.” Başımı kaldırdım. “Çok yakında.”
Mardin’e gidecektim. Yıllardır yalnızca bir fotoğrafını gördüğüm kardeşimin karşısına ilk kez gerçekten çıkacaktım. Onu görecektim. Ona sarılacaktım ve belki de yıllardır içimde taşıdığım o eksiklik ilk kez biraz olsun tamamlanacaktı. Henüz bunun yalnızca bir kavuşma olmadığını bilmiyordum. Çünkü bazı yollar insanı gitmek istediği yere değil, hayatının hiç beklemediği yerine götürürdü. Benim yolum da Mardin’e uzanıyordu ve o yolun sonunda beni neyin beklediğini henüz bilmiyordum.